Skip navigation

Tag Archives: descartes

Felsefedeki iki önemli dönüm noktası Descartes ve Spinoza’nın eserlerinde çıkıyor karşımıza. Birbirlerinin tersi yönlerde ilerleyen bu dönümler şöyle: Descartes ruhun bedenden bağımsız, kendine yeterli ve bedenin ölümü halinde bile varlığını sürdürebilecek bir şey olduğunu söylüyordu. Oysa Spinoza buna şiddetle karşı çıkmış ve ruhun varlığını bedenden bağımsız olarak sürdüremeyeceğini, bedenin ölümünün ruhun da ölümü anlamına geleceğini son derece kesin ve net bir dille ifade etmişti. Hatırlatmalıyız ki Descartes ve Spinoza aşağı yukarı aynı dönemde yaşamış ve ikisi de bilimin önlenemez yükselişine tanıklık etmişti. Hatta bu yükselişte ikisinin de önemli birer rol oynadığını söyleyenler bile vardır günümüzde. Lakin elbette ki bu tür yorumların tamamen yersiz olduğunu söylemek doğru değildir, zira bildiğimiz bir başka şey de Descartes’ın filozofluğa ilaveten üstün bir matematikçi ve Spinoza’nın da becerikli bir lens yapımcısı olduğudur. Hemen belirtelim, Spinoza yaşamının büyük bir kısmını odadan odaya taşınarak ve kiraladığı bu odalarda geceleri felsefe kitapları yazıp gündüzleri de lens yapım ve satımıyla uğraşarak son derece cüzi miktarlarla sağlıyordu geçimini. O kadar ki, abartacak olursak aldığı para barınma ve beslenme dışında ancak mürekkep, kalem ve kâğıt almaya yetiyordu diyebiliriz. Hiçbir zaman malı mülkü olmamış, ailesinin ona bıraktığı mirası bile istemeyip her ne hikmetse sadece anne ve babasının yatağını almış ve söz konusu yatağa yaşamının sonuna kadar sahip çıkmıştı. Anne ve babasının Spinoza’nın doğumuna yönelik olarak bulundukları cinsi münasebet işte bu yatakta gerçekleşmişti. Bilmiyoruz Spinoza’nın tüm mirası reddedip sadece söz konusu yatağı sahiplenmek istemesinin ne derece düşündürücü olduğunu söylemeye gerek var mı. İnsan ruhunun karanlık yönünü merak eden okuyucularımız isterlerse bu ilginç arzunun kökenine inip psikanalitik boyutlarını incelemek üzere araştırmaya koyulabilirler. Bizim için önemli olansa, Spinoza’nın, “beden ruhun hapishanesidir,” sözünü tersine çevirip, “ruh bedenin hapishanesidir,” şeklinde yeniden yazan Foucault’yu, “beden bilinçle kısıtlanmamalıdır” diyerek öncelemiş olmasıdır.

#fmhs > INVISIBLE SPHERE Untitled Document

#fmhs > Invisible Sphere

Hatırlanacağı üzere Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu: Gözetim ve Ceza adlı başyapıtında mimar ve düşünür Jeremy Bentham’ın yeni bir hapishane modeli olarak tasarladığı ve Panopticon adını verdiği, zamanına göre (on dokuzuncu yüzyıl) devrimci sayılabilecek gözetim ve denetim mekanizmasını modern zamanlardaki iktidarın işleyiş biçimini gözler önüne seren bir metafor olarak lanse eder. Foucault’ya göre Panopticon mahkûmların hareketlerini, davranış biçimlerini ve hatta düşüncelerini kontrol altında tutan bir aygıt, bir makinedir adeta. Panopticon iç içe geçmiş halkalardan oluşan bir binadır ve tam ortasında bir gözetleme kulesi bulunur. Mahkûmların hücreleri bu gözetleme kulesinden rahatlıkla görülebilecek şekilde dizilmiştir. O kadar ki mahkûmun kendisi ne kadar saklanmaya çalışırsa çalışsın hapishanenin mimari yapısı vasıtasıyla oluşturulmuş ışıklandırma düzeneği öyle bir tasarlanmıştır ki mahkûmun gölgesi rahatlıkla görülebilir kuleden. Sürekli gözetim ve denetim altında tutulmakta olduğunu bilen mahkûm şahsiyet zaman içerisinde kendisini kuledeki gardiyanın gözüyle görmeye ve o gözün beklentileri doğrultusunda hareket etmeye başlar. O kadar ki artık kulede bir gardiyan olup olmadığı bile önemsizleşir, zira zaten artık mahkûm hapishanenin gözünü, otoritenin bakış açısını içselleştirmiş ve otomatikman mahkûmluk rolünü benimsemiştir. Dolayısıyla çoğu zaman kulede bir gardiyan tutmaya bile gerek yoktur artık, ne de olsa zaten mahkûmlar sürekli kulede bir gardiyan varmış gibi hareket etmeyi alışkanlık haline getirmişlerdir.

Çevrede halka halinde bir bina, merkezde bir kule; bu kulenin halkanın iç cephesine bakan geniş pencereleri vardır; çevre bina hücrelerle bölünmüştür, bunlardan her biri binanın tüm kalınlığını kat etmektedir; bunların, biri içeri bakan ve kuleninkilere karşı gelen, diğeri de dışarı bakan ve ışığın hücreye girmesine olanak veren ikişer pencereleri vardır. Bu durumda merkezi kuleye tek bir gözetmen ve her bir hücreye tek bir deli, bir hasta, bir mahkûm, bir işçi veya bir okul çocuğu kapatmak yeterlidir. Geriden gelen ışık sayesinde, çevre binadaki hücrelerin içine kapatılmış küçük siluetleri olduğu gibi kavramak mümkündür. Ne kadar kafes varsa, o kadar küçük tiyatro vardır, bu tiyatrolarda her oyuncu tek başınadır, tamamen bireyselleşmiştir ve sürekli olarak görülebilir durumdadır. Görülmeden gözetim altında tutmaya olanak veren düzenleme, sürekli görmeye ve hemen tanımaya olanak veren mekânsal birimler oluşturmaktadır. Sonuç olarak, hücre ilkesi tersine döndürülmekte veya daha doğrusu onun üç işlevi –kapatmak, ışıktan yoksun bırakmak ve saklamak tersyüz edilmektedir; bunlardan yalnızca birincisi korunmakta, diğer ikisi kaldırılmaktadır. Tam ışık altında olma ve bir gözetmenin bakışı, aslında koruyucu olan karanlıktan daha fazla yakalayıcıdır. Görünürlük bir tuzaktır.[1]

Panopticon denilen bu hapishane modelinin önemi, modern toplumlardaki iktidarın işleyiş biçimini temsil eden bir yapıya sahip olmasıdır. Biliyoruz ki modern toplumla birlikte merkezi iktidar çözülerek bireylerin içine işlemiştir. Ölüm ilanı vermeye hevesli pek çok kişi merkezi otoritenin bu çözülüşünü iktidarın ölümü olarak telakki etmiştir, ama bu son derece yanlış bir yorumdur, zira iktidar ölmemiş, sadece şekil değiştirmek ve kendisini görünmez kılmak suretiyle gücüne güç katmıştır sevgili okur. Artık iktidar, toplumu oluşturan bireylerin dışında değil, içindedir. Yani toplumu oluşturan bireyler kendilerini içinde buldukları sistem tarafından öyle bir kurulmuştur ki artık onlara ne yapmaları, nasıl davranmaları gerektiğini söylemek bile gereksizleşmiştir, zira onlar zaten sistemin aksamadan çalışması için oynamaları gereken rolü oynamaya dünden razı bir hale getirilmişlerdir.

banksystreetart:  New Banksy: Boxhead İçinde yaşadığımız sosyal-siyasi-ekonomik-kültürel çevre dış dünyada gördüklerimizi nasıl göreceğimizi önceden şekillendirmekte ve bizi yazılı olmayan kurallara tabi birer özne haline getirmektedir, ki ünlü Fransız psikanalist Jacques Lacan bu bilinmez kuvvete Büyük Öteki adını vermeyi uygun bulmuştur. Dünyanın, insanların televizyonda gördüklerinden farklı olduğunu, onların dünyayı gördükleri biçimin kendilerinin görülmek istediği biçim olduğunu açık ve net bir dille kaleme almalı, edebiyat ve felsefe gibi alanlarda bu tür öngörülere sıklıkla rastlandığının, George Orwell’in 1984 ve Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya adlı romanlarının bu duruma harika birer emsal teşkil ettiğinin altını çizmeliyiz. Ölüm mevzusuna bu bağlamda temas edecek olursak diyebiliriz ki bizim esas maksadımız teknolojinin ölümü algılama biçimimizle ne denli derin ve karmaşık bir ilişki içerisinde olduğunu göstermektir. Belli ki biz aslında insan doğasının görsel imge sağlayıcılarının icadından sonra muazzam bir değişime uğradığını, teknolojinin insan için neredeyse bir protez halini aldığını ve teknolojiye eklenti biçiminde sürdürülen yaşamların insanı hareket etmekten men etmek suretiyle bir sonraki aşamada eylem kabiliyetinden tamamıyla mahrum bırakarak bir ölüden farksız kıldığını, kılmakta olduğunu ve kuvvetle muhtemel gelecekte de kılmaya devam edeceğini anlatmaktı, anlatmaktır. Yani kısacası ruh ve beden arasındaki ilişkiyi yeni bir bağlamda ve yeni bir teknikle ele ve alaya alan bir düşüncenin biçimi ile içeriği arasındaki ilişkinin ironik bir şekilde mercek altına alınmasıdır burada söz konusu olan.        

#fmhs ratak-monodosico:  Blade Runner -Ridley Scott

#fmhs

İnsanlığın ezelden beri olmasa da uzun bir süreden beridir göze ve görme duyusuna, işitme, dokunma, koku alma, tat alma adlarıyla anılan diğer dört duyusundan daha çok önem atfettiği yadsınamaz bir gerçektir elbette ki. Zaten biz de bu gerçekten hareketle kurgulamaya ve kaleme almaya başladık bu yazıyı. Gelmek istediğimiz noktanın belki de aslında çoktan geride bırakılmış bir nokta olduğunu idrak etmekte ise gecikmeyecektik bu kaleme alış sürecinde. Maksadımızın görme duyusunun ve gözün düşünce üzerindeki hâkimiyetini mercek altına almak suretiyle bu hâkimiyetin aslında teknolojik gelişmelere paralel olarak gittikçe artan bir seyir izlemekte olduğunu gözler önüne sermek ve bu vesileyle de görsel imge yokluğunun insan doğası üzerinde yaratması kuvvetle muhtemel tahribata ışık tutmak olduğunu ise bilmiyoruz sözlerimize eklemeye gerek var mı. Bu arada yeri gelmişken hemen belirtelim, az önce zikrettiğimiz cümledeki mercek altına almak, gözler önüne sermek ve ışık tutmak deyimleri, göz merkezli dünyamızın ne denli içimize işleyip dilimize sızmak suretiyle gücüne güç katmayı nasıl başardığını âlemin nezdinde aleni kılmak için kasıtlı olarak kullanılmıştır cümle içerisinde.

Her neyse, hatırlanacağı üzere Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı adlı kitabımızda dünyadaki tüm televizyon ekranlarının ve daha başka ekran mekanizmalarının bir gece durup dururken hep birlikte sonsuz bir beyazlık göstermeye başladığı garip bir dünya kurgulamıştık. Yeri gelmişken belirtelim, bunu yaparkenki amacımız televizyon, video, DVD gibi, ekran mekanizmasına muhtaç görsel imge sağlayıcılarının bir anda ortadan kalkmasının yaratacağı yeni dünyanın nasıl bir yer olabileceğini hayal etmekti. Yani göstermek istiyorduk ki halihazırda var olan bir şeyin ani ve seri bir biçimde var olmayan bir şey haline getirilmesi dünyada bir boşluk yaratacak ve bu boşluk tıpkı bir beyaz-delik misali bilinmezliğe açılan bir kapı haline gelecekti. Zaman içerisinde o kara-delikten içeriye gözle görülemeyen fakat düşünülüp hissedilebilen yeni algılama biçimleri girecek, bu arada eski algılama biçimleri de gene aynı beyaz-delikten dışarıya çıkacaktı. Lakin tüm olanları bütün detaylarıyla nakletmek altından kalkılması neredeyse imkânsız ve üstelik de son derece gereksiz olacağından, bizler insanlığın algılama biçimindeki değişimi mercek altına almak yolunda, ekran mekanizmasının muhtemel yok oluşunun sadece süpermarkete giden insanların hayatında ve algılama biçiminde yarattığı değişime yönelteceğiz dikkatimizi.

#fmhs 2headedsnake:  florizel.canalblog.com.webloc

Pek çok insan bir süpermarkete gittiğinde ne alacağını bilemiyor olsun mesela. Hatta bazıları hangi süpermarkete gitmesi gerektiğini bile bilmiyor, bilemiyor olabilir. Diğer yandan ne hangi süpermarkete gideceği konusunda zorluk yaşayan, ne de gittiği süpermarketten ne alacağı konusunda en ufak bir kuşku duyan okuyucularımız da olabilir. İşte ne istediğini gayet iyi bilen bu tür okuyucularımız insanların kendisine gitmesini gerektirecek niteliklere sahip bir süpermarketin var olup olmadığını sorguluyor olabilir. Söz konusu okuyucularımıza gidilmeyi gerektiren o tür süpermarketlerin var olup olmadığının bir muamma olduğunu söylemek boynumuzun borcudur. Fakat bu sözlere hemen ilave edilmelidir ki çok geçmeden kimin nereden ne alması ve kimin kime ne satması gerektiğinin belirlenmesindeki rolü ekran mekanizmasının yokluğuyla bir kez daha tescil edilen televizyon, aslında sanıldığından da belirleyicidir kapitali Tanrı’nın yokluğuyla oluşan boşluğa yerleştiren kapitalist sistemin operasyonlarında. Çünkü televizyon, olmayanı varmış gibi göstermenin de ötesinde, olmayanın yerine kendini koyan ve olanın kendi gösterdiklerinden ibaret olduğunu, bundan başka hiçbir gerçekliğin var olmadığını gösteren bir aygıttır. Tabii televizyonun bu iddiaları gerçeğin gerçekten de televizyonun gösterdiklerinden ibaret olduğu anlamına gelmemeli, ki gelmiyor da zaten. Gösteren ve gösterilen arasındaki boşluğu kendisiyle doldurmaktan ve gösterenin de gösterilenin de kendisi olduğunu göstermekten başka bir şey yapmayan bir göstergedir televizyon. Gösterdiği şeyi yaratan kendisi olduğu içinse bilinmez bir kuvvettin müdahalesi sonucu işlevini yitiren televizyonun yokluğu az önce bahsi geçen ve Tanrı’nın ölümüyle oluştuğunu iddia ettiğimiz boşluğun tekrar zuhur etmesine sebep olmuştur. Tüm bunların kapitalizm üzerindeki korkunç etkilerini tahmin edebilirsiniz herhalde. Bu arada bir cümle önce sözünü ettiğimiz, tekrar ortaya çıkan bu boşluğun aynı zamanda insanın ruhu ve bedeni arasındaki o meşhur boşluk olduğunu söylemeye gerek olup olmadığını bilmediğimizi ise unutmadan hemen belirtmek istiyor ve bu isteğimizi hayata geçirmiş buluyoruz kendimizi, kendimiz tarafından isteğimizi hayata geçirmiş bulunuyoruz,  veya isteğimizin kendimiz tarafından halihazırda hayata geçirilmiş olduğunu buluyoruz da diyebilirdik, ki nitekim sanırız demiş kadar da olduk zaten işte…

panopticomania tinycinema:  2001: A Space Odyssey

panopticomania

Anlatılanlara baktığımız zaman göremeyeceğimiz, lakin düşüncenin kudretini beynin karşı karşıya kaldığı kaotik bilinmezliğin kuvvetinden güç alan bir etken haline dönüştürdüğümüz takdirde tüm çıplaklığıyla bilincimizde boy göstermesi kaçınılmaz hakikat üzere, beyin aslında bilinçdışını bilincin algılayabileceği sembollere dönüştüren bir organdır, ki ünlü Fransız düşünür Gilles Deleuze bu hadiseyi hem Fark ve Tekrar (Difference and Repetition) adlı yapıtında, hem de sinema üzerine yazdığı iki kitapta “bir ekran olarak beyin” şeklinde özetlemiştir. Beynin bir ekrana dönüşme sürecinin iç dinamiklerini aydınlatmak üzere –sanki ortada somut, maddi, gözle görülür, elle tutulur ve üzerlerine ışık tutulduğu takdirde aydınlanacak iç dinamikler varmış gibi– beyaz perde devrinden ekran devrine geçiş sürecinin felsefi ve psikanalitik etkilerine bakıyoruz şimdi. Sinemanın çıkış noktasına geri dönüp orada projektör vasıtasıyla beyaz bir yüzeye görsel imgeler yansıtılınca zuhur eden hadisenin, görsel imge aktarıcıları alanındaki bir devrim niteliğindeki bu teknolojik gelişmenin yaratmış olduğu sanatsal açılım artık hepimizin bildiği gibi fotoğrafın rahimlik ettiği sinema adındaki yeni bir sanatın doğuşuna sebep olmuştur. Teknolojik gelişmelerle sanatsal gelişmelerin ne derece iç içe olduğunu bir kez daha yinelemek ve ayrıca bazı teknolojik gelişmelerin de sanatsal gerilemelere sebep olabileceğinin altını çizmek maksadıyla kaleme alındığı aşikâr bu bilgiyi de bilgiye aç okuyucularımızla paylaştığımıza göre, herhalde artık yazımızın varmak istediği noktanın da zaten önceden gelinmiş bir nokta olduğunu, bu yüzden de bahse konu noktanın ivedilikle geçilmesi gerektiğini dile getirebiliriz, ki nitekim galiba getirdik de zaten işte…

dilations


[1] Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, çev. Mehmet Ali Kılıçbay  (İstanbul: İmge, 2006), 295-96.

Descartes

Life and Death in a Raving New World (excerpt from The Life Death Drives)

The influence of Nietzsche’s concepts of the will to nothingness and eternal return are pervasive in Freud’s later work. Freud’s turn towards metapsychology and his consequent creation of the concept of the death drive is rooted in his need for something to fill in the gaps in his scientific and empirically observable theories owing much to Darwin. Freud was uneasy with the concept of the death drive on account of its non-scientific nature, but nevertheless he had to conceptualize the death drive as the counterpart of the life drive in order to be able to go beyond the pleasure principle. Educated as a neuroscientist Freud was aware that he was contradicting himself and perhaps even turning against his earlier attitude towards the human psyche by showing that at the beginning was the death drive and that the life drive was only an outcome, a kind of defense against the death drive… Read More

via senselogic

Being Without Thought: The Unconscious and the Critique of Correlationism

Being Without Thought: The Unconscious and the Critique of Correlationism I have decided to make available a short draft version of a larger work, what could probably be called my greater “project” that I am actively working on. As has been pointed out by both Nick and Ben in their recent interviews with Paul Ennis, I am part of a small group of speculative realists (a name I gladly wear) that not only defends, but attempts to expand on the tradition of psychoanalysis, or more specifically, the metaphysics of psychoanalysis… Read More

via Complete Lies.

                                           http://www.dr.com.tr/Product.aspx?pid=0000000303131

Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı, ironinin doruklarında gezen teorik bir anlatı. Dünyadaki tüm televizyon ekranlarının yanı sıra daha başka ekran mekanizmalarının da bilinmeyen bir sebepten ötürü bir anda beyaza bürünmesi neticesinde gelişen düşündürücü ve bir o kadar da kaygı verici hadiseleri konu alıyor. Tekvin adındaki baş-karakter, yazılmış ama henüz yayımlanmamış kitabında tüm bu olanları öngörmüş bir bedbahttır. Televizyonsuz dünyadaki sistem hızlı bir biçimde çökerken, Tekvin de kitabıyla gerçek hayat arasındaki bu kaygı verici benzerliğin kaynağını araştırmak üzere Amsterdam şehrine doğru yola koyulur. Acaba Amsterdam’da neler olmuş, hangi doğaüstü güçler işin içine bit yenikleri serpiştirmiştir?

Yazar: Cengiz Erdem

Sayfa Sayısı: 137
Dili: Türkçe
Yayınevi: G Yayın Grubu

Idefix

D&R

Mephisto

NetKitap

KitapYurdu

Işık Kitabevi

ErenKitap

Pandora

Televizyonun olmadığı bir dünyada…

Kaya Genç

Kıbrıslı akademisyen Cengiz Erdem, Fantezi Makinesinde Hakikat
Sızıntısı romanında televizyonun olmadığı bir gelecek hayal ediyor…

“Her şey dünyada artık televizyon diye bir şey olmadığıyla ilgili,
daha doğrusu dünyadaki tüm televizyon ekranlarının bilinmeyen bir
sebepten ötürü beyaza büründüğünü duyuran o garip ve bir o kadar da
talihsiz haberin gazetelerde yayımlanmasıyla başladı…” Cengiz
Erdem’in romanı Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı bu cümleyle
açılıyor. Kitaptan, Yapı Kredi Yayınları’nda uzun süre editörlük ve
Cogito dergisinin yayın yönetmenliğini yaptıktan sonra ayrılıp kendi
yayınevini kuran Cem Akaş’ın tavsiyesiyle haberdar olduk: Yaratıcı,
yenilikçi yazarlara şans verilmesi için uğraşan Akaş, Erdem’in
kitabını çok önemsiyor.

Gerçekten de Türkiye edebiyatında benzerine çok rastlanmayan bir roman
bu. “İngiltere’de East Anglia Üniversitesi’nde yüksek lisans
yapıyordum. Bir araştırma bursu için Amsterdam Üniversitesi’ne
başvurdum,” diyerek romana başlangıç sürecini anlatıyor Erdem. “Modern
devletin denetleme mekanizmalarını inceleyecektim. Özellikle Foucault
üzerine çalışmaktı niyetim. Amsterdam’a gittiğim gün, şehrin
merkezinde, Red Light District’e çok yakın bir mahalledeki küçük bir
odada yaşıyordum. Fare yuvası gibi, ufacık bir yerdi. Bir yandan da
para kazanmak için aşağıdaki internet cafe’de çalışıyordum. Siyah bir
defterim vardı. İnternet cafe’de çalışırken bir yandan da romanımı
yazıyordum.”

Erdem, Amsterdam’ın bir ‘kameralar şehri’ olduğunu kısa sürede
keşfetmiş. Yalnızca sokaklarda, lokantalarda, büyük binalarda, metro
istasyonlarında değil, çalıştığı dükkânın içinde de kameralar varmış.
“Patron, internet cafe’ye pek takılmıyor, evinde oturuyordu; bir
televizyondan, dükkânda olup bitenleri izlerdi. Arada bana telefon
eder, ’seni ekranda göremiyorum, neredesin?’ derdi. Ben de hemen
kameranın gördüğü bir yere giderdim. Odamda ise televizyon yoktu.
Yazarken, böyle bir gerçekliğin içinde yaşıyordum.”

Kitapta Cengiz Erdem, ‘imgelerin’ ekranlara yansımadığı bir dünya
kuruyor. Zaten kitabı okuduktan sonra da, insanın aklında hiçbir
‘imge’ veya sahne kalmıyor. Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı,
‘imgelerinden’ arınmış bir dünyada bol bol konuşan, her tür retorik
numaraya başvuran bir sesle ilgili daha çok.

Kıbrıs’ta İngilizce konuşulan bir ortamda yaşadığını anlatıyor Erdem.
Edebiyat dünyasının pek de zengin olmadığı bu ortamda, Girne Amerikan
Üniversitesi’nde öğrencilerine İngiliz edebiyatı öğretiyor. Henüz 32
yaşındaki yazar, geçtiğimiz günlerde üniversitenin İngiliz Dili ve
Edebiyatı bölümünün başkanı olmuş.

Erdem’in kitaptaki kahramanının adı Tekvin; adını Tevrat’taki
‘Genesis’ yani Yaradılış bölümünden alan Tekvin’le birlikte okur da
‘artık yalnızca beyaz bir ışığı yansıtan’ ekranların olduğu bu dünyada
geziniyor. Televizyonların gidişiyle gazete satışları artıyor, herkes
yeniden gazetelere, kitaplara yöneliyor. Erdem’in derdi de, çok
etkilendiğini söylediği Jose Saramago’nun Körlük romanında yaptığına
benzer bir biçimde ‘çılgınca bir fikrin’ peşinden giderek
olabilecekleri anlatmak. Ama Erdem’in projesi bununla sınırlı değil.
“Bu roman, bir hikâye anlatmasının yanında akademik bir çalışmadan da
izler taşıyor. Yani sadece Saramagovari bir kabus değil, Foucault ve
Alain Badiou gibi Fransız düşünürlerin fikirlerinden izleri de okuyucu
bu kitapta bulacak.”

(c) Kaya Genç, Sabah Gazetesi Kitap Eki, Mart 2010. 

%d bloggers like this: