Skip navigation

Monthly Archives: April 2009

Tepkisel güçlerin en belirgin özelliği tepkisel olduklarının farkında olmayışlarıdır. Onları zincire vuran da zaten işte bu kendilerine yönelik körlükleridir. Yaptıkları eylemlerin ve sarfettikleri sözlerin anlamından olduğu kadar etkisinden de uzaktırlar. Kendilerinden kopuk bir yaşamı anlamlı bir bütünlük oluşturuyormuş izlenimi verecek şekilde sürdürmeye çalışırlar. Ne var ki bu çaba sonuçsuz kalmakla kalmaz, aynı zamanda onları kendilerinden iki kat, üç kat daha uzaklaştırır.
Gittikçe ne dediklerinin ve ne ettiklerinin farkında olmaktan uzaklaşarak son derece anlamsız ve yersiz sözler sarfederler. Niyetleri kötü değildir; onları şeytanın köleleri olarak göstermeye çalışmıyorum burada ve/fakat bu onların kötülüğe hizmet etmedikleri anlamını taşımaz. Kötü niyetli değildirler belki, ama idrak kabiliyetleri ve kendileri ve çevreleriyle ilişkileri ile ilgili bilgi düzeyleri o denli cüzidir ki tepkisel güçler kaçınılmaz olarak kötü yola düşüp hem kendilerine hem de çevrelerine zarar verirler.
Çevrelerindeki hadiseleri okuma biçimleri son derece acayiptir tepkisel güçlerin. Tepkisel güçler etkisel güçleri her zaman için karalamaya ve yok etmeye çalışırlar. Onlar için etkisel güçlerin emeli iktidarı parça parça etmektir. Bu konuda haklıdırlar.
Etkisel güçler iktidarın çözülerek öznelere dağılması ve pek çok daha başka güç merkezinin birbiriyle ilişki içerisinde ama birbirinin farklılığını manipüle etmeksizin sürekli değişim geçirmeyi varoluş biçimi haline getiren bir yapının varlığını sağlamak ve sürdürmek için didinip dururlar. Etkisel güçlerin bu emeli elbette ki tepkisel güçleri çok kızdıracak ve tepkisel güçler kızgınlık ve tedirginlik içerisinde bas bas bağırarak sinirden ne dediklerini bilmez bir hale gelecektir. Kızgınlık, sinir bozukluğu, bunalım, bunlar hep olumsuz reaksiyonlardır.
Tepkisel güçler etkisel güçlerden nefret eder, etkisel güçler ise nefretten nefret eder. Tepkisel güçler nefret üzerine kurulu bir dünya düşlerken, etkisel güçler herhangi bir dünya düşlemek yerine farklı dünyaların dünyamız içerisinde bir arada var olabilmesi ve farklı yaşam biçimlerinin birbirlerini yemek yerine besleyecek şekilde iletişime girmesini arzular.
Bu arzu o kadar bir güçlüdür ki etkisel güçlerin bazıları içlerinden akan bu enerjiden ötürü zaman zaman zayıf düşer ve hastalanırlar. Ama etkisel güçlerin var oluş amacı zaten bu hastalanmalara, acı, keder elem ve ıstıraplara karşı direnmek oluğu için bunun pek bir önemi yoktur onların gözünde. Onlar olumsuz şeyleri olumlu şeylere dönüştürmek için yaşar.
Her türlü negatif tepkiye karşı direnç, umutsuzluğa, iktidarın merkezileşmesine, ölüme, hastalıklara karşı direnç etkisel güçlerin yaşam biçimidir.
Etkisel güçler direnişi bir yaşam biçimi haline getirmiş, çürümeye yüz tutmuş bir dünya düzeninin karşısına yaşama sevincini, ölüme karşı hayatı ve nefrete karşı arzuyu diken, her türlü otoriter ve totaliter dünya görüşüyle son derece hayat dolu biçimlerde dalga geçen, yaşamın oluşum olaslıklarının çoğalımına yönelik eylem söylemlerle yaşamı kıstlayan ve kısırlaştıran iktidar akışlarının önüne set çeken birer enerji deposudurlar.
Etkisel güçler daha güçlü olmalarına rağmen iktidarda olan hep tepkisel güçlerdir. Bunun sebebi tepkisel güçlerin yaşam olanaklarını kısıtlayarak, gücü bireylere yaymak yerine tek merkezde toplamasıdır. Birlikten kuvvet doğduğu doğrudur ama etkisel güçler miltarist bir mentaliteyle birlikler kurup kendileri dışındakilere karşı bir kuvvet doğurmak düşüncesine hiç sıcak bakmazlar.
Tepkisel güçlerin aksine etkisel güçler hep aynı renk ve aynı model elbiseler giyip kendilerinden farklı olanları yok etmek arzusunda değildirler.
Etkisel güçler toplumun her yönde ve her şekilde sürekli değişim ve gelişiminin dinamosudurlar, tepkisel güçler ise bu dinamoların başındaki bela…

(c) cengizerdem, 2005.

Hakkı Yücel

 Yazar Cengiz Erdem’in ikinci kitabı “Zeno (Filozofun Bir Ölümlü Olarak Portresi)” (Cinius Yayınları) geçtiğimiz aylarda yayımlandı ve bir okuru olarak tıpkı birinci kitabı “Beni Bu Dışarıdan Çıkarın”da olduğu gibi elime yapışıp kaldı.. Kendi adıma bu vazgeçilmez ilişkinin hangi kurucu ve sürükleyici ögelerden oluştuğunu bir çırpıda söylemek belki zor.. Ancak yine de bunun, Erdem’in “gerçek hayatla kurmaca hayat” arasındaki boşlukta dolanıp duran metninin; ‘geleneksel/gerçekçi’ roman anlayışının lineer bir zaman akışı içinde seyreden, somut bir gerçeklik olarak orada anlam kazanarak okur tarafından kolay alımlanmasına ve duyumsanmasına yol açan o bütünlüklü “zaman-insan-mekân” birlikteğini bozmasından ve kurgusal yapısını altüst etmiş olmasından; bu bütünlüklü gerçeklik anlayışının çok ötesinde, dahası artık parçalanmış ve belirsizleşmiş hale gelen yeni bir gerçekliği önceleyen, bu gerçekliği gerek dil ve gerekse biçim çeşitlemeleriyle yeniden üreten ve bunu yaparken de karşılığını, sadece “dış dünyada” (dış gerçeklik olarak) değil, “iç dünyada” (iç gerçeklik olarak), yani hem bilinç, hem bilinçaltı ve hem de bilinçdışının uzayıp giden karanlık labirentlerinde arıyor, bu bağlamda okuruna yeni ‘ okuma alanları’ ve ‘özgürlükleri’ yaratmış olmasından kaynaklandığını söylemem mümkün..

Aslında tam da burası, geleneksel okurun (galiba hepimiz biraz öyleyiz) , modern ve modern sonrası (postmodern) romanın (edebiyatın) farklılığıyla yüzleştiği, ana yörüngesine belirsizliğin, göreceliğin ve aynı anda gün yüzüne çıkmaya hazır ihtimaller çokluğunun (çoklu hikâye/metin ihtimallerinin) yerleştiği ve buradan beslenerek yeni bir “yazar-metin-okur” ilişkisinin başladığı; bir bakıma yazarın ve yazdığı metnin performansı ve açtığı alanlarla ilintili olarak, okuru(nu)n onu ya yolun hemen başında terkettiği ya da peşine düşerek sonuna kadar onunla gittiği zor dönemeçtir…Yazar Cengiz Erdem ve metinleri, yaygın ifade biçimi ile söylersek, geleneksel/gerçekçi roman (edebiyat) anlayışına dair “ezberler”in bozulduğu , bir o kadar da tehlikeli bu zor dönemeçte doğuyor, çarpıcı bir gelişim gösteriyor, giderek özgünleşiyor ve en azından kendi adıma benim elime yapışıyor..

Yeni bir yazarın doğuşu olarak da nitelendirilebilecek olan bu yazı(n) serüveni hakkında kesin hükümler vermek için belki biraz erken..Ancak Erdem’in yayımlanmış iki kitabını yanyana koyunca (ve öncesinde yazdıklarını da düşününce) bunların, genç bir yazarın raslantısal ve iki atımlık baruttan ibaret yazı(n) serüveninin yapıtları olmadığını; aksine kendini sürekli besleyen donanımlı bir bilincin ve bilinçli bir seçimin, gelişmeye açık ve bir o kadar da doğurgan ifadesi olduklarını söylemek mümkün..Kurgusundan diline, biçeminden biçimine farklı metinler yazıyor Erdem ve bu farklılığını da, bu tür anlayışların kimi marjinal örneklerinde olduğu gibi, kör bir başıbozukluk, denetimsiz bir dağınıklık ya da saçma bir anlamsızlık ve yüzeysellik olarak değil; aksine yazı(n) serüvenini besleyen kök damarların ayırdında olarak ve bir bakıma “zamanın (değişen) ruhu”yla örtüşen kurmaca tekniklerini zorlayarak ve çoğaltarak sergiliyor.. İtiraf etmek gerekir ki bu, yüzeyde ve derinde farklı boyutlarda seyreden kaygan bir zemindir ve gerçe(kli)k de bu zeminde kayar, dağılır ve parçalanır..Bu yüzden okur onun tutamaklarını kolay kolay yakalayamaz, belki daha çok alttan alta hissedebilir (zaten yazarın yapmak istediği de herhalde büyük oranda budur); metnin kendisinin bu bağlamdaki farklılığı ise kaçınılmaz olarak farklı bir okur tipini – metnin kendisine katılacak ve onu yeniden üretecek- gereksinir.. “Zeno”yu okuduktan sonra başa döndüm ve bunları düşünerek sona doğru bir kez daha yürümeye başladım..

Erdem kitabına verdiği “Zeno” üst başlığına, “Filozofun Bir Ölümlü Olarak Portresi” alt başlığını ilave ederken, bilinçli olarak J.Joyce’un “Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi” romanına gönderme yapmakta ve bir bakıma durduğu başlangıç yerini belirlemektedir.. Burası ‘geleneksel/gerçekçi roman’ anlayışından ‘modern roman’ anlayışına geçişin yaşandığı, bu bağlamda ‘fay hattı’nın kırıldığı yerdir ve kök damarları da başta Joyce olmak üzere Woolf, Beckett vb. gibi yazarlardır ki, Erdem’in Joyce’a gönderme yapması da bu nedenle anlamlıdır..Devam etmektedir Erdem ve bu kez de Einstein’a göndermede bulunmaktadır ki bunun da anlamı; ‘gerçekçi’ romanın üzerine oturduğu ve hem kurgusal bütünlük, hem zamanın lineer akışkanlığı, hem mekânın üç boyutluluğu, hem romanın hikâyesinin ‘zaman-mekân-insan’ bütünlüğü ve hem de bütün bu sürecin arkasında yer alan Newton fiziğinin pozitivist mantığının; yirminci yüzyılın ilk yarısında gelişen ‘modern roman’da artık yirminci yüzyılın fiziği olan Einstein’le, onun zamanın lineer akışkanlığını bozan, ışık hızına göre değişkenlik kazanan, mekânın ve maddenin farklı koşullarda ve farklı boyutlarda görünümlerinin oluşabileceğini ima eden ve nihayet göreceliği öne çıkaran mantığıyla değiştiğinin ifade edilmiş olmasıdır..Erdem’in bir başka göndermesi ise Freud’adır ki, bunun da anlamı, onunla birlikte modern romanda insanın görünmeyen dünyalarına ısrarlı yolculukların başladığı, düşlerde ve fantazilerde gezinmelerin söz konusu olduğu, gerçe(kli)ği sadece dış dünyada ve dış dünyadaki haliyle değil, aynı zamanda bilinçte, bilinçaltında ya da dışında aranması ve yeniden üretilmesi bağlamında bir arayışa girildiğidir..Burada da bitmez Erdem’in göndermeleri ve onun sürekli beslendiği bir başka kök ana damara, Nietzsche’ye yönelir ki bunun da anlamı, onun dilin ‘metaforik bir yapı’ bir “seyyar metaforlar ordusu” tespitine özel bir vurgu yapılmasıdır..Aynı anda Kafka’nın ortaya çıkması ise, yalın ve kolay okunan bir dilin nasıl ‘metaforik’ bir zenginlik ve çağrışım yoğunluğu içeriyor olduğunu göstermesi bakımından önemlidir ve Erdem’in dilinin de benzer bir yalınlık ve ‘metaforik’ bir yoğunluk içermesi, Kafka ile kurulabilecek dil akrabalığını ortaya koyması açısından dikkat çekicidir..Ve sonra Foucault’ya yapılan gönderme gelir ki bu da kanımca Erdem’in ‘modern’ romanla ‘modern sonrası’ (postmodern) roman (ve dünya kuşkusuz) arasındaki gidiş gelişlerini açıklaması bağlamında değerlendirilmelidir..Uzatmak pahasına yazarın referanslarının burada da bitmediğini, örneğin “Zeno’nun Psikanalizden Felsefeye Meyleden Bir Sinemasever Olarak Portresi” ara başlığının zımnen “felsefe-psikanaliz-popüler kültür (sinema)” üzerinden okumalar yapan ve açılımlar sergileyen Zizek’e göndermeler içerdiği de söylenebilir..Ve kuşkusuz diğerleri..

İyi de bütün bu göndermelerle ne yapmak istemektedir Cengiz Erdem; bir malûmatfuruşluk mu, arapsaçı bir kolaj mı, entelektüel ukalalık mı, marjinal bir çıkış mı..? Kanımca hiç de böyle değil..Bu yolla yazar daha kitabın ilk sayfasında “Hayatın ve edebiyatın var olabilmesi için aralarında bir mesafe olması şarttır….yazıyla hayat arasındaki boşluk ortadan kalkınca” kitabın(ın) da (hayatın mı yoksa) sona ereceğinden söz ederken; bir bakıma parçalanarak belirsiz hale gelen gerçe(kli)ğin arkasında bıraktığı ‘boşluk’u işaret etmekte, ve belki de bu kadar parçalı hale gelen gerçe(kli)ğin sadece Cengiz Erdem’le değil, bu çokluğa ve parçalılığa denk düşecek çoklu yaklaşımlarla (farklı yazarlar, görüşler) ve metinlerle (kimi zamanlar bazı metinlerden alıntılar yapması da bundan) kuşatılabileceğinin altını çizmek istemektedir..Nitekim bu yaklaşım bugünün romanında ‘metinlerarasılık’ adıyla sıklıkla kullanılan bir yöntem olarak uygulana gelmektedir.. Erdem bununla da yetinmemekte, bu ürpertici ve bir o kadar da heyecan verici ‘boşluk’un doldurulması bağlamında bir başka yöntemi, ‘üstkurmaca’ yöntemini kullanarak kendi metnini nasıl yazdığını anlatmakta, bizatihi metnin kendisini metnin ana konusu –belki kahramanı- haline getirmekte (bu aynı zamanda gerçe(kli)ğin kurgusallığına da bir göndermedir) ve bu arada da o çok sık kullandığı, kâh sevgiyle okşadığı kâh lânetlenmiş olduğunu haykırdığı (ama aynı anda lânetinden arındırmak istediği), “Ey sevgili ve lânetli okur”una da bir yerde metne katılma ve o metni yeniden üretme çağrısı yapmaktadır..

Sonuç itibarıyla denilebilir ki, Cengiz Erdem’in metni biçimden biçeme, dilden ( o dil ki yazar onunla kökünden kesip koparacak ve bir sessizliğin içinde yeniden kurmaya soyunacak kadar cebelleşmektedir) kurguya varan bir çeşitlilik içinde yol almaktadır..Bu çeşitliliğin ve farklılığın okurla metin arasında özel bir ilişkiyi gereksindiği ise çok açıktır..Bir bakıma metnin alımlanmasını zorlaştıran bu durum, kanımca Erdem’in başından beri bilinçli tercihidir..Çünkü bu yolla yazar, bir yandan okuru metne ve metin üzerinden gerçe(kli)ğin kendisine yabancılaştırırken ve onunla metin arasına adeta aşılması zor bir mesafe koyarken (çoğu zaman okur tam da burada yazarını ve metni terk eder) ; bir yandan da bîzatihi bu yabancı(laştır)manın (bugünün insanının yabancılaşmış halinin) onu hayatla ve gerçe(kli)ğin bu haliyle yeniden yüzleşmesi gerektiğinin esas nedeni olduğuna işaret etmektedir..Ve bu yüzden metin boyunca çeşitli göndermelerde bulunup alıntılar yaparken (derin sularda yüzerken) , motifler çizip ürkütücü ve de grotesk karşıtlıklar oluştururken, dil biçem ve biçim oyunlarına girerken, hasılı onu neredeyse içinden çıkılmaz labirentlerde dolaştırırken, aynı zamanda kendisi geriye çekilerek (metin artık sona ermiştir ve şimdi yazar sözü okuruna bırakmıştır) ona “Ey sevgili/lânetli okur, engel diye gördüğün şeyler senin bu metne (hayata) katılacağın ve orada gerçe(kli)ği yeniden üreteceğin özgürlük alanlarıdır” çağrısında bulunur..

Belki bu yüzden metnin sonuna gelip de Cengiz Erdem aradan çıkınca, kendi kendime şu soruyu sordum: Zeno kimdir ve burada anlatılanlar kim(ler)in hikâyesidir..? Her ne kadar yazar başlangıçta kahramanının kök ağacını Antik Yunan’a kadar uzatıp akademiadan geçiriyor ve sonra da arka kapağa “içe dönük infilâklardan medet uman garip bir düşünme biçiminin girdaplarında boğulan bireyin kendi yarattığı labirentte kayboluşunun ve çözümü sevgide bulmak suretiyle yenden doğuşunun öyküsü..” diye not düşerek, sonuçta isimsiz ‘birey’in varlığında Zeno’yu ve hikâyesini çoğaltıyorsa da; doğrusu ‘Zeno’ bende ‘kseno’ (yabancı) sözcüğünü çağrıştırarak, onun dolayımıyla anlatılanların bir yabancılaşma ve ona dahil olanların hikâyesi olduğu düşüncesini uyandırdı..

Cengiz Erdem çağrışımı yoğun, ucu açık metinlerini çarpıcı bir biçimde kurguluyor; bu yolla görünür ve gündelik hayatlarımızın ve ilişkilerimizin arkasındaki gizli dünyalara dalıp çıkıyor, oradaki yapaylığın ve yüzeyselliğin altındaki derin öze vurgu yapıyor, gerçe(kli)ği (yıkarak) yeni gerçek(lik)ler için ‘özgür’ alanlar açıyor ve okurunu da bu serüvene katılmaya çağırıyor..İtiraf etmeliyim ki bu hikâye(ler)den etkilendim ve ilk kitabı “Beni Bu Dışarıdan Çıkarın”ın ardından yazdığım yazının sonunda onun için yaptığım “bu genç yazara dikkat” uyarısında haklı olduğumu anladım..

Şimdi bir kez daha hatırlatmak istiyorum ki, bu genç adam işini iyi yapıyor.

(c) Hakkı Yücel, Afrika Pazar, 2008.

 
Zeno: Filozofun Bir Ölümlü Olarak Portresi
Cengiz Erdem
Aralık 2007
 
 

“Ekonomiyi düzeltirsek her şeyi düzeltmiş oluruz,” söylemi o kadar yanlıştır ki bu söylemin yanlışlığı sadece iki kelimenin yerini değiştirmek suretiyle düzeltilebilecek basit bir mantık hatasına indirgenemez. Zira burada söz konusu olan bu söylemi dillendiren zihniyetin içsel yapısından kaynaklanan bir bozukluktur. Genellemciliği ve indirgemeciliği aynı anda bünyesinde barındırmak kabiliyetine sahip olan bu zihniyet son derece mutsuz bir bilincin yansımasıyla zuhur edegelmiştir. Bundan böyle “Hegel’in muhteşem buluşu mutsuz bilinç,” olarak anacağımız bu çarpık zihniyet çarpıklıklarından güç alan, içsel çelişkilerini lehine çevirmek ve varlığını sürdürebilmek için ortadan kaldırılması gereken imkânsızlıkları birer imkâna dönüştürmek suretiyle gücüne güç, canına can, malına mal katan bir yapıya sahiptir. Bu mutsuz bilincin içsel yapısının kapitalizmin içsel yapısıyla birebir özdeş olduğunu söylemeye ise bilmiyoruz gerek var mı. Bu son söylediklerimizi mevzuya aşina olmayan okuyucularımız için özetleyecek olursak diyebiliriz ki kapitalizm mutsuz bilinci hem üreten hem de ürettiği bu mutsuz bilincin olumsuz enerjisini kendi olumlu enerjisi kılmak suretiyle gücüne güç, canına can, malına mal katan bir yapıya sahiptir.
Genel olarak ekonomik sistemler ya ölüm dürtüsünü, ya da yaşam dürtüsünü sömürerek ayakta kalırlar. Kapitalizm bu dürtülerin her ikisini birden sömürüyor. Kapitalizm bu dürtüleri hem üretiyor hem de sömürüyor. İnsanları eğlenmeye teşvik ediyor, eğlence olarak alkollü-alkolsüz ve/fakat her halükârda kimyasal içki çeşitleri, uyuşturucu, uyarıcı, yağlı yemek, sigara, kahve sunuyor, yani ölüm dürtüsünü sömürüyor. İnsan eğlenmek için sağlığından oluyor. Sağlığın bozulmaya ve sistemi aksatmaya başladığı noktada piyasaya ölüm dürtüsüne karşı yaşam dürtüsü çıkıyor. Sonra aynı sistem yaşam dürtüsünü sömürmeye başlıyor: Sağlıklı yaşam, üçte ikisi karaciğer tarafından emilmeden vücuttan atılan vitamin hapları, mide, karaciğer, böbrek ve sinir hastalıklarına karşı kafeinsiz neskahve, nikotinsiz sigara, diet-kola… Yani tıpkı Renton’un Trainspotting’de dediği gibi: “Hayatı seç!” demeye başlıyor kapitalizm. Ama Trainspotting’in, filmi henüz çekilmemiş, sadece romanı yayınlanmış olan ikinci bölümünde kahramanlarımızın yıllar sonra yeniden buluştuklarını görüyoruz. Ortaya çıkar ki filmin ilk bölümünü “ben hayatı seçtim, sen de seç” sözcükleriyle bitiren Renton, aradan geçen yıllarda hiç de hayatı seçmemiş, bilâkis yavaş bir ölümü seçmiştir. Porno adlı bu Irwin Welsh romanında kahramanlarımızın yine haince plânları vardır; ama bu sefer uyuştıurucu değil, porno endüstrisine el atacaklardır. Kimyanın ve seksin paraya dönüştüğü noktada mallarına mal, canlarına can katacaklardır.
Diğer yandan kapitalizmi hem ideolojik olarak besleyen, hem de kapitalizmle beslenen pek çok Hollywood filmi Freud’un yaklaşık bir asır önce nöron-bilimin açıklamakta ve anlamlandırmakta yetersiz kaldığı psişik hadiseleri açıklığa kavuşturabilmek için yarattığı bu iki kavramın insan doğasına ilişkin sınırları doğa bilimlerinin çizdiği sınırların ötesine taşımasından esinlenmekle kalmıyor, aynı zamanda bu durumdan büyük bir haz da alıyor. Somut kanıtlarla açıklanabilecek dünya o kadar küçük ki, Hollywood film yönetmenlerinin Freud’un yarattığı bilinçdışı dünyanın spekülasyona açık sınırsızlığı karşısında zil takıp oynamakdıkları kalıyor neredeyse. Neden? Çünkü bilinmeyen çarpıtılmaya açık ve sömürülmeye son derece müsaittir; psikolojik gerilim filmlerini ve doğa-üstü hadiseleri konu alan daha başa korkunç filmleri düşününüz. Kapitalizmin hayatın nerede bitip ölümün nerede başladığını karıştıran, iyi ve kötü arasındaki farkı belirsiz kılan iç dinamikleri bu kısır döngünün işte böyle sürüp gitmesine sebep olurken, kafası karışık, ne istediğini bilmeyen, iyi ile kötü arasındaki ayrımı yapmaktan aciz, son derece mutsuz bilinçler dönemine neşe içerisinde giriyor dünyamız ve tabii yurdumuz.
Herneyse, konuyu dallandırıp budaklandırmak için reklâmlara baktığımız zaman ise görüyoruz ki çoğu ürün insana verdiği zevk ve yaşamın tadının daha çok çıkarılmasına katkıları bağlamında değer atfediliyor. Bir mal ne kadar zevk verirse tüketiciye fiyatı da o kadar artıyor. Yazı daha da anlamlı olsun diye hemen belirtelim, Freud’un ölüm dürtüsü adını verdiği psikoloji-ötesi kavram elbette ki günümüz insanının çok boyutlu iç dinamiklerini açıklamakta yetersiz kalacaktır. Zira insan elbette ki sadece iki kutuplu kısır bir döngüye indirgenemez. Elbette ki ölüm dürtüsü ve yaşam dürtüsünden başka motifleri de vardır insan doğasının. Ama şu da bir gerçek ki oyun oynama dürtüsü, rüya görmek, değişim yaratma dürtüsü, fantezi kurma dürtüsü gibi daha pek çok dürtüyü de ölüm dürtüsü ve yaşam dürtüsü kategorilerinde ele almak mümkün. Çünkü meselâ insan ölmemek için çevresini değiştirir, ölüme sebebiyet verebilecek etkenleri mümkün mertebe ortadan kaldırmaya meyleder. Söylemeye gerek var mı bilmiyoruz, ama işte bu yazıda zikredilenler ise şu cümlenin su götürmez bir hakikat formunda kaleme alınabilmesine zemin hazırlamaktan başka bir maksada hizmet etmedi, etmiyor, etmeyecek sevgili okur: “Ekonomiyi düzeltirsek her şeyi düzeltmiş oluruz söylemi o kadar yanlıştır ki yanlış kelimesi bu yanlışlık derecesini tanımlamakta yetersiz kalmaktadır.”

(c) cengizerdem, 2007.

Apollon’un ve Athena’nın Delphi dağlarında fink attığı zamanlar… Mitolojinin hakikate gerçek hadiselerden daha yakın olduğu Eflâtun öncesi çağlar… Homeros’un dönemi… Ne yazık ki hikâyemiz o dönemde geçmiyor sevgili okur. Sadece bir yıl öncesinde, mitik zamanların yitik zamanlara dönüştüğü, Athena ve Apollon’un mezarları üzerinde gençliğin danseder olduğu, doğaüstü hadiselerin su götürmez formlarda zuhretmekten vazgeçtiği zamanlarda geçiyor hikâyemiz. Bir hafta sürecek bu paneller serisi Delphi’deki Avrupa Birliği Bilim ve Kültür Kongre Merkezi’ni mesken tutmuş kendine. Yıl 2006, mevsim sonbahar, hava temiz, manzara güzel, gıda bol… İşte bu son derece fantastik manzaralar, temiz hava, bol gıda eşliğinde ve Kıbrıs-Türkiye-Yunanistan ilişkileri ekseninde Kültür ve Medya’yı tartışacağız Türk-Yunan-Kıbrıslı akademisyen ve medya mensubu arkadaşlarla. Çok heyecanlıyız. O kadar ki salakça birer sevinç var içlerimizde. İşte bu sevinçle Bilgi Üniversitesi’nden aramıza katılan biri Yunan diğeri Türk iki öğretim elemanıyla ateşli bir tartışma yaşayacağım az sonra ben medyanın objektifliği, yani nesnelliği üzerine kesilen ahkâmlar bağlamında. Yunan bayan konuşmasında objektif kavramının ne kadar faydalı ve gerekli olduğunu söylüyor. Kendisine objektifliğin ancak totaliter bir bakış açısının mutlak gerçeklik diye subjektifliklere dıştan empoze edilmesiyle gerçeklik kazanabileceğini, bununsa faşizmle aynı manayı taşıdığını hatırlatıyorum. 1950-60’larda Frankfurt Okulu’nun objektifliği faşizme eş tuttuğunu bilgisine sunuyorum. Ama o dinlemiyor. Konu dağılıyor, geliyoruz Ecevit’in ölüm haberine. Ecevit’in öldüğü günün ertesindeyiz. Gazeteler Ecevit’in ölüm haberleriyle dolu. Bu arada tartışmaya tuz biber eklemek isteyen, Bilgi Üniversitesi’nden o adını bilmediğim meşhur kadın ki Türkiye’de yayınlanan bir gazetedeki – sanırım Birgün gazetesindeki – yazılarıyla tanınıyormuş, ben tanımıyorum, işte o elinde bir Yeni Şafak gazetesiyle söze başlıyor ve diyor ki: “Bakın bunlar Ecevit’in ölümünü haber bile yapmamışlar. Bu nasıl gazetecilik; objektif olmaları gerekmiyor mu?” Kendisine şunu söylüyorum: “Eğer bunlar Ecevit’in ölümünü haber yapacak olsaydı İyi Ki Öldün falan diye bir manşet atarlardı. Siz de takdir edersiniz ki Hürriyet’in manşeti olan Bir Güvercin Uçtu da bırakın objektif olmayı bilâkis son derece subjektif bir manşettir hanımefendi. Ben burada Yeni Şafak’ın Ecevit’in ölümünü haber yapmamakla doğru bir şey yaptığını söylemiyorum, sadece bunu haber yapmaya mecbur olmadığını söylüyorum. Onlar da İyi Ki Öldün demek yerine hiç bir şey dememeyi seçmişler; bu da onların duruşu. Ve üstelik de bu duruş herhangi öznel bir bakış açısını temsil etmiyor, zira zaten ortada söz yok, haber yok, sadece Ecevit’in ölümüne tepkisel bir sessizliktir bu vakada söz konusu olan. Eğer ille de objektif bir manşet istiyorsanız kısaca Ecevit Öldü yazacaksınız. O zaman da bu kadar gazete çıkmasının bir anlamı olmaz; tek bir gazete çıksın Ecevit Öldü desin, başka da bir şey olmasın, medya bu olsun. Öyle kupkuru, renksiz, zevksiz, duygudan yoksun, tatsız-tuzsuz bir hayat… Sizi doğru anladıysam istediğiniz bu.”
***
Öznellik ve nesnellik hakkındaki tartışma bir süre daha sürmüş sonra adı ölümü temsil eden Thanatos’tan gelen Athanasios adlı son derece bilgili ve değerli bir başka akademisyen arkadaş söz alıp Bilgi Üniversitesi’nden o kendinibilmez iki öğretim elemanına Frankfurt Okulu’ndan Adorno’nun bu konudaki teorilerini en fenni şekilde izah ederek tartışmayı benim su götürmez bir biçimde haklı olduğumu kanıtlayacak şekilde noktalamıştı. O noktalayana kadar süre de zaten çoktan bitmiş ve öğle yemeği vakti gelmişti. Yemekte ortaya çıkmıştı ki ne dersek diyelim, ne yaparsak yapalım bu sadece bizim öznelliğimizin bir yansımasıdır. Zira özne denilen eyleyen nesne ancak öznel olabilir. Nesnellik adaptasyona yönelik eylemsizliğin bir ürünüdür, durağanlık ve değişmezlik nesneli nesnel kılandır. Öznellik ise fark yaratan eylemler serisinin bir ürünüdür, dinamizm ve dönüşüm özneli öznel kılandır. Demek ki mutlak nesnellik yerine, özneler-arası bir toplum modelinin nasıl yaratılabileceğidir mühim olan. Herkesin aynı düşünmesi değildir iç-dış barışı getirecek olan, bilâkis özneler arasındaki farkın öznelerin arasında yarattığı boşluğun yeni değerlerle doldurulmasıdır, ki bunun yolu aktif bir değişim yaratma dürtüsünün bilincin süzgecinden geçirilerek günün gereklerine uygun bir biçimde hayata geçirilmesinden geçer. Değişim yaratma dürtüsü pek çoğumuzda aktif bir dürtüdür aslında. Ama ne yazık ki çoğu zaman farkına varmayız kendi içimizdeki bu fark yaratma dürtüsünün. İradi bir şeydir aslında insanın ötekilerden farklı bir şey eyleme veya söyleme isteği. Eyleme ve söylemeler resim, müzik, tiyatro, edebiyat, sinema, siyaset, felsefe, psikanaliz, sosyoloji, biyoloji gibi pek çok şekle girebileceği gibi, kişinin yaşadığı hayatla ortaya konan bir duruş da olabilir. Ancak bu noktada belirtilmelidir ki bu duruş tıpkı bir sanat yapıtı yaratır gibi özene bezene yaratılmalıdır. Belki de yeni etik ve estetik değerlere ihtiyaç duyulacaktır bu süreçte. Kim bilir, belki de hiç beklenmdik hadiseler vuku bulacak, olmayacak şeyler zuhur edecktir zihinde. Fakat yılınmamalı, tüm bunlar sürecin bir parçası olarak algılanmak suretiyle kişinin ve toplumun her bakımdan ve her geçen gün kötüleşmesine değil, iyileşmesine hizmet eder kılınmalıdır. İmkânsızlıkların birer imkâna dönüştürülmesidir burada söz konusu olan. Yani yazdığım bu yazılar vasıtasıyla yapılan bireyi toplumun önüne çıkarmaktan ziyade öznelliğini yitirmemiş bireylerin ürettiği kolektif söylem ve eylemlerin toplumun yeni değerler üzerine yeniden inşasını sağlayacak sosyal, siyasi ve kültürel hareketlere katkıda bulunmasına zemin hazırlamaktır.

(c) cengizerdem, afrikagazetesi, Temmuz 2007.

Senden ricam bir süreliğine bir balık olduğunu düşünmendir sevgili okur. Bir balık olarak sen, eğer karşında bir olta görsen, gidip kendini şeytani bir hazla kahkahalar ata ata o oltaya takar mıydın? Kendini bir balığın yerine koyan bir insan olarak ben bunu pek sık yapar ve bundan da büyük bir haz alırım. Hatta bununla da kalmaz ve kendimi kendini bir leoparın dişlerine geçiren bir geyik olarak da duyumsarım zaman zaman. İnsanın düşmanını sonsuz bir aşkla sevmesi bir sapkınlık olarak nitelendirilir çoğunluk tutsağı zihniyetler tarafından; lâkin işin aslı hiç de öyle değildir aslında. Bir insanın düşmanının istediği yönde hem de abartılı bir biçimde düşmanının istediği biçimde hareket etmesi ve bunu yaparken de şeytani bir haz duyması son derece takdire şayan bir davranış biçimidir aslında. Düşmanın senin için arzuladığını sen düşmandan daha çok arzula ve bunu yaparken de düşmanından daha çok daha büyük bir haz duy ki düşmanının seni düşman olarak görmesi anlamını yitirsin ve düşmanın komik hallere düşüp kendi manyaklığının kurbanı olsun. Düşmanını sevebilecek kadar özgür olmak herkese nasip olmaz. Kısmet işi de değildir düşmanını sevmek. Zaman içerisinde çaba sarfedilerek kazanılan bir yetenektir.
Bir virüs düşün sevgili okur ve kendini o düşündüğün virüsün yerine koy. Sen de takdir edersin ki o kendini yerine koyduğun virüsün varlığını sürdürebilmesi için elbette ki karşısındaki insanı hasta etmesi gerekir. Virüsler başkalarının hastalanmasıyla varlık sürdüren şeylerdir. Virüsler hastalıkların hem ürünü hem de üreticisidirler. Bir virüs olsaydın sevgili okur, ilaçlara seve seve yenik düşer miydin hastanın sağlığına kavuşabilmesi için? Bu büyüklüğü gösterebilir miydin?
***
Mesela ünlü düşünür Friedrich Nietzsche gerek felsefesiyle, gerekse de yaşamıyla ve ölümüyle emsal teşkil ediyor bu büyüklüğe. Nietzsche böylece kozmik bir gösterge, beyaz bir gecede kimsenin net olarak göremediği ama varlığını hissettiği, kendini arayan bir yıldız haline geliyor işte. Kendisini öldürmeyen şeyin kendisini güçlü kılacağına olan inancından ötürü yaşamı boyunca çektiği tarifi imkansız acılar karşısında yenilmemiş, yazılarına yaşamın çok anlamlılığı karşısındaki neşesinin damgasını vurmuştur Nietzsche. Bu neşenin kaynağını oluşturan derin bunalımına karşın Nietzsche asla yaşamdan nefret etmemiş, her zaman nefrete svgiyle karşılık vermiş, “sana bir kovan arı sunana sen bir kavanoz balla karşılık ver” diyebilecek kadar aşkıncı ve/fakat aynı zamanda da içkin bir tavır takınmayı bilmiştir. Onun yaşamın güçlükleri karşısındaki, kimilerince akıl dışı diye nitelenen duruşu ve bu duruşun göstergeleri olan yapıtları pek çok insana dayanma gücü verirken, kimilerini de—onun ayaktakımı diye nitelediği kendinibilmez putperestleri—kustukları nefretin kurbanları kılarak kendi dışkılarında boğmuştur.
Nietzsche’nin yaşamı bir ölüm süreci, yaşamayı ise ölüme ve köle ahlâkının hastalıklı yaşam biçimlerine karşı girişilen amansız bir mücadele olarak görmesi yaşamı boyunca uğradığı derin hayal kırıklıklarından ileri gelir. Hastayken sağlığa karşı durmamayı, sağlıklıyken de hastalara yukarıdan bakmamayı bilen Nietzsche hem güncel siyasetin kısıtlayıcı ortamından beslenerek varlık sürdüren dar kafalı politikacılardan, hem de ukalalığı erdem sayan akademik çevreden tiksinerek, köle mentalitesinin hem ürünü hem de üreticisi olan sürü psikolojisinin dayattığı dünyevi budalalıklardan elini ayağını çekerek kendini dağlara vurmuş, ve herkesin “bir başka dünya olamaz” diye bas bas bağırdığı bir ortamda daha başka dünyalar tahayyül ederek bu dünyaları kitaplarında yarattığı anlam dünyaları vasıtasıyla binbir güçlükle de olsa kitlelere ulaştırmayı başarmıştır. Üniversitede daha yirmibeş yaşındayken filoloji profesörlüğüne yükselen Nietzsche akademik ortamın kendine sunduklarını elinin tersiyle iterek özgür ve bağımsız bir yazar olarak dağlarda sürdürmüştür yaşamını. Önceleri kitapları basılmayan, basılsa da rağbet görmeyen Nietzsche, sonra, ama çok sonra üne kavuşmuştur. Nietzsche kendini kendi kafasında yarattığı dünyaya hapsetmeyi göze alarak, okurlarına o dünyadan haberler vermek yolunda kaybetti akıl sağlığını. Son eseri Ecce Homo’da megalomanyaklı seviyesine varan kendine bakış biçiminde bile şeytani bir ironi sezilen, aldığı son derece olumsuz eleştirileri lehine çevirerek yarılan bilincini yok olana kadar insanlığın hizmetinde kullanmıştır. İnsanlık için çok büyük ama kendisi için çok küçük adımlar attığını düşündüğüm Nietzsche’nin kıymeti konusunda hala daha kuşku duyan insanlar vardır dünyamızda ve/fakat kaybedecek hiçbir şeyi kalmayana dek kaybetmesini bilen ve yenilik yaratmak yolunda kendisine kıyıcı yollara sapmaktan çekinmeyen, yirminci yüzyıla Marx ve Freud ile birlikte damgasını vuran Nietzsche’yi anlamaya muktedir olamayan ve onun gibi yaşamaktan aciz bu idrak kabiliyeti cüzi zatların hayatı sevmesi ve olumlaması mümkün olabilir mi hiç? Doğuştan tutsak, doğal olarak güçsüz olanlardır erk sahibi olmak arzusuyla yanıp tutuşanlar. Nietzsche’nin güç istenci kavramını iktidarda olmak arzusu diye çarpıtarak yorumlayanlardır ölüm dürtüsünün kurbanları. Kendine yönelik yıkıcılıkla kendini yeniden yaratmak arasındaki ince çizgi üzerinde kahkahalar ata ata cambazlık yapan Nietzsche çıldırma sürecinin başlangıcına denk gelen 1889 yılında yazdığı son metinlerde bakın nasıl konuşturuyor yarıldıkça ışık saçan bilincini: “Şu sıralar olup bitenler izleyici bile olunamayacak kadar iğrenç geliyor bana: Halkları, ırkları benmerkezciliğe kışkırtan, bu günlerde büyük politika adına sahip çıkılan bu lanet olası politika – Ödevimin yüce anlamına bundan daha aykırı bir şey tanımıyorum.” Nietzsche’nin daha o zamandan yirminci yüzyılda çok korkunç savaşların çıkacağını öngörmesi ve Avrupa’daki silahlanmayı şiddetle eleştirmesi basit bir kehanet değildi. O, insanın zaman içerisindeki konumunu çok iyi analiz etmiş ve içgüdüleriyle aklını diyalektik ötesi diye nitelendirilebilecek daha başka bir sentezleme tekniğiyle birbirlerini besleyecek şekilde kullanarak varmıştır son yazılarındaki bu gelecek senaryolarına. Yaşamı kısıtlayan indirgemeci tutumların insanın gerçekle bağlarını kopararak onu kendi yarattığı yanılsamalarla bezenmiş bir düş dünyası içine hapsederek kendine kıyıcı yollara sapmaya iten dürtüleri en büyük düşmanı olarak görmüştü Nietzsche. Ve bu dürtülere karşı, yani öz-kıyıma ve ölüme direnirken yaşamı olumlayıcı bir tavırla başsız, bayraksız, kralsız, tanrısız bir arka bahçe yaşamını onaylayan yaşama sevincini kitapları vasıtasıyla gönderiyordu okuyucularına. Bakın ne diyor Nietzsche ilk kitabı olan Trajedinin Doğuşu’nda: “İnsan şarkılar terennüm ederek ve raksederek daha ulvi bir beraberliğin bir üyesi olarak kendini gösterir: O, yürümeyi ve konuşmayı unutmuş ve vecd halinde raksederken havada yükselme yolundadır. Tüm hareketlerinde bir büyülenmişlik dile gelir.”
Olumlayıcı düşüncenin hem nedeni hem de sonucu olan neşedir Nietzsche’yi “iyinin ve kötünün ötesine” taşıyan. Trajik olan da işte bu neşedir zaten. Nietzsche’nin kendine kendi içinde yarattığı ötekilerin gözüyle bakıp gülmesidir onun nihilizme götüren herşeye abartılı bir ironiyle k
arşı çıkışını anlamlı kılan. En ciddi anlarında bile ironik bir özeleştiri vardır aslında. Devletin ve insanın bilinçaltına inerek, insanın içine işlemiş devlet mekanizmasının derinliklerini kendilerine mesken tutmuş korkunç canavarları salıveren, yüzeydeki masumiyetin maskeleri altındaki gerçek yüzleri teşhire yönelik gezintilere çıkıp yeryüzünün arka bahçelerinde kaybuluşunun öykülerini düzerek ve kendi içindeki kötülükten korkmak yerine ona karşı savaşmak suretiyle herekesin insanlığın kanayan yaraları karşısında tiksinip gerçeklere sırtını döndüğü bir zamanda bu yaraları deşen bir neşterdir Nietzsche. Şunu söyler kendine: “Sen küçük ve acınacak kişilere pek yakın yaşadın. Onların göze görünmez öclerinden kaç! Onlar sana karşı öcden başka bir şey değildirler. Artık el kaldırma onlara! Sayısızdır onlar, hem senin yazgın sinek kovmak değildir ki…” Ve kendine bunu söylerken Nietzsche işte aslında hem herkese, hem de hiçkimseye, ne herkese, ne de hiçkimseye söyler ağrıyan dişine rağmen: “Kırın camları ve atın kendinizi pencereden aşağıya; insan devletin bittiği yerde başlar zira…”
İnsanın tüm bunları düşünüp kaleme alabilmesi ve bununla da kalmayıp kendisini ve başkalarını bunlara inandırmaya çalışması için ne denli derin bir buhranın pençesinde kıvranmakta olduğunu söylemeye sanırım ki gerek bile yoktur sevgili okur. “Beni öldürmeyen şey beni güçlü kılar” demek suretiyle Nietzsche aslında başımıza gelmiş kötü hadiseler karşısında umutsuzluğa kapılıp yenilgiye uğramak yerine bu hadiselerin şu anda gerçekleştireceğimiz eylemler vasıtasıyla uzun vadedeki anlamlarına kavuşacaklarını, dolayısıyla da bu kötü hadiseleri lehimize çevirmek yolunda çaba sarfetmemiz gerektiğini söylemek istemektedir. Yani evet benim başıma bu son derece üzüntü verici şey geldi ve/fakat ben bunun beni küçsüz kılması yolunda değil, bilâkis gücüme güç katması yolunda hareket etmeliyim ki bu hayatta mutlu olabileyim. Yani işte aslında Nietzsche ıstırabın yaratıcılık için şart olduğunu değil, yeni bir şey yaratmış bulunmanın genellikle ıstıraplı bir sürecin neticesi olduğunu söylemektedir. Nietzsche’nin söylemediği, hatta tam tersini söylediği şeyi söylemeye çalışırsak belki ne söylemek istediğini daha iyi anlayabiliriz, ki Nietzsche’nin söylemediği o şey şudur sevgili okur: Çekilen acıların insanın gücüne güç kattığı, dolayısıyla da güçlü olmak için tarifi imkansız acılar çekmenin, akla hayale fazla gelecek ıstıraplara maruz kalmanın şart olduğu… Eserlerine bunalımının damgasını vuran Nietzsche’nin yaşamı boyunca maruz kaldığı ıstırapları nasıl bir vecd hali içerisinde kaleme aldığını düşünürsek kendisinin kemale ermek için acı çekmenin gereğine değil, kemale ermiş kişinin genellikle kemale eriş sürecinde acı çekmiş olduğuna vurgu yaptığını idrak ederiz. Yani işte Nietzsche acı, keder, elem ve ıstırap tutkunu bir filozof değil, bilâkis ıstıraplardan mümkün mertebe kaçınmanın öneminden ve/fakat ıstırap gerektiren bir mevzu olduğu taktirde de bu ıstıraplara göğüs germeyi bilmenin gerekliliğinden bahseden bir filozoftur. Ötekini öldürmek ve intihar etmek, kendine veya başkasına zarar vermek düşüncelerine kesinlikle sıcak bakmayan bir kişidir Nietzsche. Sıcak bakmadığı gibi hatta bu düşüncelere karşıdır bile… Bu karşı duruşun, ölüme karşı bu direnişin sebebi ve hatta itici kuvveti ise yaşamı tüm karmaşa ve çelişkileriyle, tüm belirsizliği ve sonluluğuyla, içinde barındırdığı tüm iyilikler ve kötülüklerle, tüm mutluluk ve mutsuzluklarıyla, yani olduğu gibi görüp olumlamak azminin sınır tanımaz gücüdür kudretidir sevgili okur.
***
Nietzsche’nin yaşamı ve felsefesini kısaca anlatmak suretiyle gelmek istediğim nokta aslında çoktan geride bıraktığım bir nokta ki o da birtakım bireylerin toplum tarafından işlenen birtakım dosyasız cinayetlerin, nahak yere mahkûmiyetlerin ve yargısız infazların kurbanı oluşudur. Bu bireyler toplumun iyileşmesi yolunda hastalanırlar. Onların hastalanması topluma terapidir. Onlar hastalandıkça toplum iyileşir, zira onlar hep kendi sağlıklarını toplumun hastalıklarını iyileştirmenin yollarını asfaltlamakta kullanırlar. Toplum onları birer hastalık belirtisi olarak görürken onlar aslında çok derinden gelen bir sağlık dalgasının, önüne kattığı hastalıkları yok ederek ilerleyen bir iyileşme sürecinin dinamolarıdır. Zihinlerinde çakan şimşeklerin aydınlattığı karanlıklara nisbet, sırtlarında şaklayan kırbaçlara inat, kimi zaman kendi içlerinde yarattıkları boşluklara düşerek, kimi zaman da küre-i arzın malûm enginlerindeki dinginlikleri hareketlendirerek sürdürürler yaşamlarını. Yeryüzünün arka bahçelerini kendilerine mesken tutmuş, beynin labirentinde kayboluşlarının öykülerini düzerek, ve bilincin arka sokaklarındaki leşleri gözler önüne sererek nefrete sevgiyle karşılık veren ve hiçbir yüce kavmin hiçbir ulu şefine yama olmak istemeyen, yüce kavimlerden ve ulu şeflerden tiksinen birer neşter gibidir onlar.
Biliyorsun doktorlar ameliyat sırasında neşteri hastanın etine vurup vücutta yarıklar oluştururlar. İşte etteki o yarıklar birer yaralanmadır belki ama bu yaralanmalar iyileştirici etkiler doğuran, içinden sağlık akan kanallar açarlar. Ameliyat vücutta tahribata sebep olabilir ama bu tahribat hastayı uzun vadede iyileştirici etkiler yaratmak içindir. Toplumumuzdaki ve dünyamızdaki dışlanmış, marjinalleştirilmiş, elma kurdu ilan edilmiş, semptomluk damgası yemiş kişiler de işte aslında tıpkı Nietzsche gibi kıymetleri çok sonra anlaşılacak birer yaşamsever, birer neşterdirler. İçinde yaşadıkları toplum onları tükettikçe onların topluma sevgisi katlanarak artar. Toplum dişlerini onlara geçirdikçe onlar şeytani bir hazla kahkahalar ata ata kendilerini toplumsal çarkın dişlileri arasına atar. Diş izleri ölümcüldür. Alınan ölümcül yaralardan kanlar sızar. Sızan kanlar damlar damlar göl olur ve onlar kendi kanlarında boğulur ölür. Onların cesetleri yüzeyde salınır durur, diptekiler sağolsundur.

© cengizerdem, 2005-2007

a dark atmosphaeric image of two instances of ...

Image via Wikipedia

 1. Freud ve Einstein 

1931 yılında Uluslararası Entelektüel İş Birliği Enstitüsü birtakım entelektüelleri dünyayı bekleyen sorunların çözümünü düşünmek ve tartışmak amacıyla bir araya gelmeye davet etti. Birinci Dünya Savaşı sonlanmış ama ikincisi kapıya dayanmak üzereydi. Orta Avrupa’daki gelişmeler yaklaşmakta olan felaketin işaretleriydi. Einstein enstitünün iletişime geçtiği entelektüellerden biriydi ve Freud’u da katılımcı olarak enstitüye öneren kişiydi. 1932 yılında Einstein Freud’a bir mektup yazmış ve insanlığın savaşa, yıkıma ve şiddete eğiliminin, şayet aşılabilirse, nasıl aşılabileceğini sormuştu. Einstein Freud’un pratik çözümler sunmasını bekliyordu. Einstein devrim istiyordu, fakat büyük bir Darwin hayranı olan Freud evrimden bahsediyordu.   

Leonardo Da Vinci

Bir ay kadar sonra Freud Einstein’a cevap yazdı. Mektup boyunca Freud, Einstein’ın beklediğini yapamayacağını, insan doğasının içsel saldırganlık sorununa pratik çözümler getiremeyeceğini vurguladı.   

Einstein’ın mektubuna cevap olarak Freud, insan doğasındaki saldırganlık dürtüsü ile toplumun örgütlenmesi arasındaki ilişkiyi araştırdı ve toplumsal düzenin örgütlenişinde saldırganlığın kaçınılmaz olduğu sonucuna ulaştı.   

Mektubunun ikinci kısmında Freud dürtülerin insanların iç dünyasında oynadıkları role değindi ve kendi dürtüler teorisini özetledi. Freud’a göre, Einstein’ın da bir fizikçi olarak yakından tanıdığı çekici ve itici güçler arasındaki karşıtlık insan aklında da bulunuyordu. Bu güçlerden birisi, kendini korumayı ve bir bütün olmayı hedefleyen yaşam dürtüsü, yani Eros tarafından temsil edilen erotik güçtü. Diğer güç ise yıkımı ve parçalamayı amaçlayan ve Thanatos tarafından temsil edilen ölüm dürtüsüydü.    

Fakat iyi ve kötüye dair etik yargılar sunarken çok da aceleci davranmamalıyız. Bu içgüdülerin hiçbiri bir diğerinden daha temel değildir; yaşam olayları, her ikisinin de koşut zamanlı ve karşılıklı direnen eylemiyle ortaya çıkar. Şimdi öyle görünüyor ki, bir tür içgüdünün tek başına işlemesi pek de mümkün değil; bir içgüdüye, her zaman onun amacını değişime uğratan ve bazı durumlarda da onun amacına ulaşmasını sağlayan diğer içgüdünün bir payı eşlik eder—ya da, bizim ifade ettiğimiz şekliyle, bunlar daima alaşım halinde bulunurlar. Böylece, örneğin, kendini koruma içgüdüsü elbette erotik bir içgüdüdür, ama yine de amacına ulaşabilmek adına saldırganlığı kullanmak durumundadır. Benzer bir biçimde, sevgi içgüdüsü bir nesneye yöneltildiğinde, eğer o nesneye şu veya bu şekilde sahip olmayı hedefliyorsa, hâkimiyet içgüdüsünün katkısına ihtiyaç duyar. Bu iki içgüdü sınıfını gerçekten açığa çıktıklarında birbirlerinden ayırmanın zorluğu aslında bizim onları tanımamıza uzun süre engel olmuştur. (1)   

Freud’a göre ölüm dürtüsü canlı organizmayı hedef alıyor ve organik olanı inorganik olana dönüştürmeyi amaçlıyordu. Yaşam dürtüsünün içerdiği kendini koruma gücünün müdahalesi sayesinde, ölüm dürtüsü bir zihinsel işlem aracılığıyla dış dünyaya yöneltiliyor ve böylece organizmanın kendi kendini yok etmesi engelleniyordu.   

Bu noktada ölüm dürtüsünün kendi kendini yok etme durumuna tekabül etmediğini kavramamız gerekiyor. Ölüm dürtüsü, saldırganlığı dış dünyaya yönelterek ve böylece kendini koruma içgüdüsüne katkı koyarak, organizmanın kendi kendini yok etmesini erteliyor. Kendi kendini yok etme dürtüsü kendine karşı çıkıp, şiddetin ve saldırganlığın başkalarına yöneltilmesiyle ortaya çıkıyor. Özne kendini öldürmemek için başkalarını öldürüyor. “Ölüm dürtüsü, özel organların yardımıyla dışarıya doğru, nesnelere yönlendirildiğinde, yok etme dürtüsüne dönüşür. Organizma yabancı bir hayatı yok ederek kendi hayatını korur.” (2)   

Bu senaryo sayesinde burada bir ayırıcı sentez etkisinin olduğunu söyleyebiliriz. Gilles Deleuze tarafından türetilen ayırıcı sentez (disjunctive synthesis) kavramı, bir aygıtın, bizim konumuza göre zihinsel bir aygıtın, iki bileşeninin, aynı şeyin iki, farklı kavranmış unsuru olarak görünmesini sağlayan işlemi tanımlıyor.   

2. Ölüm Dürtüsü Olarak Özne   

Nietzsche’nin hiçlik istenci ve sonsuz dönüş kavramlarının Freud’un daha sonraki çalışmaları üzerindeki etkisi çok güçlüdür. Freud’un metapsikolojiye dönüşü ve akabinde ölüm dürtüsü kavramını yaratmasının temel nedeni, Darwin’e çok şey borçlu olan bilimsel ve ampirik olarak gözlemlenebilen teorilerindeki boşlukları bir şeyle doldurmaya ihtiyaç duymasıdır. Freud ölüm dürtüsü kavramından, bilimsel olmayan doğasından ötürü, rahatsız oluyordu, ama yine de haz ilkesinin ötesine geçebilmesi için yaşam dürtüsüne karşılık ölüm dürtüsünü kavramsallaştırması gerekiyordu. Bir nörobilimci olarak eğitim gören Freud kendi kendisiyle çelişkiye düştüğünün ve hatta ölüm dürtüsünün her şeyin başlangıcı olduğunu, yaşam dürtüsünün yalnızca bir sonuç, ölüm dürtüsüne karşı bir savunma olduğunu göstererek insan zihnine dair önceki çalışmalarında sergilediği tavra karşı çıktığının farkındaydı.   

Uygarlığın Huzursuzluğu adlı eserinde Freud okyanus hissinden, kişisel olarak hiç tecrübe etmediğini kabul ettiği dünyayla bir bütün olabilme duygusundan bahseder. Belki de hayli spekülatif bir kavram olan ölüm dürtüsünü yaratması Freud’un okyanus hissinden yoksun olmasından ötürü açılan bir boşluğu doldurma çabasıydı.  

Yazma, kökenine bakacak olursak, namevcut bir insanın sesiydi; ve ikametgâh, insanın büyük ihtimalle hep hasret kaldığı ve içinde güvende ve huzurlu hissettiği ilk meskenin, anne rahminin yerine geçmekteydi. (3)     

Psikanaliz Üzerine adlı eserinde, Freud dürtülerin duygular ürettiği ve bu yüzden her eylemin kökünde dürtülerin bulunduğu fikrini ortaya attı. Dürtülerin başlangıçta her eylemin temelini oluşturduğu konusunda Freud’la hemfikirim, fakat Freud’un söylediğinin tersine, ben duyguların yalnızca dürtülerin tezahürü olduklarını düşünmüyorum. Böyle olmaktan çok, duygular dış uyarıcıların yoğunluk seviyelerindeki değişikliklere tepki olarak ortaya çıkarlar. Dış uyarıcılar nesnelere karşı duygular yaratırlar ve dürtüye denk gelmek üzere üretilen nesnelerin duygusal niteliği sayesinde dürtüler doyuma ulaşır. Ama bir nesneyi arzulamayı üreten tam da bu denk gelme sürecidir, ki böylece bilinçdışı dürtü “bilinçli” arzuya dönüşür.   

1920 yılında yayımlanan Haz İlkesinin Ötesinde başlıklı makalesinde, Freud dürtü kuramını gözden geçirmiş ve ölüm dürtüsü kavramını ortaya atmıştır. Bu gözden geçirilmiş dürtü kuramında, Freud yaşam dürtüsünün hem cinsel dürtüleri hem de kendini koruma dürtülerini içerdiği yönünde bir kavramsallaştırmaya başvurmuştu. Ölüm dürtüsünü ise bir kendi kendini yok etme dürtüsü olarak tanımlanmıştı. Böylece Freud başlangıçta cinsel dürtülerin sadist unsurlar da içerdiklerine değinmişti. Narsisizm Üzerine (1914) adlı eserinde geliştirdiği ilk dürtü kuramında Freud saldırganlığın yaşam dürtüsüne dahil olduğunu ima ederken, Haz İlkesinin Ötesinde adlı çalışmasında ele aldığı ikinci dürtü kuramında saldırganlık inorganik hale dönmeye yönelik bir istenç olduğundan benliğe karşı yöneltilmekte ve kendi kendini yok etmeye yardımcı olmaktadır. Bu resme göre, eğer adaptasyon hayatta kalmak için zaruriyse, o halde saldırganlık yaşama karşıdır ve ölüm dürtüsünün tezahürüdür.   

Şu anki durum karşısında, Lacan’ın özne kuramı ışığında Freud’un dürtü kuramı için birkaç değişiklik önereceğim. Düşünce beyinin bir ürünü olduğuna göre ve birçok psikanalistin doğrulayacağı üzere metafiziksel olaylar psikosomatik olaylardan oluştuğuna göre, beden (soma) ve akıl (psyche) arasındaki alanı doldurabilecek tek şey bir fantezidir. Bu fantezi (‘Ben’) bu ikisi arasındaki hiçliği temsil eder; onları ayırırken birleştirir. Dürtülerin kaynağı hususunda Freud’un kuramına katılmıyorum. Ama ben de bilinçli arzular ve bilinçdışı dürtüler arasında bir ayrım yapıyorum.   

Lacan’ın bu alandaki katkısı bilinçdışı dürtülerin dış koşullar tarafından şekillendirildiğini ve bilinçli arzulara dönüştürüldüğünü farketmesidir. Ne var ki, benim için Lacan’ın kuramı, Donald Winnicott’un sözleriyle ifade edecek olursak, tıpkı Hobbes’un modern iktidarı tasvir etmek için kullandığı Leviathan metaforu gibi, psikosomatik olayları sosyopolitik bir bağlama yerleştirmeye yarayan salt bir geçişken nesne (transitional object) olarak kalmaktadır.   

Şimdi, ölüm ve ölümün iktidar ile ilişkisi üzerine düşünceleri, dürtüler, dürtülerin kaynakları ve dürtülerin oluşum süreçleri gibi konular için uygun olduğundan Foucault üzerinden Hobbes’a döneceğim.   

3. Boşluk, Dürtüler, Otomatlar   

Hobbes’un Leviathan adlı eserinde söylediği en önemli şey —ki ben bunun hâlâ yeterince geçerli olduğunu düşünüyorum— ölümün mutlak efendi olduğu ve ölüm korkusunun özneleri mevcut toplumsal düzene uyum sağlamaya zorladığıdır. Leviathan bu ölüm korkusuyla beslenir ve zaten Leviathan’ın kendisi insanlara ölüm korkusunu aşılar. Eğer Batılı toplumlarda ölümün hiçlikle ilişkilendirildiğini aklımızda tutarsak, Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu adlı eserinde merkezinde bir hiç/lik barındıran modern iktidar yapısını tasvir etmek için Jeremy Bentham’ın Panoptikon’unu bir metafor olarak kullanmasının nasıl ve neden yeniden önem kazandığı netlik kazanır.   

 

Çevrede, halka şeklinde bir bina; merkezde, bir kule; bu kule halkanın iç kısmına doğru açılan beyaz pencerelerle delinmiş; kuleyi çevreleyen bina her biri binanın genişliğince uzanan hücrelere bölünmüş; hücrelerin iki penceresi var, birisi içeride, kulenin pencerelerine doğru bakıyor; diğeri, dışarıda, hücrenin bir ucundan diğer ucuna ışığın girmesini sağlıyor. Tek yapılması gereken, merkezdeki kuleye bir gözetici yerleştirmek ve her hücreye bir deliyi, bir hastayı, bir suçluyu, bir işçiyi ya da bir öğrenciyi kapatmak. Arkadan gelen ışığın etkisiyle, ışığın tam karşısında durarak, çevrenin hücrelerindeki küçük tutsak gölgeler kuleden rahatlıkla gözlemlenebilir. Bunlar birçok kafes, her birinin içinde yalnızca bir aktörün oynadığı birçok küçük tiyatro gibi, tamamen bireyselleştirilmiş ve sürekli görünür kılınan hücreler. Panoptik mekanizma uzamsal birlikler yaratarak sürekli görmeyi ve anında tanımayı mümkün kılıyor. Kısacası, bu mekanizma zindan ilkesini ya da zindanın üç işlevini —kapatmak, ışıktan yoksun bırakmak, saklamak— tersine çevirir; yalnızca birincisini muhafaza eder ve diğer iki işlevi eler. Tam ışıklandırma ve bir gözeticinin gözü, korumaya yarayan karanlıktan daha iyi zapteder. Görünürlük bir tuzaktır. (4)   

Foucault, doğrudan ona referans vermese de, Hobbes’un canavarı Leviathan’ın bir makineye dönüştüğünü gösterir. Ben bu makinenin de bugün bir dönüşüm sürecini yaşadığını ve ne organik ne de inorganik, ne görünür ne de görünmez olup da hissedilen bir şeyin biçimini almaya başladığını düşünüyorum. Bu, duygusal güç olarak iktidardır. İktidar artık metaforlar aracılığıyla temsil edilemez. Çünkü metafor yalnızca bir fantezi dünyası olarak var olan metafiziksel dünyaya ait bir kavramken, günümüzde iktidar daha önce hiç olmadığı kadar maddi bir varlığa sahiptir ve maddiyatı deneyimin psikosomatik ve sosyopolitik alanlarını birleştirdikçe parçalanmaktadır.   

İktidarın otomatlaşması, yani iktidarın Hobbes tarafından gösterilen organik bir halden Foucault tarafından gösterilen inorganik bir hale dönüşmesi, Foucault, Marksizm ve Tarih adlı eserde Mark Poster tarafından farklı bir şekilde ve farklı bir bağlamda incelenmiş. Poster’in Markizm ile ilişkili olarak Foucault yorumundan etkilenerek ve söylem ile iktidar arasındaki ilişki bağlamında, ben, farklı bir şekilde ve farklı amaçlarla, Foucault’nun Panoptikon kavramsallaştırmasının, teknolojideki son gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda, günümüzde iktidarın işleyişlerini anlamada faydalı fakat yetersiz olduğunu iddia ediyorum.   

Bu yeni durumda özneler Panoptikon tarafından tutsak edildiklerini biliyorlar, fakat Süperpanoptikon içerisinde serbestçe süzülüyormuş gibi yapıyorlar. Bunun sebebi ise Panoptikona daha derinden tutsak edilmeleridir; orada kendilerini parçalanmış bulmaları; kendilerini korkunç bir biçimde odalarının, hücrelerinin daha önce hiç keşfedilmemiş köşelerine itilmiş durumda bulup kendilerini kaybetmeleri.   

Foucault’nun biyo-iktidar kavramının yeni formülasyonu olarak Süperpanoptik söylem Eros ve Thanatos’un rollerini değiştirir; yaşam ve ölüm dürtülerine dair anlayışlarımızı ve yanlış anlamalarımızı suistimal eder; ve iç çatışmalarımızı yönlendirip bizi hasımlara dönüştürür. Bunu, yaşam ve ölüm, organik ve inorganik arasındaki zaruri sınırı silip hayali bir birlik hissi yaratmanın koşullarını olanaklı kılarak; yaşam biçimlerinin sürekli dönüşümünün ve çoğalmasının aynı anda gerçekleşmesi için birbirlerinden ayrı ve/ama birbirlerine bitişik kalmak zorunda olan cümle öznesi (sözcelenen) ve sözceleme öznesini birleştirerek yapar.   

Şimdi maddi üretim ve metafiziksel üretim arasındaki çatışmayı ele almanın pratik bir yolunu kuramsallaştırma yolunda bir adım atacağım. Dolayısıyla bu noktadan itibaren, bu çatışmanın nasıl ortaya çıktığını ve nasıl husumete dönüştüğünü göstermeye çalışacağım.   

Yeni Dünya üzerindeki organsız bedenin damarlarının içerisinde işleyip de dışlamaya çalıştığı eski Dünyanın bedensiz organını üreten bir yansıtma (projeksiyon)- içyansıtım (introjeksiyon) mekanizması bu sağlıksız çatışmanın iki kutbunu üretiyor. Biri toplumsal diğeri metafiziksel olup da birbirlerine karşıt olan bu iki kutup ne kendilerini ne de karşıtlarını besliyorlar, ama bir olumsuzluk olarak ötekiliğin üretilmesine katkıda bulunmaktan geri kalmıyorlar, ve böylece birbirlerine karşıt olarak konumlanıp her ikisinin de parçalanışına sebep olacak korkunç tuzağın kurulmasında önemli bir rol oynuyorlar. Her ikisini de yok eden husumet dolu bir sürecin tutsağı haline geliyorlar. Birinin diğeri olmaksızın hayatta kalabilmesi olanaksız olmasına rağmen, birbirlerini yemeyi tercih ediyorlar. Toplumsal üretim ötekinin dışlanmasını üretirken, metafiziksel üretim ötekinin hayali bir imgesini üretiyor. Ne zaman bu iki üretim tarzı beraber işlese, hayali olmayan ve husumet gerektirmeyen bir varoluş biçiminin imkansızlığının koşullarını yaratıyorlar.   

Şunu eklememiz gerekir; sorun yansıtma-içyansıtım mekanizmasının kendisinde olsa da, biz dertlerimize devayı dışarıda arıyoruz. Bütün kötü niteliklerimizi ötekilerine yansıtıyoruz ve bu şekilde onları bize karşı olumsuz olmakla suçluyoruz. Sonuçta, ötekinin olumsuzluğunu, ya da olumsuzluk olarak ötekiliği yaratıyoruz. İçimizdeki ve dışımızdaki olumsuz hep biz tarafından yaratılıyor, çünkü dışa yansıttığımızı içe, içe yansıttığımızı da dışa yansıtıyoruz.  

  • (via hellomisha)  

  • (via hellomisha)   

    (via hellomisha)   

  • (via hellomisha) 

  • (via hellomisha) 

    (via hellomisha) 

  • 4. Özne ve İktidar  

    Özne ve iktidar arasındaki ilişki, Nietzsche, Marx ve Freud’dan beri Avrupa düşünce tarihinin yönünü belirleyen bir tema olarak çok önemli bir rol oynadı. Hem Horkheimer ve Adorno gibi Frankfurt Okulu düşünürleri, hem de Deleuze ve Foucault gibi post-yapısalcı düşünürler bu meseleyi farklı biçimlerde çalışmalarına konu ettiler. Bu tezin başlangıcından önce Adorno’nun Negatif Diyalektik ve Marcuse’nin Akıl ve Devrim adlı eserlerinden oldukça etkilenmeme rağmen, daha sonraları Deleuze ve Foucault’ya dönüp erken Frankfurt Okulu’nun bazı kısıtlayıcı etkilerini azaltacak araçlar buldum. Birçoğunun, örneğin Habermas’ın, düşündüğünün aksine, post-yapısalcılığın ve eleştirel teorinin birbirlerine sunabilecekleri ve özelde hâkim düzenin ve genelde nihilizmlerin pratik eleştirisi için kullanılabilecek birçok şey olduğunu düşünüyorum.   

    Her iki gruptan da almak istediğimi aldıktan sonra, hem post-yapısalcılık ve eleştirel teori, hem de teori ve pratik arasındaki ilişkiyi incelemek adına her grubu diğerinin bağlamına asimetrik olarak yerleştirdim. Bu iki düşünce tarzını birbirlerinin üzerine yansıttım. Amacım, günümüzün gerektirdikleri uyarınca eyleme dönüştürülmesi mümkün olan bir dünyaya pratik olarak bakma yolunu kuramsallaştırmaktı. Pratik Kleincı aynaları kullandım, ve gördüklerim çok tuhaftı ve hâlâ öyle. Thomas Hobbes’u ve Michel Foucault’yu bir hücre içerisinde kendi kuyruğunu ısıran yılan şeklinde buldum. Marcuse ise hücrenin dışında kendinden emin bir biçimde Reich’ın ve onun orgazm kuramının korumacı elinin altındaki bir gardiyan melek gibi durmaktaydı. İçsel tiyatromun sahnesinde zamanla şekil alan bu imgenin ortaya çıkması üzerine, sonunda çalışmamın yönünü ve amacını belirleyebildim.   

    Bu tezin hareket noktası, on sekizinci yüzyılda Aydınlanma ile birlikte ortaya çıkan iktidar üzerine geliştirilen modern söylemdir. Metafiziğe ve Hristiyan dogmatizmine bir yanıt olarak Aydınlanma kendini yalnızca evrensel akıl tarafından yönetilen bir düşünce sistemi olarak sunuyordu. Aydınlanmanın Diyalektiği adlı eserlerinde Horkheimer ve Adorno, Marx’ı ve Freud’u, ve kendilerini bu gelenek içerisine yerleştiriyorlardı. Ben Foucault’yu da aynı Aydınlanma geleneğinin içinde görüyorum.   

    Michel Foucault’nun Panoptikon yorumu ve Thomas Hobbes’un Leviathan’ı bu noktada çok anlamlı bir birliktelik içerisine giriyorlar, çünkü her ikisi de metaforlar aracılığıyla açıkladıkları modern iktidar yapısının ideal modelinin itici gücünü akıl (psyche) ve beden (soma), akıl (reason) ve akıl-dışı (non-reason), yaşam dürtüsü ve ölüm dürtüsü arasındaki çatışmanın sömürülmesinden elde ettiğini söylüyorlar.   

    Bu iktidar yapısı hâlâ baskın olmakla birlikte, aynı zamanda görünürlüğünü azaltırken hâkimiyetini artırıyor. Bunu, aslında haz ilkesi tarafından yönetilen özneleri gerçeklik ilkesiyle yönetildiklerine inandırarak yapıyor. Bu durum öznenin sağlık anlayışında bir değişime sebep oluyor. Buna ileride değineceğim. Öncesinde öznenin sağlık anlayışındaki değişimle yakından ilgili bir başka şeye değinmem gerekiyor.   

    Aydınlanma, Büyük Öteki’nin otoritesinin dünyevileşmesini ve İncil’in mutlak otoritesinin yerine araçsal aklın inşa edilmesini niteliyor. Bu bakımdan Aydınlanma efendiler ve köleler arasındaki basit bir rol değişikliğiymiş gibi görünüyor; metafiziksel dünyanın temsilinin içerdiği sorun aynı kalıyor. Örneğin, Walter Benjamin öznenin içerisinde bir Leviathan yaratan panoptik mekanizmanın kurduğu bu tuzağa karşı bizleri uyarıyor. Mekanik Yeniden Üretim Çağında Sanat Eseri adlı makalesinde Benjamin sinemanın yanlış ellere düştüğü takdirde faşist bir propaganda makinesine dönüşebileceğini iddia ediyor. Benjamin hem politikanın estetikleştirilmesine hem de estetiğin politikleştirilmesine karşı çıkıyor. Benjamin’in makalesinde gözden kaçan nokta ise sistemin yapısının içerdiği sorunun ta kendisi olan akıl-dışının temsili ve metafiziksel kavranışlarının ideolojisidir.   

    Burada Herbert Marcuse ile hangi noktada farklılaştığımı söylemem gerek. Marcuse modern batı kapitalist toplumlarının hasta olduğunu düşünüyordu. Kendisini hasta toplumun dışındaki sağlıklı özne olarak gördü ve amacını hasta toplumun iyileştirilmesi olarak belirledi. Marcuse’nin bir terapi olarak siyasal felsefesi günümüzün gittikçe karmaşıklaşan sorunlarını anlamak için artık yeterli değil. Çünkü artık iktidar baskıcı/ezici olmaktan daha fazlası olmuş durumda.   

    5. Günümüzün Hapsedilmiş Yaratıcıları   

    Eğer günümüz elektronik müziğinin durumuna bakacak olursak görürüz ki yaratılan üç boyutlu sesler o denli temsili değillerdir ki sanki odada tuhaf organik sesler çıkaran ve başka bir boyuttan gelen bir organizma vardır. Elektronik müziğin önemine birazdan değineceğim, fakat öncelikle Herbert Marcuse’nin kapitalizmin hayatta kalabilmek için nasıl da karşı-öznelerin ölümüyle ve öznenin içerisinde dış etkilerce kurulan bir yaşam dürtüsüyle yönetilen baskın tüketici öznenin yaşamıyla beslendiği kuramına yeniden değinmemiz gerekiyor.   

    Özetleyecek olursak, Marcuse’nin Tek-Boyutlu İnsan adlı eserinde geliştirdiği kuramı, bütün karşı-kültür ürünlerini soğurup kendi unsurlarına dönüştüren, iki boyutlu olanı tek boyuta indirgeyen, ve böylece direniş güçlerini direnileni güçlendirme yoluna sevk eden bir tek boyutlu piyasa toplumu hakkındaydı. Marcuse’nin sorunu karşı-kültürel üretimin iki-boyutlu alanının dağılması ve tek-boyutlu ilişkilerin tahakkümü altında olmasıydı. Marcuse, mitolojik betimlemenin hem hâkim toplumsal gerçekliğin daha iyi anlaşılması hem de karşı-toplumsal gerçekliğin yaratılması, dolayısıyla var olan toplumsal gerçekliğin eleştirilmesi için kullanılmasını öneriyordu. Marcuse’nin söyledikleri bir bakıma hâlâ geçerliliğini koruyor, fakat bu kuramı kullanabilmek için onu günümüz durumunun getirdiklerine uyarlamamız gerekiyor. Bu yüzden ben Marcuse’nin kuramının ilgisiz olan kısımlarını yok sayıp benim incelemem için gerekli olan kısımlarını bulmaya çalışacağım. Günümüz Süperpanoptik toplumlarının sorunlarını anlayıp çözmek için Marcuse’nin kuramının yetersiz olduğu doğrudur. Yine de bu kuram günümüz psikosomatik ve sosyopolitik ilerlemesinin hizmetindeki gelişmeleri kavrayabilmek için olumlu bir potansiyel sunuyor.   

    Bugün Madonna’nın son albümü Confessions on the Dance Floor bile Londra’daki bir DJ’in odasında üretildi. Elektronik dans müzik ürünleri çoğunlukla insanların yatak odalarındaki kişisel bilgisayarlara yüklenen ve özellikle elektronik müzik yapmak için üretilen programlar tarafından üretiliyor. Elektronik dans müziğinin aygıtlarındaki bu son değişiklik elbette bugünün dijital ses makinelerinin sunduğu muazzam olanaklardan kaynaklanıyor. Bu makinelerin maddi bir varlığı yok; çünkü bilgisayarlara dijital veri şeklinde yükleniyorlar. Klavyedeki birkaç tuşa basarak bilgisayara bir stüdyo yüklemek bile mümkün. Bu bağlamda, müzik yapmak müzik yapmanın kurallarına dair bilgiye sahip olmak yerine üretim araçlarının teknik bilgisine sahip olmayı gerektiriyor. Söz konusu elektronik müzik olduğunda, sesler hâlihazırda bilgisayara yüklenmiş bulunuyor; bir müzik yapımcısı olmak için yapılması gereken tek şey, bu sesleri bir araya getirmek, onları düzensiz ama olumlu bir biçimde üst üste getirip yeni ve farklı bir şeyler üretmek.   

    Eğer Beethoven’in müzik yapmak için müziği önce orkestradan dinlemesi, müziği tamamıyla şekillendikten/yapıldıktan sonra bestelemesi gerektiğini hayal edersek, elektronik müziğin üretim sürecinde yapımcının ne denli paradoksal bir durumla karşı karşıya olduğunu anlayabiliriz. Bu durumun tuhaflığını anlamak için Beethoven’in kendi müziğinin notalarını, orkestranın çaldıklarını dinlediği sırada yazdığını farz etmemiz, yani Beethoven’in yaptığının tam tersini hayal etmemiz gerekiyor. Elektronik müzik yapımcısının aksine, Beethoven müziğini aklındaki içsel orkestra çaldıkça yapıyordu; maddi gerçeklikteki bir orkestra çaldıkça değil. Elektronik müziğin durumunda, o içsel orkestra artık yaratıcının aklında değil, bilgisayarda bulunuyor.   

    Bu alandaki bazı oldukça yaratıcı ve deneysel akıllar kendi bedenlerinin ya da başka hayvanların bedenlerinin içinden gelen sesleri kaydedip, bilgisayara yükleyip, sentezleyici ve efekt ünitelerinin yardımıyla bu sesleri müziklerinde kullanacakları birtakım ritimlere ve melodilere dönüştürüyorlar. Örneğin, kalp atışı bazı elektronik müzik çalışmalarında hem bateri hem de bas gitar yerine kullanılabiliyor. Bilgisayarın yardımıyla kalp atışının sesini silmek, yankılamak, geciktirmek, derinleştirmek, koyulaştırmak, hafifletmek, yavaşlatmak, hızlandırmak mümkün olabiliyor. Ve böylece uygun bir yapım sürecinden sonra ne tamamen organik ne de tamamen inorganik olan sesler ortaya çıkıyor. Bu ürünler hem internet üzerinden dijital olarak alınıp satılıyorlar, hem de benzer başka ürünlerle mübadele ediliyorlar.   

    Bu ürünlerin duygusal nitelikleri oldukça fazla. Beş en gelişmiş elektronik müzik türünün, yani Tekno, House, Elektro, Trans ve Breakbeat türlerinin üreticileri beden ve akıl arasındaki eşiğin sahipleri olduklarını ve inşa ettikleri ses duvarlarıyla bedeni ve aklı birbirlerinden ayrı ama birbirlerine bitişik olarak muhafaza ettiklerini iddia ediyorlar.   

    Bu dönemde tanıklık ettiğimiz Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sının Kudurmuş Yeni Dünya’ya dönüşmesidir. Öyle bir dünya ki beden ve akıl, fantezi ve gerçeklik, doğa ve kültür, organik ve inorganik, hayat ve ölüm arasındaki o en bilindik sözde sınırların bulanıklaşmasından da öte, tamamen gözden kaybolması söz konusu. Ne var ki, aynı zamanda, bu sınırlar bir yeniden belirme sürecindeler.   

    Elektronik müzikteki son gelişmeler bize inorganik olanın nasıl da, en azından ses olarak, organikten daha organik olabileceğini örnekliyor. Ses üreten makinelerin hızla gelişmesiyle birlikte artık öyle sesler üretiliyor ki dinlediğinizde tuhaf bir şekilde tanıdık olan bir âlemden gelen canlı bir organizma varmış gibi hissediyor, hatta daha da kötüsü, bu seslerin kendi aklınızdan ve bedeninizden çıktığını düşünüyorsunuz. Bu tarz bir müziği dinlemek, zihinsel olan ile bedensel olan arasındaki net ayrımı anlamsız kılıyor. Özellikle CD’ler ve DVD’lerin sunduğu üç boyutlu ortamlar sayesinde sesi kitlelere orijinal, canlı kayıtlardan daha gerçek bir biçimde sunmak mümkün oluyor.   

    Birçok insanın sandığı gibi bu tür müziğin çok az dinleyiciyle buluştuğunu düşünmek yanlış olacaktır. Aksine, reklam yapımcılığı sektöründe bu tür müziğin hem dinleyicileri hem de üreticileri hâkim pozisyonlar elde etmeye başladıklarından ötürü, elektronik müzik, özelikle de underground minimalist tekno-elektro müzik, radyo ve TV’lerde gördüğümüz ürünlerin reklamlarının arka planında git gide daha fazla kullanılmaya başlıyor. Zihinsel ve bedensel ya da organik ve inorganik arasındaki ayrımın silinmesiyle birlikte, minimalist elektronik müziğin günümüz yoğun ve telaşlı yaşam biçimlerinin reklamlarında kullanılması, neredeyse tamamen küreselleşen kapitalizmin etkilediği ve etkilendiği çağımızın nihilist kültürüne özel yaşam/ölüm dürtülerinin sömürülmesine iyi bir örnek teşkil ediyor. Televizyondaki LG U880 ultra-ince cep telefonu reklamı yaşam/ölüm dürtülerinin sömürüsünün nasıl gerçekleştiğini çok sert bir biçimde ortaya koyuyor. Reklamda telefon içerisinde atan bir kalp gösteriliyor. Ya da, kalp etrafını çevreleyen şeffaf bir telefon varmış gibi gösteriliyor. Arka planda ne organik ne de inorganik olup da aynı anda organik ve inorganik olan minimalist tekno müzik var. Telefonun içinde atan kalp derin ve koyu bas sesini yaratıyor ve buna telefon içinden gelen aşırı derecede elektronik ama yine de organik sesler eşlik ediyor. Sanki de insanın kendi kalbi telefonun içinde atıyor; telefon sen oluyorsun, dolayısıyla telefon senin oluyor… Telefonun şeffaflığının, telefonu kaplayan damarlardan ötürü, ete benzer olduğunu aklımızda tutarsak, yaratılan kapsamlı etki çıplak kemiklerine indirgenen ultra minimalist yaşama dair oluyor. Halbuki aslında LG U880 cep telefonu ultra minimalist bir tavrın tamamen karşıtı olan bir ürün. Mesaj bu cep telefonunun sizi hayata bağladığı yönünde. Halbuki gerçekte ürün sizi hayatın kendisinden uzaklaştırıyor. Reklamın son sözleri “Hayat İyidir” benim bu reklama yönelttiğim eleştiriyi, inorganik bir nesne olan bu olağanüstü ses-imgenin canlı bir organizma kılığında görünmesine dair eleştirimi doğrular nitelikte. Burada, inorganik olan organik olanın yerini alırken ve yaşamın ortasında bulunan ölümün gerçekliği dışlanırken, yaşam/ölüm dürtülerinin sömürüldüğü ve baskı altında tutulduğu aşikârdır.   

    İçinde bulunduğum bu duruma bakacak olursak, Benjamin’in ve Marcuse’nin kuramları, tam da bu rollerin değişmesi politikasını geride bırakmak gerektiğinin farkına varmadıkları ölçüde, yetersiz kalıyorlar, çünkü Panoptikon ve Leviathan aynı anda hem öznenin içinde hem de öznenin dışında bulunuyorlar ve rollerin değişmesi bu tehlikeli zamanlarda hiçbir anlam ifade etmiyor.   

    Süperpanoptik toplumların gelişmiş yansıtma-içyansıtım mekanizmalarının açığa çıkardığı sorunların çözümü için, birçok düşünürün iddia ettiği gibi özellikle cevapsız bıraktıkları yanlış ve doğru sorular bakımından post-yapısalcılık ve eleştirel teorinin birbirlerini dışlamadıklarını göstermeye çalışıyorum. Eğer Adorno ve Foucault’nun çalışmalarına bakacak olursak, düşüncelerinin büyük bir kısmının teori ve pratiği nasıl uzlaştıracakları sorusu üzerine odaklandığını görürüz. Tıpkı teori ve pratik gibi, post-yapısalcılık ve eleştirel teori de her zaman hâlihazırda uzlaşmıştırlar, çünkü her ikisi de Nietzsche’den, Marx’tan ve Freud’dan gelmektedir. Her zaman hâlihazırda uzlaşmış olabilirler, fakat bu uzlaşmayı gerçekleştirmenin tek yolu ortak hedeflerini gerçekleştirmekten geçmektedir; teoriyi olağan yaşamın hizmetine sunmak, varoluşun koşullarını geliştirmek, ve özgürlüğü yaşamak.   

    Kulağa nahoş gelme ihtimali olsa da, yeni olan ancak ve ancak bazı insanların hain olup kendi varoluş tarzlarının temellerini sarsmalarıyla, ya da en azından ışığın herkesin üzerinde parlayabileceği ya da ölümün kendini gösterebileceği alanlar açmaya çalışmalarıyla ortaya çıkabilir. Birileri başkalarını gücendirme riskini almak zorundadırlar, çünkü her durum kendi ifadesine ihtiyaç duyar ve her sorun kendi içinde çözümünün en azından yarısını barındırır. Bütün mesele teoriyi ve pratiği birbirlerinin hizmetine sunmaktır. Kendi zamanının gerçeğine uymayan teori bir hiçtir. Önemli olan, olağan bir yaşamın banal kazalarıyla uğraşmanın pratik yollarını kuramsallaştırmaktır. Sanırım, bu söylediğim hem Foucault’nun hem de Adorno’nun hemfikir olabileceği bazı noktalardan biridir.   

    6. Nietzscheci Özne   

    Son olarak hastalığa yol açan kötü vicdan kavramını yaratan Nietzsche’ye dönüyorum. Bu kötü vicdan yol açtığı hastalık tarafından besleniyor ve memnuniyetsiz adamı (man of ressentiment) yaratıyor. Nietzsche’nin memnuniyetsizlik dediği, Klein’ın haset dediğine denk geliyor. Haset/memnuniyetsizlik ile hiçlik istenci/yaşam-ölüm dürtüleri arasındaki bağıntıyı daha iyi görebilmek için, başlangıçtan, yaşamın ilk yılından başlayacağım.   

    Özne için herşeyin yeni olduğu bir dünyada, hiçbir şey sembolik değildir. Özne sembolik düzenin içine doğar, ama yine de kendi doğduğu sembolik düzenden tamamen farklı olan başka sembolik düzenler de vardır. Özne, tıpkı bir göçebe gibi, bir sembolik düzenden diğerine geçer. Bu geçiş o kadar anidir ki adeta tanınmaz ve tespit edilemez bir durumdur. Yeni sembolik düzeninde özne herşeyi ilk kez tecrübe eder; tıpkı ilk yılını yaşayan çocuk gibi. Çocuk dış gerçeklik ve iç gerçeklik arasında arabuluculuk yapar. Henüz hiçbir şey iyi ya da kötü değildir. İç dünya dalgalanan betimleme parçaları olan kısmi nesnelerden, bir sefalet kütlesinden oluşur. Çocuk, eylemleri aracılığıyla hem sembolik düzeni çökertir, hem bir gerçeklik üretir. Çocuğun henüz nasıl soracağını bilmediği birçok soru vardır. Melanie Klein’a göre bu, çocuğun iyi nesneler ve kötü nesneler arasında ayrım yapmayı öğrenmesini sağlayan paranoyak-şizoid pozisyondur. Paranoyak-şizoid pozisyonun ardından manik-depresif pozisyon gelir; bu çocuğun mutsuz bilinç olduğu dönemdir, çünkü annenin memesinin hem iyi hem de kötü olabileceğini öğrenir. Lacan’ın ayna-evresi —Hayali tanımlamalar dönemi— çocuğun çevresindeki nesnelere göre davranmayı öğrenmesine yarayan birtakım Narsisist yanılsamadan ve hayali tanımlamalardan oluşan Klein’ın manik-depresif pozisyonunun bir versiyonudur.   

    Nietzscheci özne her zaman çevrededir ve sürekli olarak onu çevreleyen nesnelerle temas halindedir. Aslında yalnızca temas halinde değildir, çünkü kendisi bu nesneler tarafından tanımlanmaktadır. Bu özne tükettiği üzerinden üretilir. Özne bir şeyler satın alır ve sonra o şeyler öznenin kimliksiz kimliğini belirler. Özne tükettiği şey olur, içe yansıttığı şeyi yansıtır. Şiddet, yıkım ve ölüm, ya da Kerouac’ın diyebileceği gibi “her yönde delilik” dolu bir dünyada, özne toplum içerisindeki kötülüğün yansıtıcısından başka bir şey olmaz. Günümüz Nietzscheci öznesinin bu paradoksal doğası bir oluşum süreci sırasında benliğin kendi içerisinde bir ötekiye dönüşmesinin sonucudur. Günümüzün benliği hem kendi içindeki ötekiler için bir hapishane olmuştur, hem de dışarısıyla ilişkisi olmayan, dış dünyada ötekilerin benliklerinin yaşadığının farkına varmayan, başkalarına ihtiyaç duymayan bir tek hücreli organizmaya dönüşmüştür.   

    Bir öznenin kendisini çevreleyen nesnelerle olan ilişkisi bize öznenin ölümle olan ilişkisine dair bir şeyler gösterir. Kullanım değerinin mübadele değeriyle olan karşıtlığının büyük öneme sahip olduğu bir dünyada, özne nesnelerin ve ölümün doğasını daha derinden kavrar. Ama bugün kullanım değerinin kendisi mübadele değeri tarafından belirlenmektedir. Bugünün dünyası, hiçbir şeyin bir başka şeyin yerini alamadığı bir dünyanın nerdeyse tam tersi bir dünyadır.   

    Mübadele değeri üzerine inşa edilen toplumlarda özne ve nesne arasındaki ilişki paranoyak-şizoid pozisyona hapsolmuştur. Özne ile nesne arasında aslında olması gereken bir boşluk kalmaz. Herşey bir başka şeyin yerine geçebilir ve her şey mübadele edilebilir. Küresel kapitalizmin ilerlemesiyle öznenin kendisi bir nesneye dönüşür. Özne ötekinin arzusu ve tüketimi için bir nesneymiş gibi davranmaya başlar. Özne kendi kendisinin yerine geçer, kendi kendisini mübadele eder. Küresel kapitalizmle birlikte özne kendini bir makine gibi hissetmeye başlar; aslında esasen organikken kendi içinde inorganik olur. Bir başka deyişle, organlar organ değilmişler gibi işlemeye başlarlar, her türlü organiklik inorganiklikle, yaşam ölümle yer değişir, ve böyle bir tür toplumda herkes her zaman hâlihazırda ölüdür.   

    Küresel kapitalizm gerçekten de herkesi birbiriyle olan ilişkisinde eşitlemiş gibi görünmektedir. Herkes eşit tüketme hakkına sahiptir ama herkes hiçbir şekilde bunu yapabilecek araçlara sahip değildir. Öznenin basit bir tüketici olarak bu durumu özneyi bir tüketim öznesi olarak nesneleştirir. Özne (doğal olarak) tüketen-boşaltan bir makineye, ya da (kültürel olarak) bir içeyansıtma-dışayansıtma mekanizmasına indirgenir. Bu herkesin değiştirilebilir olduğunu gösterir; herkes birbirinin rolünü oynayabilir. Bir başka deyişle, fark edilmeyen bir hiç kimse olmak yerine, değiştirilebilir ve harcanabilir bir şey olmayı tercih ederler. Ve bu “kendini bir hiç yerine bir şey hissetme” durumu, bu “hiçlik olarak benlik” hissi, güvende olmak ve her şeyi bilmek için mücadele etmekten vazgeçilmesiyle birlikte gelir. Özne benliğinin bir hiçliğe indirgenmesini bir kazanç olarak görmeye başlar. Halbuki bu özne ve nesneye dair olması gereken tüm farklılığın kaybedilmesidir. Özne sıradan bir sembolik kişi olmak ister. Küresel kapitalizmin ilerlemesiyle sürü-içgüdüsü her özneyi kuşatır ve bu sürü-içgüdüsü yaşam dürtüsünün ölüme karşı mücadeleden ibaret bir yaşama indirgenerek sömürülmesinin sonucundan başka bir şey değildir. Özne artık farklı olma yükünü taşımak zorunda değildir. Bu şekilde bu zamanda küresel kapitalizmin hem öznenin kendisini unutmasını mümkün kılan koşulları, hem de benliğin hatırlanmasını imkansız kılan koşulları yarattığını, bir karşı-bilgi olarak benliğin bilgisizliğini (non-knowledge) ürettiğini söyleyebiliriz.   

    Nietzsche’nin Ecce Homo adlı otobiyografik kitabı onun önceki kitaplarının bir etkisi, bir belirtisi, Avrupa’nın birçok kısmında, ama özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Britanya’da onun külliyatının içindeki öteki olduğuna göre, bu kitap “sağlıklı yaşamın” en baskın biçiminin bir reçetesi olarak düşünülmelidir. Geçmişe dair içerdeki ötekinin bugünün benliği olduğunu, aklın içindeki akıl-dışının aklın kendisine dönüştüğünü söylemek kulağa hakaret gibi gelebilir, ama yine de sorular geçerliliklerini hâlâ korumaktadır:   

    1. Nietzsche’nin birçok yenilgiye sebep olmuş ve olmaya devam eden yenilgisinden ne öğrenebiliriz?  

    2. Ben ve öteki arasında husumete dayanmayan ve hayali olmayan bir ilişkiyi mümkün kılabilecek koşullar nelerdir ve bu koşullar nasıl sağlanabilir?   

    © Cengiz Erdem, Life and Death in a Raving New World, 2007.  

    Çeviren: Mehmet Ratip.  

    (EMAA Dergisi, Kasım-Aralık, 2008)  

    Resim: Leonardo Da Vinci   

    Notlar:  

    (1) Sigmund Freud, Civilization, Society, and Religion [Uygarlık, Toplum, ve Din], çev. Angela Richards (London: Pelican, 1985)   

    (2) Freud, 357   

    (3) Sigmund Freud, Civilization and Its Discontents [Uygarlığın Huzursuzluğu], çev. James Strachey (London: Penguin, 1985), 279  

    (4)Michel Foucault, Discipline and Punish [Hapishanenin Doğuşu], çev. Alan Sheridan (New York: Pantheon Books, 1977), 200  

     

     

     
    Hayatımın bu karanlık dönemi elbet bir gün sona erecekti. O vakte kadar yapmam gerekense kendimi bir ölümsüz olarak tahayyül etmek suretiyle ölüm, ölmek düşüncesini hayata geçirmeyi olasılıklar dışına hapsetmekti. Ne de olsa şimdiye kadar hiçbir ölümsüzün öldüğü, ölebildiği görülmemişti. Eğer bir ölümsüz ölebilecek olsaydı kendisine ölümsüz denemezdi herhalde. Herneyse, içinde bulunduğum günlerin karanlık oluşunun birden çok sebebi vardı aslında. Ama benim gözümde büyüttüğüm, adeta işte bir saplantı haline getirdiğim sebep tekti. Hayatımın içinde bulunduğum zaman dilimi içerisinde karanlık diye tabir edilebilmesini mümkün, hatta gerekli kılacak o kadar çok sebep varken benim her şeyi tek bir sebebe indirgeyip söz konusu sebebi olduğundan ve hatta belki de olabileceğinden çok daha büyük görmemin ve göstermemin sebebi ise elebette ki öteki sebeplerden, yani işte belki de asıl sebeplerden kaçmak arzusunu taşıyor oluşumdu. Tabii bunu ancak şimdi anlayabiliyorum, iş işten geçtikten sonra yani.
    Herkesin anılarını yazmayı alışkanlık haline getirdiği, insanların anılarının paylaşılmaya değecek kadar önemli olduğunu düşünmekte tereddüt etmediği, ve hatta bununla da kalmayıp anılarını yazıp basmayı marifet bellediği bir dönemden geçmekte olduğumuzu göz önünde bulundurarak ben de modaya uydum ve şu anda okumakta olduğunuz bu kitabı yazmaya koyuldum. Ama benim ötekilerden farkım yazmakta olduklarımın geçmişte yaşadıklarımdan ibaret olmaktan ziyade, geçmişte yaşadıklarımın şimdim ve olası geleceğim üzerindeki etkilerini konu alması. Yani hayli spekülatif bir denemeyle karşı karşıyayız burada. Bu gerekli teferruatı da paylaştığımıza göre herhalde artık işin özüne inebilir ve konudan uzaklaşmak pahasına neden insanların büyük bir kısmının kendilerinden üstün olduğunu bildikleri diğer insanların kuyusunu kazmaya meyilli oldukları üzerine bir miktar ahkâm kesebiliriz. İstisnaların kaideyi bozmaya muktedir olduğunu da akılda tutarak bu konuda şunu söyleyebiliriz ki, aşağılık kompleksi sosyal hayata üstünlük kompleksi şeklinde yansıyan patolojik bir ruhsal durumdur. Ruh doktorları kendilerinin de aynı sorundan muzdarip olduklarını bildikleri için olsa gerek, bu konu üzerinde düşünmeyi ısrarla reddetmektedir. Dolayısıyla da her vesileyle kuyusu kazılan bir aşağılık kompleksi mağduru olarak ben şahsen bu konuya bizzat eğilmekte fayda gördüm. Kitap süresince bir ölümsüz olarak ölümlülerin dünyasına tıpkı bir kuş misâli bakabilmeyi gerektiren birtakım spekülasyonlar yapacağımı ise şimdiden belirteyim. Belirteyim ki okuyucunun bu kitapta karşılaşması kuvvetle muhtemel akıldışı düşüncelerin birer dayanağı olsun.
    Ölümsüz olduğumu anlamam aşağılık kompleksimi aşma çabalarımın bir ürünüdür denebilir aslında, ki nitekim işte denmiştir de zaten. Ama hemen altını çizeyim, benim ölümsüzlüğüm Romantikler’in ölümsüzlük anlayışından tamamen farklı. Şöyle; ben yaşamın sonsuzlukla çevrelendiği inancına sahip olmaktan ziyade sonsuzluğun yaşam denilen ölüm süreci tarafından çevrelendiği kannatindeyim. Konuya açıklık getirecek olursam ise diyebilirim ki benim için her insan kendi içinde sonsuz yaşam olanakları barındırmakla beraber, sosyal hayat dediğimiz hapishane bu olanakların önüne set çekip insanı düşünüp yapabilecekleri son derece kısıtlı bir varlığa dönüştürür. Yani toplum denilen yığın, insan denilen varlığa akıldan yoksun bir hayvan muamelesi yaparak onu ölümlü bir mahlûğa dönüşütür. Doğrusunu söylemek gerekirse bu kanıya varmak son derece zor oldu benim için. Çünkü 21. Yüzyıl’da yaşayan bir insanın çıkıp da ben ölümsüzüm diyebilmesi için aklını yitirmiş olması gerekirdi, ki nitekim ben de ancak aklımı yitirdikten sonra buldum kendimde bir ölümsüz olduğumu dile getirebilecek cesareti. Lâkin hemen belirteyim, benim yitirdiğim akıl bir ölümlünün aklıydı. Yani bir ölümsüzün aklıyla bakıldığında insanlığın sağ duyusu diye nitelendirebileceğimiz illetin mağduru olan bir mahlûkatın aklından başka bir akıl değildi benim yitirdiğim akıl, ki insan aklının nelere kadir olduğunu bilen okuyucularımın takdir edeceği üzere öyle bir aklın muhafazasından ziyade yitirilmesinde fayda vardır. Nitekim söz konusu akıl yitirilmiş ve bu yitirişin faydaları da çok geçmeden görülmüştür tarafımdan. İşte mevcut sosyal yapının perspektifinden bakılınca akıldan yoksun bir ölümlü olarak görülen, ama aslında toplumdışı bir ölümsüz olarak sürdüğüm yaşam, tüm engelleme girişimlerine rağmen böyle, yani bu yitirişle başladı.
    Mevcut düzen tarafından tahakküm altında tutulan insan hayatı o kadar çok olasılık barındırmaktadır ki bünyesinde, bu olasılıklar gayet rahatlıkla sonsuz olarak nitelendirilebilir. Sonsuzluk kavramı ise ezelden beridir düşünürlerin aklını kurcalamış bir sorundur. Pek çok düşünür sonsuzluk kavramını düşünülemez olarak nitelendirmiş ve tıpkı aşağılık kompleksiyle üstünlük kompleksi arasındaki derin ve karmaşık ilişki üzerine düşünmeyi kişisel sebeplerden ötürü bir tarafa bırakan psikanalistler gibi söz konusu düşünürler söz konusu kavramı hapsolduğu çağdışı düşüncelerden kurtarıp yeniden ele almak ve yeni bir anlamla donatmak yerine, doğrudan düşünmek eyleminin kendisini bir tarafa bırakmıştır. Belli ki sonsuzlukla karşı karşıya kalan beyin felç olma riskiyle karşı karşıya gelebilmektedir. Beyin felç olunca düşüncenin iflâs etmesininse kaçınılmaz olacağını ise bilmiyoruz söylemeye gerek var mı, ama gene de söylüyoruz işte, belki vardır diye.
    Görülüdüğü üzere biz herkes gibi anılarımızı yazmıyoruz sevgili okur. Bilâkis, yaşadıklarımızın, anlamı gelecekte anlaşılacak düşüncelerimiz üzerindeki etkilerini yazıyoruz. Herkes gibi bizim de “yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz bir şeyler var” yani. Ama bizim yaşadıklarımız o kadar sıradışı ki bu yaşananlardan öğrenilenler de son derece sıradışı düşünceler şeklinde zuhur ediyor kaleme alınıp kâğıda dökülünce. Düşüncelerimizin toplumsallaşma uğruna saçmalamak eğilimine yenik düşmemesi için özellikle yürürlüğe soktuğumuz ve alçaklıkla yükseklik arasındaki ilişkiyi alt-üst ettiğine inandığımız bu ne idüğü belirsiz akıl yürütme düzeyi ise anacak ölümsüzlüğümüzün bir etkisi olabilir herhalde. Zira ölümsüzlüğün yan-etkileri olduğu kadar doğrudan etkileri de vardır kannatimizce. Zaten bilincin malûm enginlerini yara yara dolaşan bir yazma eyleminden başka hangi eylem hakikatin fışkıracağı yarıklar oluşturabilir ki dil vasıtası ile zihinde? Zevki damarlarına zerk etmeyi alışkanlık haline getirmiş yazarlara inat biz acıyı doğrudan beynimize enjekte ede ede bu hallere geldik işte ve cümlelerimizin sonlarını e harfleriye bitirmezsek rahat edemiyoruz netice itabarı ile. Sanırız ki bu düşünce treninden atlayıp ebediyete intikal etmezsek içinde bulunduğumuz kısır döngüyü kıramayacağız.
    Ölümsüz olunca ilk karşılaştığımız gariplik benliğimizin yitimi olmuştu. Ölümlü ve siyasi bir hayvan olan ben, ölümsüz bir bize dönüşmüştü. Benliğimiz bu durumu neşeyle karşılayacaktı tabii. Ne de olsa bir elin nesi vardı, iki elinse sesi. Nerde çokluk orda bokluk olduğunu ise anlatımızın kurgusu gereği şimdilik yadsıyacak, ona bir hiç muamelesi yapacaktık, ki nitekim yapmaktaydık da zaten işte. Her neyse, ölümsüzlük ölümlüler için geçerli ve mümkün olan pek çok şeyi olduğu gibi, intihar etmeyi de imkânsız ve anlamsız kılıyordu. Ölümsüz insan sonsuza dek yaşayacağını bildiği için olsa gerek, eylediği eylemler ve söylediği söylemler vasıtasıyla son derce temkinli bir varlık portresi çiziyordu. Ölümlülerin değer atfettiği pek çok şeyin ölümsüz için en ufak bir kıymeti harbiyesi yoktu. Daha başka ne denebilir ki bir ölümsüzü bir ölümlüden farklı kılmak için? Elbette ki pek çok şey. Ama yer darlığı sebebiyle şimdilik hâlihazırda söylemiş olduğumuz şeyleri söylemekle yetinip geriye kalan farklılıkları anlatımızın ilerleyen safhalarına bırakıyor ve bir ölümsüzün ölümlüler arasında yaşaması kuvvetle muhtemel zorluklara geçiyoruz şimdi. Bu bağlamda öncelikle belirtmek isteriz ki bir ölümsüz doğası gereği söz konusu zorluklara tamamen kayıtsız bir varlıktır. Zira onun için ölümlülerin dünyası devasa boyutta bir saçmalıktan ibarettir. Bir ölümsüz ölümlülerin dünyasında olup biten hadiselere karşı tamamen duyarsızdır. O kadar ki en feci felâketler bile onun için en ufak bir anlam ifade etmez. Ölümlülerin dünyasında geçerli olan iyilik ve kötülük kavramları bir ölümsüz için içi tamamen boş kavramlardır. Çünkü ölümsüzler iyinin ve kötünün ötesinde olduklarını düşünmekten ziyade, iyinin ve kötünün gerisinde veya altında olduklarının idrakine varmış varlıklardır. Zira onlar için iyi ve kötü ideal olan ve bu yüzden de ulaşılmaz kavramlardır.
    Ölümsüzleri aptal sanan okuyucularımız için hemen belirtelim, bir ölümsüz bir gün mutlaka öleceğini gayet iyi bilir. Zaten her ölümsüz bir gün öleceğini gayet iyi idrak etmiş olduğu için ölümsüzlük mertebesine yükselmiştir. Hiçbir ölümsüz ölümün anlamını idrak etmeden neyse o, yani bir ölümsüz olamaz. Ölümlülerin büyük bir kısmı ise ölüm üzerine yeterince düşünmedikleri için birer ölümlü formunda ölmeye mahkûm olmaktan kurtulamaz ve ölümün mağduru olarak ölürler. Bu zavallı mahlûklar kendilerini hayvanlardan farklı birer insan sandıkları için ölümlü birer hayvan olarak acıya mıhlanmış birer yaşam sürdürürler. Artık hepimizin bildiği gibi Kapitalizm, kölesi olan bilinçleri onları içinde bulundukları durumdan kurtulmaya yönelik herhangi bir eylemde bulunmaktan men eder. Kendi hastalıklarını ötekilere yansıtmak suretiyle çevrelerindeki herkese deli gömleği giydirmek ve bu vesileyle de işte kendilerini normal hissetmek eğilimindedir bunlar. Ben ruh doktoruna gidiyorm ve bana şu ilaçları veriyor, kendimi çok iyi hissediyorum, sen de git ruh doktoruna, sana da versin bu ilaçları ve sen de iyi hisset kendini, demek suretiyle depresyonu günün normu haline getirmeye çalışır durur bunlar. Oysa ki depresyon son derece ciddi bir hastalıktır ve günün normu haline gelse bütün sistem çökecektir. Çöksündür tabii; bir ölümsüz olarak mevcut sistemin çökmesine bir diyeceğimiz olamaz herhalde. Lâkin bizde tedirginlik yaratan, haplarla mutluluğu yakaladığına inanıp da önüne gelen herkese aynı yoldan yürümeyi önerenlerin düştüğü biçarelik halidir, ki söz konusu biçarelik halinin engin bir şuur yoksunluğundan, bir başka deyişle muazzam bir bilinçsizlikten kaynaklandığını bilmiyor, daha doğrusu bilemiyoruz söylemeye gerek var mı.
    Buraya kadar yazdıklarımızdan anlaşılacağı üzere ölümsüzlük bilincine ulaşmak için ölümlülük bilincini son noktasına kadar götürüp tersine dönmesini sağlamak gerektiği aşikârdır. Bir ölümsüz için ölümün imkânsız olduğunu intihar girişimlerinin sonuçsuz kalması bağlamında daha önce belirtmiştik. Peki ama hastalık ve kazalar sonucu gerçekleşen ölüm vakaları karşısında ne olmaktadır bir ölümsüze? İşte bu tür sorularla ölümsüzlük teorimize neşter vurmaya meyilli okuyucularımızın sorularını anlamsız kılmak için özellikle kaleme aldığımız bir sonraki bölüm sanırız konuya açıklık getirecektir.
    ***
    Birinci çoğul şahıs için henüz çok erken olduğuna kanaat getirdim ve bu vesileyle de işte tekrar birinci tekil şahısa dönmeye karar verdim. Ama iş işten geçmeden hemen belirteyim, arada bir kaymalar, yani birinci tekil şahıstan birinci çoğul şahısa hiç beklenmedik ve yersiz geçişler olabilir. Hatta okuyucu uyarılmalıdır ki bu geçişler birinci tekil şahıstan üçüncü tekil ve üçüncü çoğul şahıslara doğru seyirler bile izleyebilir. Okuyucu bunlara şaşırmamalı, bilâkis söz konusu geçişleri neşeyle olmasa bile en azından olgunlukla kucaklamalıdır. Zira şu anda yazılmakta olmakla beraber gelecekte okunmakta olacak olan bu anlatı normal bir bilincin ürünü olmaktan ziyade son derece bölünmüş ve buna bağlı olarak da kendi içinde pek çok çelişki ihtiva eden bir akıl yürütmenin ürünüdür. Bu anlatıcının bilinci kendi kendini katlayıp kendi dışına, yani bilinçdışına doğru bir seyir izlemeye meyillidir belli ki. Ama unutulmamalıdır ki bir önceki cümlede adı geçen bilinçdışı aslında bilincin içindedir. Kendisine bilinçdışı denmesinin ise ancak bahse konu dışın içteki bir boşluk şeklinde zuhur etmesi olabilir. İçteki bu boşluk o derece ulaşılmazdır ki bilincin perspektifinden bakılınca dışarıda diye tabir edilmesi gayet vaciptir. Psikanalizin temel kavramlarından biri olan bilinçdışının aslında bilincin içindeki adlandırılamayan bir boşluk olduğunu ise hayli spekülatif bir düşünme biçiminin ürünü olan psikanaliz bilimine aşina okuyucularımız bilecektir. Biz sadece bilmeyenler için belirtme ihtiyacı duyduk bu önemli ayrıntıyı. Her neyse, bu değerli bilgi de paylaşıldığına göre herhalde artık anlatıya kalındığı yerden devam edilebilir.
    ***
    Çözümü imkânsız gibi görünen pek çok sorunu çözmem ölümün de, tıpkı bilinçdışının bilincin içindeki bir boşluk oluşu gibi, yaşamın içindeki bir boşluk olduğunu kavradığımda mümkün olmuştu. Evet, ölüm yaşamı çevreleyen bir son olmaktan ziyade yaşamın içindeki bir sonsuzluktu. Ve bu sonsuzluk her sonsuzluk gibi ancak bir boşluk şeklinde var olabilirdi. Biz insanlar ölümü yaşamın dışına hapsetmekle kendimize en büyük kötülüğü yapmaktaydık aslında, zira ölümü hep ve sadece başkalarının başına gelen bir hadise olarak algılıyorduk bu suretle. Oysa kişinin kendi ölümü asla tecrübe edilemeyecek bir durum olmakla birlikte son derece kişisel bir mevzuydu. Ölen için üzüntü duyulacak bir şey değildi ölüm. Ama insanlar başkaları öldüğü zaman yas tutmayı bir görev, kaçınılmaz bir gereklilik sayardı. Ölen kişinin artık var olmamasından ziyade artık aramızda olmamasıydı üzüntü duyulan şey. “Hayatını kaybetti” diye buyuran gazete haberlerini ezelden beridir saçma bulurdum ama bunu neden saçma bulduğumu açıklayamazdım. Şimdi açıklayabiliyorum işte: Ölen kişi bir şey kaybetmiyordu aslında ölünce, yaşayanlar onu kaybediyordu. Bir yakınları ölünce üzüntü duyan dirilerin ağlayıp sızlanmasının ardındaki bencilliği ise bilmiyorum deşifre etmeye gerek var mı bu radedden sonra. Elbette ki ben de üzüntü duyardım sevdiğim bir yakınım ölünce, ama bu gerçeğin beni söz konusu üzüntünün bencilce olduğunu dile getirmekten men etmemesi gerekiyor, ki nitekim etmiyor da zaten işte. İnsan denen mahlûk sevdiği kişiler ölünce o kişiler için değil, kendisi için üzülür kanımca. Buna katılıp katılmamaksa insanın acı gerçekleri kendine itiraf etme kabiliyetine bağlıdır.
    İnsan ruhunun karanlık yönü üzerine, söz konusu karanlık yönü aydınlatmak maksadıyla kestiğim bu ahkâmların kanları damlıyor dilime. İğrençleşmek ve korkunçlaşmak pahasına, hiç tereddüt etmeden, önce emiyorum sonra yutuyorum ahkâm kanlarını. Bu konu ileride tekrar açılıp açılmayacağı meçhul bir biçimde şimdilik kapanmıştır sevgili okur, metin ol, nur içinde yat, hatta gerekirse nur ol ve münasipse başımıza yağ.
    Nerede kalmıştık? Kaldığımız bir yer yoktu, öyle yazılıp yazılıp gidiyorduk. Kimdik biz? Bizler bu anlatıyı oluşturan cümlelerdik, kelimelerimiz bize karşıydı. Yazıldıkça yarattığımız anlamlar içlerinde boşluklar barındırıyordu ve kimileri bunlara doğal olarak anlam boşlukları diyordu. Hatta kimileri bununla da kalmayıp bizi anlamsızlıkla itham ediyordu. Çünkü kendileri anlamın varlığı için kendi içinde boşluklar barındırması gerektiğini bilmekten aşırı derecede acizdi. Acizliğin aşırılığı o boyutlarda seyrediyordu ki buna acizlik demek neredeyse ayıp kaçacaktı, ve hatta belki de kaçmıştı bile, kimbilir. Sadede gelecek olursak diyebiliriz ki anlam boşlukları anlamsızlık yaratmak yerine anlamın yaratılması için gerekli birer koşuldur. Anlamsızlık ancak ortada hiçbir şey yoksa var olabilir ve işin ilginç yanı hiçbir şeyin olmaması anlamsızlığı bile anlamsız kılabilecek bir durumdur. Bizler bu anlatının cümleleri olarak kendi içimizde hiçlik kelimesini barındırmamayı kararlaştırdık. Hiçlik yerine boşluk veya delik kelimlerini ihtiva edeceğiz bundan böyle, çünkü hiçliğin düşünülemeyecek bir şey olduğundan hareketle kelimesinin varlığının da yersiz olması gerektiğini düşünüyoruz. Boşluk, hiçlikle eş anlamlı değildir bizce, zira dünyada içi boş şeyler vardır ve dolayısıyla da düşünülebilecek ve hatta görülebilecek bir şeydir boşluk. Oysa hiçlik ne olduğunu bilemediğimiz, göremediğimiz, duyumsayamadığımız, tanımlayamadığımız şeyleri tanımlamak için kullanılan içi boş bir kavramdır, hatta kavram bile değildir, manadan tamamen yoksun bir kelimedir. Hiçlik anlamsızlığın ta kendisidir belli ki.
    ***
    Konuyu gayet keskin bir dönüşle değiştirmek pahasına “Zeno: Filozofun bir ölümlü olarak portresi” adlı kitabı yazıp bitirdiğimde mizah kabiliyetimi yitirmiş olduğumdan olsa gerek, söz konusu kitabı adlandırma aşamasında hataya düştüğümü itiraf etmeliyim bu noktada. Bu itirafı etmeliyim ki konu girdiği çıkmaz yoldan çıkabilsin. Kitabın başlığı “Zeno: Filozofun bir ölümsüz olarak portresi” olmalıydı aslında. Çünkü portresi çizilen filozof hakikaten de ölümlüler arasında sıkışıp kalmış bir ölümsüzü anlatıyordu, ama Zeno’nun yeniden doğabilmesi için ölmesi gerektiği düşüncesi beni son anda kitabın adındaki ölümsüz sıfatını ölümlüye dönüştürmeye sevk etmişti. Uzun süre doğru kararı vermiş olduğum yanılsamasıyla avutmaya çalıştım kendimi, ama hayır, daha fazla katlanamayacağım bu kendimi kandırma işlemine. Zeno neyse o, yani bir ölümsüz olmalıydı. Her neyse, yazılıp basılan yazılıp basıldığı gibi kalmaya mahkûmdur belki, ama bu yazılıp basılana sonradan yapılacak eklentilerin onun anlamını değiştirmeye muktedir olmadığı anlamına gelmiyor. Geriye dönüp yaptığım bu hatayı düzeltmek mümkün olmadığına göre, Zeno’nun ölümsüzlüğünün ölümlülüğünden kaynaklanan bir ölümsüzlük olduğunu gösteren yeni bir kitap yazmalıydım. Roman boyunca bir ölümsüz gibi davranan ve romanın sonunda da ölümsüzlüğü kanıtlanan Zeno adlı filozofun, romanın alt-başlığında bir ölümlü olarak anılması içinden çıkılması güç bir çelişki doğuruyordu. İşte bu çelişkiye açıklık getirecek, devam niteliğindeki bir başka kitabın yazılması bu yüzden zaruriydi. Hatırlanacağı üzere Zeno romanın sonunda akıl hastanesindeki beyaz odasında yeniden doğuşuna giden yolu asfaltlamakla meşguldü yazı vasıtasıyla. Kullandığı kelimlerin insan ruhunda yaratması kuvvetle muhtemel tahribata ışık tutan Defter-i Tekvin adlı duvar yazıları Zeno’nun bir ölümlü olarak ölüp bir ölümsüz olarak yeniden doğmasına giden yoldu aslında. Zeno’nun ölümsüzlüğünün farkına varması için bir ölümlü olarak portresini yok etmesi, yani sembolik intiharını hayata geçirmesi gerekiyordu. Beyaz odasının duvarlarına yazdıklarıyla anlatılmaya çalışılan psişik ölümünün beynini beyaz bir sayfaya dönüştürmüş olduğu ve yeniden doğuşunun, Tanrı’nın tüm varlığı hiçlikten yaratması misali sonsuz bir beyazlık üzerinde oluşan kelime dediğimiz lekeler vasıtasıyla gerçekleşeceğiydi. Zeno önce Nonez’e, yani hiçliğe, sonra da Tekvin’e, yani yaradılışın kendisine dönüşmeliydi, ki nitekim dönüşecekti de zaten işte. Bu üç karakterin bir araya gelerek oluşturduğu bütünlük ise Zeno’yu hâlihazırda olduğu, lâkin olduğunun farkında olmadığı bir ölümsüz haline getirecekti. Zeno’nun başına gelen her şeyin bir anlam kazanabilmesi için katetmesi gereken bu zihinsel süreçler ise ancak Nietzsche’nin ebedi dönüş diye nitelendirdiği kısır döngünün kırılıp kısır olmayan bir döngüye dönüştürülmesiyle mümkündü.
    Neyse o, yani tam da bir kurbandan başka bir şey, bir ölüm-için-varlıktan başka bir şey ve dolayısıyla ölümlü bir varlıktan başka bir şey. Bir ölümsüz: İnsanın başına gelebilecek en kötü durumlar, O kendini hayatın karmakarışık ve zorbaca akışı içinde ayrı bir yere koyabildiği sürece, onun böyle olduğunu, yani ölümsüz olduğunu gösterir. İnsanın herhangi bir veçhesini düşünmek için, bu ilkeden yola çıkmamız gerekir. İnsan hakları varsa da, bunlar kesinlikle hayatın ölüme karşı hakları ya da sefalete karşı hayatta kalmanın hakları değildir. Ölümsüz’ün kendi kendilerine dayanan haklarıdır ya da Sonsuz’un ıstırap ve ölüm denen olumsallığın üzerinde uygulanan haklarıdır. Sonuçta hepimizin ölecek olması, geride sadece tozun kalacak olması, İnsan’ın, koşulların onu maruz bırakabileceği hayvan-olma ayartısına karşı koyabilen biri olarak kendini olumladığı anda sahip olduğu ölümsüzlük kimliğini hiçbir surette değiştirmez.”(1)
    Bir ölümsüz olabilmek, daha doğrusu hâlihazırda olunubulunan ölümsüzlüğü idrak etmek suretiyle hayata geçirebilmek için ölümden kaçmak çözüm değildi, değildir. Bilâkis hayatta kalıp ölümlülüğü en ince ayrıntılarına ve en uç noktasına kadar tecrübe etmek suretiyle hâlihazırda ihtiva ettiği ölümsüzlüğü yazarak açığa çıkarmak gerekiyordu. Zeno’nun ölümlülük hâli kendi içinde sonsuz yaşamı, yani ölümsüzlüğü barındırıyordu. Zaten eğer öyle olmasaydı Zeno psişik ölümünü takiben yeniden doğamazdı. Kitap, “tekvin o yüzden bu kadar yakındır belki de işte, kim bilir…” sözleriyle bittiğine göre kitabın sonunda Zeno ölmüş olamazdı. Yani aslında olabilirdi ama olursa bu ölümün bir anlamı olmazdı. Zeno yeniden doğabilmeliydi ki ölümünün bir anlamı olsun, veya Zeno ölebilmeliydi ki yeniden doğabilsin. İşte bu paradoksal durum benim kafayı yememde rol oynayan en önemli etkenlerden biriydi. Şöyle: Ölümsüz olabilmek için önce ölmek gerektiği gibi bir durum söz konusuydu. İlk bakışta çelişik gibi görünen bu paradoksal durum ise insanın içindeki ölümsüzlük potansiyelini gerçekleştirmesi için son derece gerekli bir koşuldu. Ölü bir insanın bir daha asla ölemeyeceği bariz olduğuna göre, bir ölü formunda sürdürülen yaşamların ölümsüzlere ait yaşamlar olduğu söylenebilirdi, ki nitekim söylenmişti de zaten işte. Ölüm kaçınılmaz bir sondu elbet, fakat bu son sonluluğun sonu olabilirdi ancak. Sonluluğun sonunun da sonsuzluğun başlangıcı olduğunu ise bilmiyorduz bu aşamadan sonra söylemeye gerek var mı.
    ***
    Bu arada hemen belirtelim, biz ve ben biriz, çünkü ben zaten içimdeki karakterlerin rollerini hayata geçirdiği bir tiyatro sahnesinden başka bir şey değilim. Yani ben bizim tiyatrodur denebilir, hatta ben yokum aslında, çünkü biz bilmekteyizdir ki bir ölür, geriye çokluk kalır diye de eklenebilir. Ölen bir’in yerine asla sıfır geçmez, çünkü sıfır, olmayan bir’den başka bir şey değildir. Bir’in yerine bir başka şeyden ziyâde hiçliğin kendisi geçtiği zaman ortaya çıkan niceliksellik ve niteliksellik dışı duruma verilen addır sıfır. Bir ise asla saf hâliyle var olamayacağına göre her şey iki’den başlar. Peki ama bir’in asla var olamayacağını da nereden çıkardık? Bir’in asla var olamayacağını bir yerden çıkarmış değiliz sevgili okur. Bir zaten hiç yoktu, asla olmadı. Sayılar sıfırdan başlar ve iki ile devam ederdi ama biz iki’ye geçebilmek için bir’in bölünebilir varlığına o kadar çok ihtiyaç duyduk ki asla olmayan bir şeyden varmış gibi söz ettik. Olmayan bir şeyden olması muhtemel bir başka şeye geçiş aşamasında bir basamağa ihtiyaç duyduk çünkü biz. Bir işte böyle doğdu, yani olmayarak olan, olmayandan olana geçebilmek için oldurulan ve hâlihazırda bölünmüş olduğu halde bölünebilir bir bütünlük maskesi takmış olarak doğdu bir. Demek ki sıfırdan sonra bir değil, iki gelir, çünkü her bir kendi içinde olan ve olmayan diye ikiye bölünmüştür, bölünmüş olarak doğar ve bölünmüş olarak ölür. Bir, hep ve sadece doğumdan önce ve ölümden sonra var ol(may)an bölünmüş bir bütünlüktür. Bu bağlamda Zeno gerçekten de ana rahminden çıkamadan ölmüş veya bilemediniz en iyi ihtimalle erken doğuma maruz kalmış bir roman denemesinden başka bir şey değildir denebilir, ki nitekim denmiştir de zaten işte.

    (1) Alain Badiou, Etik: Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme, çev. Tuncay Birkan (İstanbul: Metis, 2004), 27-28  

    *Bu yazının yeniden gözden geçirilmiş FMHS versiyonu için bknz. http://fantezimakinesindehakikatsizintisi.wordpress.com/2009/10/22/fmhs-23/  

    **Zeno için bknz. http://www.netkitap.com/kitap-zeno-filozofun-bir-olumlu-olarak-portresi-cengiz-erdem-cinius-yayinlari.htm  

    (c) Cengiz Erdem, Temmuz, 2008.

    Kendisini iktidara teslim etmiş insanlar hayatın ve ölümün gerçeklerini kabul etmeyen insanlardır. Bunlar genellikle düzmece sözlerle kendi hayatlarının ve ötekilerin ölümünün anlamsızlığını örtmeye meyillidir. İnsanın kendi iç yaşamını hiçe sayarak kurumsallaşmış ve hatta kemikleşmiş zihniyetlere ve değerlere boyun eğmekle kalmayıp üstüne bir de bu saçmalıklarla uzlaşması günlük hayatta karşımıza çıkan şiddetin kaynağıdır. Çünkü artık hepimizin bildiği gibi bastırılan iç gerçeklik kişinin iç dünyası ile dış dünya arasında bir bölünmeye sebep olur ve bu bölünme neticesinde oluşan kendinden nefret ötekilere yansıtılmak suretiyle şiddet formunda dışa vurulur. Böylece de işte saldırganlık insanlar arası ilişkileri kaçınılmaz olarak tahakkümü altına alır. Başarıya giden yol ötekiler üzerinde denetim ve hâkimiyet kurmaktan geçtikçe ve değer yargılarını bu tür bir başarı algısı tanımladıkça bireylerin günlük hayatta birbirlerine uyguladıkları şiddet gittikçe yaygınlaşarak toplum geneline yayılır ve bir süre sonra günün normu haline gelir. Böyle bir toplumsal yapı içerisinde zuhur eden mevcut düzenin hastalıklı kısır döngüsünün kırılıp söz konusu döngünün yarattığı nefret yumağının ötesindeki sevgi alanın yaratılması için çalışan hakiki muhalefet bilinci her halükârda ahmaklık veya hadi bilemediniz enayilik olarak nitelendirilmekten kurtulamaz. Oysa biz biliyoruz ki insanlık tarihi çatışmalar ve zıtlaşmalar neticesinde ilerleyen bir süreçtir. Lâkin yazılardaki eksiklikleri deşifre etmeye meyilli okuyucularımız için hemen belirtelim, az önce sözü geçen ilerleme her zaman bir gelişme şeklinde zuhur etmeyebilir. Yani çatışma ve zıtlıkların ortaya çıkardığı her zamansal ilerleme her daim bir gelişim olarak nitelendirilmemelidir, ki nitekim nitelendirilmemiştir de zaten işte. Her neyse, tüm bu bilgiler ışığında sanırız artık ünlü faşist Adolf Hitler’in nasıl bir gençlik istediğine dair sözlerine ve bu sözlerin konumuzla alâkasına geçebiliriz:
    “Karşısında tüm dünyanın korkacağı bir gençlik yetişecek. Zorlu, buyurgan, korkusuz, acımasız bir gençlik istiyorum… Entelektüel eğitim istemiyorum… Ama hükmetmeyi öğrenmeliler. En zorlu sınavlarla ölüm korkusunu yenmeyi öğrenmeliler.”
    Görüldüğü üzere Hitler son derece isyankâr bir insandı ve gençliğin de aynı kendisi gibi olmasını istiyordu. Ama diğer yandan bakıyoruz ve görüyoruz ki Hitler’in çevresindeki hiç kimsenin isyankâr olmak gibi bir seçeneği yoktu, bilâkis herkesin tek seçeneği ya Hitler’le uzlaşmak, ya da ortadan kaybolmaktı. Çünkü Hitler’in isyankârlığı ötekilerin ölümüyle uzlaşmasından güç alan bir isyankârlıktı. Yani işte aslında onun isyankârlığı yaşamdan ziyade ölüme hizmet eden bir anlayış kıtlığının ürünüydü. Herkes ya Hitler’le uzlaşmalıydı, ya da ölmeliydi, ki nitekim uzlaşmayanlar ölmüştü de zaten. Ne uzlaşmak ne de ölmek isteyen isyankâr ruhlar ise soluğu Amerika’da almışlardı. Meselâ Frankfurt Okulu’ndan Theodor Adorno, Max Horkheimer, ve Herbert Marcuse gibi solcu isimler Amerika’ya sığınırken, aşırı sağ görüşleriyle tanınan Carl Schmitt Almanya’da kalıp Hitler’le uzlaşmış, Hitler’in talimatı üzerine parlamentonun feshedilmesinin ne denli gerekli olduğunu teorik olarak meşrulaştırmış, demokrasinin ne denli gereksiz olduğunu vurgulamış, ve/yani yalakalığı marifet bellemiştir. Görülüyor ki ölümden korkmakla faşizm arasında son derece derin bir bağlantı vardır.
    Şöyle: Ölümden korkan kişi ne denli adaletsiz ve vahşi olursa olsun mevcut yaşamla uzlaşmayı seçer ve ötekilerin ölümüne seyirci kalmakla kalmaz, aynı zamanda bu ölümlere alkış ve hatta çanak da tutar. Yani kendi canını kurtarmak için ötekinin ölümüyle uzlaşır. Diğer yandan mevcut faşist yaşama isyan eden kişinin kendi ölümüyle uzlaşmaktan başka seçeneği yoktur. Yani Carl Schmitt gibi bir uzlaşmacının uzlaştığı şey ötekilerin ölümüyken, Adolf Hitler gibi bir isyankârın isyan ettiği şey ötekilerin yaşamıdır. Bu bağlamda isyan ve uzlaşma kavramlarının nasıl olup da tek bir madeni paranın iki yüzü olabilecekleri, ve ne ile uzlaşıldığına veya neye isyan edildiğine göre isyan ve uzlaşının aynı amaca – ötekinin ölümüne – hizmet edebilecekleri gibi acı bir gerçekle karşı karşıya buluyoruz kendimizi. Belli ki ölüm ve yaşam söz konusu olduğunda pek çok kavramın anlamı tersine dönüşebiliyor, birbirinin zıddıymış gibi görünen söylem ve eylemler rolleri değişip iç içe geçip aynı amaca hizmet eder hâle gelebiliyormuş. Ölüme hizmet eden şeylere isyan edebilmek için yaşama hizmet eden şeylerle uzlaşmak gerektiğini ve yaşama hizmet eden şeylerle uzlaşabilmek için de ölüme hizmet eden şeylere isyan etmeyi bilmek gerektiğini söylemeye ise bilmiyoruz bu raddeden sonra gerek var mı.

     

    Karikatür anafikri: (c) Turhan Selçuk.

    (c) cengizerdem, Haziran 2008.
     Aslen Almanya doğumlu olmakla beraber çalışmalarının büyük bir kısmını İngiltere’de yalnızlık içerisinde sürdürmeyi seçen Melanie Klein çocuk psikanalizinin yaratıcısı ve en önemli kuramcısıdır. Freudcu psikanalizden radikal bir kopuş gerçekleştirerek anti-ortodoks, daha doğrusu a-ortodoks, yani durağanlık karşıtı, akışkanlık yanlısı bir duruşu benimseyen ve çocuk gelişimi ve pedagojisi üzerine yaşamı boyunca bıkmadan usanmadan araştırmalar yapan Klein’ın nesne-ilişkileri kuramı adıyla anılan teorileri lokâl olarak yurdumuzun, genel olarak ise dünyamızın mevcut durumu göz önünde bulundurulduğunda gittikçe artan bir öneme sahiptir.
    Klein’a göre çocuk daha dili öğrenmeden büyüklerin algıladığından farklı da olsa çevresindeki dünya ile derin ve karmaşık bir ilişki içerisindedir. Klein’ın nesne ilişkileri adını verdiği bu ilişkiler çocuğun dünyayı algılama biçiminde ve buna bağlı gelişiminde fantazmatik üretim ve hayal kurma yetisi gibi bilinç oyunlarının oynadığı önemli rolün altını çizmiştir. Klein Çocukların Psikanalizi adlı ilk kitabında paranoid-şizoid pozisyon diye tanımladığı yaşamın ilk yıllarını analiz etmiş, bu evrenin yerini dili kullanma yetisinin edinilmesiyle birlikte depresif pozisyona bıraktığını yazmış ve buna bağlı olarak da fantezinin yerini alan düşüncenin çocuğun iyi ile kötü arasındaki ayrımı yapabilecek idrak kabiliyetine kavuşmasını sağladığını belirtmişti. Klein bir diğer önemli yapıtı olan Haset ve Şükran adlı kitabına ise kendisini çevreleyen hasetli ortamın yarattığı bunalımın damgasını vuracak ve öznenin oluşumunda nesne-ilişkilerinin ve çocuğu çevreleyen sevgi veya nefret yumağının önemini vurgulamakla psikanaliz alanında muazzam bir devrim yapacaktı.
    Klein’a göre hepimiz yaşamlarımız boyunca paranoid-şizoid pozisyon ve depresif pozisyon arasında gidip geliriz. Yani aslında hiç kimse tamamen normal değildir ve olamaz da, çünkü dünya yapısı gereği normal bir yer değil, bilâkis son derece anormal hadiselerin cereyan ettiği bir yerdir. Bizler de dünyada yaşayan insanlar olduğumuza göre tüm bu anormalliklerden bağımsız bir biçimde normal insanlar olamayız. Normal olan tek şey normal diye bir şeyin olmadığıdır.Klein paranoid-şizoid ve depresif pozisyon kavramlarını yaratırken pozisyon kelimesini özellikle seçmiştir, zira bilmektedir ki bu pozisyonlar yaşamda birer ilerleme veya gerileme aşamasını ifade etmez. Bu ikisi daha ziyade arasında gidip geldiğimiz birer ruhsal durumdur. Diyalektik materyalizmi materyalist diyalektiğe dönüştürerek psikanalize uyarlamış bir insan olarak Klein’a göre paranoid-şizoid ve depresif pozisyonlar arasındaki gidip gelmeler bütünlüklerin statik yapısını bozmak ve statik olmayan akışkan bütünlükler oluşturmak arasındaki çalkantıları ifade eder. Eğer yaratıcılığın yaşamın anlamsız kaosundan bir bütünlük oluşturma eylemine verilen ad olduğunu akılda tutarsak Klein’ın teorilerinin içinde yaşadığımız koşullarla alakasını daha iyi idrak ederiz.
    Klein yeni bir şey yaratma sürecinde bütünlükleri bozmanın en az onları oluşturmak kadar gerekli olduğunu düşünüyordu. Yani yıkıcı dürtülerin, veya Freud’un kavramını kullanacak olursak ölüm dürtüsünün egemen olduğu paranoid-şizoid pozisyonda çocuk saldırgan ve yıkıcı tavırlar takınırken—oyuncaklarını kırmaya meyilli çocukları hatırlayınız—depresif pozisyonda çocuk kendi oyuncaklarını kırıp dökmüş olduğu için oynayacak oyuncak bulamaz ve üzüntü duyar, canı sıkılır ve bu can sıkıntısı neticesinde de oyuncaklarını kırmaması gerektiğini anlar; yani olgunlaşır. İşte bu olgunlaşma sayesinde kırıp dökme eğilimi geride bırakılıp onarma ve tamir etme arzusu doğar.Klein’a göre olgunlaşma sürecinde vicdan azabı önemli bir rol oynar, ki benim Klein’dan ayrıldğım nokta da zaten budur. Ben şahsen çocuğun vicdan azabı duymasının olumlu bir sonuç vereceğini ve çocuğu büyümeye sevkedeceğini düşünmüyor, vicdan azabı duymaksızın da doğru ile yanlış arasındaki ayrımın yapılabileceğini iddia ediyorum. Klein’ın bu hatasının İsa’nın çarmıha gerilmesi neticesinde duyulan vicdan azabı üzerine kurulmuş bir din olan Hristiyanlık geleneği içerisinde yetişmiş bir kişi olmasından kaynaklandığı, ve dolayısıyla da Hristiyan olmayan toplumlar göz önünde bulundurululduğunda geçerliliğini yitireceği türünde sözler sarfedenler olmuştur. Bu saptamalar bir noktaya kadar doğru kabul edilebilir zira tutarlı ve Klein’la alaklıdırlar. Ama ben bunlara katılıp katılmamayı bir tarafa bırakıp işin özüne inmeyi seven bir insan olarak bu eleştirilerin tutarlılık ve hatta doğruluk ihtimallerine rağmen yüzeysel ve yetersiz olduğunu belirterek vicdan azabının hem manik depresyona hem de daha şiddetli bir biçimde şizofreniye has ve paranoya tarafından kışkırtılan bir ruhsal durum olarak sorunun kendisi olduğunu, dolayısıyla da sorunun çözümünde işe yaramayacağını düşünüyorum. Yani olayı Klein’ın kendisini içinde bulduğu ve yaşamı boyunca da dışına atmak için didinip durduğu dinsel bir düşünce sistemine bağlamak yerine şunu söylemeyi seçiyorum: Çocukların dünyasında vicdan azabı diye bir şey yoktur. Vicdan azabı şiddetine bağlı olarak yetişkin manik depresyona ve şizofreniye has bir ruhsal durumdur. Paranoyak şahsiyetler içlerindeki kötülüğü dışa yansıtıp dünyayı saplantılarının küçük anahtar deliğinden hasetle izlemekte bir sakınca görmemekle kalmazlar, aynı zamanda dış dünya karşısında saldırgan tavırlar takınarak kendilerini şiddetin ve nefretin kölesi kılmayı da marifet bellerler. Paranoyakların tam aksine şizoid şahsiyetler ise kendilerinin sorumlu olmadığı konularda bile aşırı derecede vicdan azabı duyar, vicdan azabına mıhlanmış acı dolu bir yaşam sürdürürler. Depresif pozisyonda ise şizofrenlere özgü şiddetli vicdan azabı ve paranoyaklara özgü ötekine hükmetme ve haketmediği bir biçimde suçlu muamelesi yapma eğilimleri bir nebze olsun ortadan kalkar ve kişi mutsuz bilinciyle gerçeklerle yüzleşir. Yersiz vicdan azabı hisleri tamamen ortadan kalkmamıştır belki manik depresif şahsiyette ve/fakat en azından başa çıkılabilir bir düzeye inmiş, gerçeklikle bağlantıyı tamamen yok edecek ve dış dünyayla ilişki kurmayı imkansız hale getirecek boyutlarda seyretmemektedir artık. Yani kişi iyi ile kötünün içiçe olduğunu anlar ve bir şeyin iyiliğiyle kötülüğünü o şeyin içinde bulunduğu durumun belirlediğini idrak eder. Demek ki Klein’ın o noktada İsa’nın çarmıha gerilmesiyle duyulan vicdan azabı üzerine kurulan Hristiyanlığı bir gelişme olarak görmüş olması ve bu vesileyle de vicdan azabının olgunlaşmaya katkılarından söz etmekte bir sakınca görmemiş olmasının doğru olma ihtimali olsa bile bu volontarist ve indirgemeci bir değerlendirmedir ve Klein’ın konuyu bu derece indirgemeci bir temel üzerine inşa etmiş olduğu saptamasına varmak konuyu saptırmaktır. Bu tür yaklaşımların ise kimseye hizmet etmeyeceği, aksine insanlığı Klein gibi iyi niyetli bir insanın teorilerinden mahrum bırakarak insanlığın geleceğine zarar verme gayesi güttüğü aşikardır. Zira çocuğun aynı nesnenin aynı anda ve/fakat işte duruma göre hem iyi hem de kötü nesne olarak algılamasının, çocuğun iyi ile kötü arasında ayrım yapabilecek yetkinliğe ulaşmışlığının göstergesi olduğunu bizzat Klein’ın kendisi söylemiştir, ki sanırım bu da Klein’ın kendisine yöneltilen eleştirileri peşinen çökerttiğinin göstergesidir.Bence Klein içim mühim olan yapılan hatalardan olumlu sonuçlar çıkarabilmek ve hastayı olumlayıcı dönüşümlere tabi kılmaktır. Çünkü görüyoruz ki Klein’ın teorisi nefret üzerine değil, sevgi üzerine, olumsuzlama üzerine değil, olumlayıcılık üzerine kurulmuştur. Ama bununla beraber Klein’ın sevgiye giden yolda düşe kalka ilerleyen bir insanın, özellikle de bir çocuğun, işlemediği bir suçtan, büyüklerin aklı ile düşünülünce işlemiş gibi görünebileceği bir suçtan ötürü vicdan azabı duyması gerektiği yönündeki saptaması kendi teorisinin özüne ters düşmektedir. Zira büyüklerin dünyasında, yaptığı her hareketin suç sayıldığı bir dünyada çocuğun bu vicdan azabını duyabileceği pek de ikna edici değildir. Klein’a katılmadığım nokta işte budur: Bence özne suçlu doğmaz ama suç işlemek zorunda bırakılarak büyür. Ama bununla beraber şunu da söylemeliyim ki Klein’ın teorisi oldukça pratik ve kullanışlıdır everensel bir eleştirel teorinin gelişimi için, tabii eğer hataları olumlayıcı bir biçimde dönüştürüp geçmişten ders almayı öğrene ve öğrete/bilirsek.
    Nitekim aslen Cezayir kökenli bir Yahudi olan ünlü Fransız düşünürü Jacques Derrida, metin analizleri esnasında suç işlemeyi olumlu bir şey olarak görür. İşe suç denilen şeyin önceden belirlenip özneye empoze edilen değerler ve kanunların bir ürünü olduğundan hareketle başlayan Derrida edebi yazarlarla eleştirel yazarlar arasında bir ayrım yapmaz ve ikisinin de yaratıcılıkla yokediciliğin içiçeliğinin bir sonucu olduğunu defalarca vurgular. Kendisine bu yüzden çok saldırılmıştır iki kesim tarafından da. Yaratıcı yazarlar işte Klein’ın an önce sözünü ettiğim o paranoid-şizoid ve depresif pozisyonlar arasında gidip gelen kişilerdir. Yaratıcılık, olanı, yani elde olan başka kitapları okuyarak, hatta yanlış okuyarak anlamını bozmayı ve daha sonra da bu yapısı bozulmuş anlamı yeniden kurarak ilerleme kaydedilmesini sağlar. Yani yaratıcılık yıkıcılığı içinde barındıran bir şeydir. Belki bir şey yapmak için başka bir şey yıkmak gerekmeyebilir, evet, ama eski bir şeyi yıkmış bulunmak yeni bir şey yaratmış olmanın bir sonucudur genelde.Derrida’nın deconstruction diye tabir ettiği ve anlamını tam yansıtmasa da Türkçe’ye yapıbozumculuk olarak çevrilmiş bulunan okuma tekniği aslında bir yazılmış olanı bozup yeniden yazma tekniğidir. Derrida metnin önce bildik, herkesçe kabul edildiği varsayılan anlamını gözler önüne serer, hemen akabinde ise bu egemen anlamın kendi içinde barındırdığı göz ardı edilmiş veya bilerek görmezlikten gelinmiş öteki-anlamlarını deşifre ederek mutlak anlamın kendi kendisini çökerten bir şey olduğunu gözler önüne serer. Derrida dil oyunları vasıtasıyla mutlak anlam denilen şeyin belirlenemezliğini ve ne denli kendi kendisiyle çelişen bir kavram olduğunu vurgular. Görüldüğü gibi Derrida’nın yaptığı aslında Klein’ın depresif pozisyonundan paranoid-şizoid pozisyona dönmek ve bu vesileyle de paranoid-şizoid pozisyona has bölme, parçalara ayırma, kırıp dökme eğilimini metin okumalarına uyarlamaktır. Bunu yapmakla aslında Derrida depresif pozisyonun varolabilmesi için paranoid-şizoid pozisyonu da kendi içinde barındırabilmesi gerektiğini gösterir. Derrida metnin kendi içinde bölünmüş olduğunu göstererek metni yeniden kurmuş olur ve böylelikle de mevcut ve alışılagelmiş bütünlüğün yapısını bozar. Bu yapıbozma, yani metni kendi içinde bölme ve parçalama işlemiyle biz okuyucular anlarız ki yaratıcılık ve yokedicilik, iyilik ve kötülük, çocukluk ve yetişkinlik, akıllılık ve akılsızlık, ilerleme ve gerileme, geçmiş ve gelecek, ve hatta ölüm ve yaşam içiçedir ve bütünlük denilen şey aslında bir yanılsmadan ibarettir. Zira parçalanmışlık bütünlüğün koşuludur. Ve her yetişkinin içinde bir çocuk ve her çocuğun içinde de dışarı çıkmayı bekleyen bir yetişkin vardır. Tıpkı bazı iyiliklerin içlerinde kötülüğü ve bazı kötülüklerin de içlerinde iyiliği barındırdığı gibi… (Demek ki Hegel haklıymış ve diyalektik materyalizm denilen şey dünyayı anlamak ve anlamlandırmak için gerçekten de son derece faydalı bir aygıtmış. Ama Marx, Hegel’den daha haklıymış çünkü Marx dünyayı anlamanın yetmediğini, anlama işlemini takiben dünyayı değiştirmek gerektiğini söylemiş Felsefi El Yazmaları adlı kitabında.)
    Egemen anlamlandırma biçiminin yapısıdır aslında bozulan ve Derrida bozduğu bu yapının yerine yenisini koymanın anlamsız bir çaba olacağını düşündüğü içindir ki pek çokları tarafından nihilist ilan edilmiştir. Oysa Derrida’nın yaptığı aslında yapıyı bozmak değil yapının zaten bozuk olduğunu ve onarılması için de yeniden bozulması gerektiğini göstermektir. Yani Derrida bozukluğun kendisini bozmak suretiyle egemen çarpıklığı düzeltmeye çalışmaktadır. Derrida’nın tersine çevrilmiş ve ucu açık diyalektiğinin yaptığı aslında mutlak bütünlüğün zaten mümkün olmadığını göstermek ve bu vesileyle de hiçliğin yüceltimesi anlamına gelen nihlizmin büyük bir saçmalıktan başka bir şey olmadığının altını ve üstünü aynı anda çizmektir. Tüm bunların ışığında diyebiliriz ki Derrida’nın nihilist olarak nitelendirilmesi hem kaygı verici hem de sevindiricidir.Derrida ve Klein tüm yaşamlarını tüm insanlara yanlış yazılmış metinleri doğru okumayı ve doğru yazıldığını iddia edenlerini de yanlış yazmayı öğretmeye adamış birer eğitimci olarak hepimize kendimizden bile daha yakın, sorunlarımız üzerinde bizden çok düşünmüş ve bize gerek politik, gerek a-politik, gerekse anti-politik liderlerimizden çok daha faydalı olabilecek kişilerdir diye düşünüyorum. Zira hepimiz bir zamanlar çocuktuk ve şiddetin, savaşın ve ölümün hüküm sürdüğü büyüklerin dünyasında daha başka dünyalar yaratabilmek için biraz küçülmekte, veya en azından yaşlanmayı biraz ertelemekte, bırakın kötülük ve zarar olmasını, sanırım ki iyilik ve fayda vardır…
     
    Çok önemli, en az üstteki yazı kadar, hatta belki de üst-yazıdan daha önemli dip-not: Burada Jacques Derrida ve Melanie Klein’ı sadece birer örnek olarak kullanıyorum. Onlar gibi daha pek çok “yabancı,” yani yaban ellerde doğup daha yaban ellerde büyümüş yazar mevcuttur bize bizden daha faydalı olabilecek. Altını çizmek istediğim konu odur bu kısa notla. Amacım kendimi kendimden çok az şey, neredeyse hiçbir şey kalacak kadar küçülterek kısmen yok ederken Klein ve Derrida’yı öne çıkarıp olduklarından belki biraz daha büyük göstermek, böylelikle de insanımız için önemlerinin üstünü değil, altını çizmektir sevgili okur; çok değil ama, birazcık…
    (c) cengizerdem, 23 Nisan 2007, afrikapazar.

    Büyük çaplı dönüşümler geçirmeyen, tarihsel kopuş yaşamayan, parçalanmayan toplumumuzun bütünlüğünün gerekliliği her fırsatta gereksiz yere vurgulanırken, bu ülkede “ne iktidarın muktedir olduğu, ne de hilafın muhalif olduğu” üzerinde pek durulmuyor her ne hikmetse!
    Hakkı Yücel “Hamamböcüleri” adlı dijital dergide yayınlanan “Yaşananlar ve Sorumluluklar” başlıklı yazısında bunu şu şekilde dile getiriyor:“…Normal demokrasilerde doğal kabul edilebilecek talepler ve eleştiriler, “hainlik” suçlamaları ile cezalandırılmak istenir..Özgür bir siyasal toplum olmaktan çok, bir mahalle halkı gibi kabul edilen Kıbrıslı Türk’ün siyasal iradesi büyük oranda dışardan belirlenmeye ve yönlendirilmeye çalışılır; askeri güç sistem üzerindeki ağırlığını iyice hissettirmeye başlar..Siyasal iktidar ise neyin suç neyin hak olduğuna bir türlü karar veremez…Özetle ülkede artık “ne iktidar muktedirdir, ne de hilaf muhaliftir…”(1)
    Hakkı Yücel’in bu sözlerinin altını iki kere çizmekte ve bununla da kalmayıp bu sözlere şunları eklemekte cemaatimizin menfaati icabı fayda görüyorum:
    Radikallik fetişizminin ele geçirmekte zerre kadar güçlük çekmediği “muhalif” olma bilinci, görüntü formundaki bir reklam kampanyasından başka bir şey olmayan Kıbrıs Türk siyasi geleneğinin kendi kendini her fırsatta yeniden yaratan görüntüde farklı totaliter söylemlerinin oluşturduğu anlamsız monologlar karmaşasının anlamlıymış gibi görünen bir oyun formunda sahnelemesine zemin hazırlamaktan öteye gidememektedir. Sahneleme yetisinin, yani işte kurmacayı gerçek belletme yetisinin, “idare etme” beceriksizliğini gizlerken aynı zamanda kitleye kandırıldığını çaktırmamakta da kullanılması sonucu ortaya çıkan, kronik koma hali olarak nitelendirebileceğim bir durum, yani asıl iktidarın hükümeti gerçek iktidar olarak lanse etme eğilimi mevcuttur. “İktidara gelmek” fiilinin “çoğunluğu temsil etmek”le eş anlamlı bir duruşa talip ve sahip olmaması, bu başı sonu belli olmayan “şimdi”den bağımsız sanal statükonun ve bu sanal statükoya karşı geliştirilen sanal anti-statükocu söylemlerin dölleyicisi ve besleyicisidir.
    Mevcut durum dediğimiz şey yıllardır değişmediği için durumun zamana bağlı mevcudiyetinden söz etmek bir anlam ifade etmez. Hiç değişmeyen mevcut siyasi yapıya bakakalıp da içi boş söylemlerle ve sadece kendi içinde yasal olan “yasadışı” bir oluşumun “yasal” uzantılarıyla boğuşmak anlamına gelen “anti-statükocu” tavırların varlığından söz etmeye başlamak yalan söylemeye başlamak anlamına gelecektir. Yalanın doğruyla, yasal olanın yasadışı olanla yer değiştirdiği mevcut yapıda tanımlanmamış, ne olduğu ve ne olmadığı ayırdedilemeyen statükoculuk ve anti-statükoculuk terimleri içi boş birer kavram olmaktan öteye gidememektedir.
    Ekranın parçalanması ve cam duvarın arkasındakilerin ortaya çıkması envai çeşit krize sebep olurken bayraklara ve mücadele tarihlerine ışık tutmak moda haline geliyor cephelerin birinde. Diğer cephenin modası farklı: Kendisini “muhalefet” olarak tanımlayan bu “diğer” cephede bayrak ışıklandırılmasına alternatif olarak kötü günlerin sona ermesi için sadece çok paraya ihtiyacımız olduğunun dile getirilmesi moda. Sonra birden iş kızışıyor ve sorun bu ülkede hangi bayrağın dalgalanmasının daha mantıklı olduğu meselesine dönüşüyor. Yani sorunun görüntüsü kimin yöneteceğinden kimin bayrağının dalgalanacağına dönüyor. Görüldüğü gibi sorunun aslına dair en ufak bir iz bile yoktur bu tabloda. Sorunun aslı şudur:
    “Toplumu “Anavatan-Yavruvatan” edebiyatı ile besleyen “Milli Dava”, mistifikasyon ile idealize ettiği “siyasi hedef”i, farklılık değil türdeşlik temelinde gerçekleştirmeyi ilke edinen ve bu nedenle “Milli birlik ve milli irade” diyerek tüm toplumu toptancı bir yaklaşım içinde aynileştiren ve buna uymaya zorlayan zihniyetin bu yapıyı bozacak “farklılık” taleplerini hoş karşılamayacağı açıktır ve zaten öyle de olmuştur.”(2)
    İktidarın farklı olana mevcut siyasi yapı içerisinde varoluş alanı tanımaması muhalif söylemin gelişip, genişleyip, dallanıp budaklanıp yeni perspektifler geliştirmesini oldukça zorlaştırır. Bu da kitlesel bir muhalefetin doğal, özgün ve organik oluşumunu imkansızlaştırarak, toplumun kendi kaderini tayin yetkisini eline almasını zora sokar. Kısır bir döngü içerisinde iktidara yönelik eleştirel bakış açıları üretmeye çalışan muhalefetin büyük bir kısmı, çeşitli düşünce sitemlerinin içinde hapsolmuş bir vaziyette, gerçeklerden ve mevcut duruma bağlı gerçek sorunlardan uzaklaşmaktadır. Gittikçe radikalleşen “statükocu ve anti-statükocu” söylemler böylelikle koptukça kopuyor dünyadan ve işte “kronik kriz” diye nitelendirilebilecek “statükoyu” yani o “hiç değişmeyen mevcut durum”u yaratıyor.
    İşte bu noktada yaşanması gereken teorik ve söylemsel bir farklılaşmaya duyulan ihtiyaç göz kırpıyor. Kırpılan göz gördükleri karşısında önce afallıyor, sonra ağlamak suretiyle çapaklarından arınıp görüntünün yanıltıcılığından nasıl kurtulunabileceğini bulmaya girişiyor. Statüko yeniden tanımlandıktan sonra ne muhalefetin, ne de iç-siyasi iktidarın varlığından söz edilebileceğinin altı çiziliyor ve radikallik fetişizmine inat oldukça sıradan ve doğal bir kopuşun yaşanmakta olduğu gözler önüne seriliyor. O kopuş şudur: Statüko ve anti-statüko kavramlarının 1974’ten sonra ani ve şiddetli bilinç kaymasına maruz kalmış insanlar için çok farklı anlamlar ifade etmeye başlaması…
    Bilinç kaymasının başlangıcından itibaren veya kaymanın ileri safhalarından başlayarak içinde bulunulan mekan ile kişilerin yaşamakta oldukları zaman dilimi arasındaki uçurum algılama biçiminin radikal bir biçimde değişmesine ve oldukça farklı bir bilinçle, doğrudan statükocuların ve anti-statükocuların oluşturduğu totaliter ve “tek yol”cu düşünce sistemlerine yönelik, ya çok ciddi ve sert, ya da alaya alma düzeyine varacak derecede gayrıciddi ve yıkıcı eleştirilerin, Federasyon tezinin resmi makamlarca rafa kaldırılmasından sonra gelişen yeni-muhalif söylemin merkezine oturmasına sebebiyet veriyor.
    Farklı zihinsel gelişim süreçlerinin bir ürünü olarak oldukça farklı bir dünya görüşü edinen bu yeni insan türü, doğal olarak mevcut durumu bir bütün olarak görebilmekte ve dolayısıyla da satatükocu ve anti-statükocu terimlerinin içini doldurarak onlara yeni anlamlarını kazandırabilmektedir. Coğrafyaya hapsolmuşluktan kurtulma çabasının bir ürünüdür bu yeni insan türü. Geçmişin gölgesinden kurtulmaya niyetli, kendinden farklı düşünenin katlinin vacip olduğunu düşünmeyi sevmeyen, düşündüğünü söylemek için her bahaneyi değerlendirmeyi vacip sayan, farklı düşünceleri dinlemeyi daha da vacip sayan, üretmeyi ve düşündüğünü söylemeyi değil, suskunluğu, hiçe sayılmayı ve karşılığını vermeden tükettikçe tüketmeyi ayıp sayan ve işte bunları içine sindiremeyen bir toplumda yaşamak arzusunda olan, doğruya ulaşmak yolunda küçük de olsa bir adım atmaya hevesli, dünyanın iki gözün gördüklerinden ibaret olmadığının farkında olan ve kafasının karışıklığını lehine çevirmeyi bilen insandır bu. Şunu söyler: Cennet de içimizdedir, cehennem de… Seçim bizim!
    Statüko dediğimiz, artık her yönüyle yeniden yapılandırılması gereken mevcut siyasi yapının ve yapılanmaların oluşturduğu bi
    r kısır döngü durumunun adıdır. Bu bağlamda anti-statükocu olmak işte bu sonu gelmez kısır döngüsel statükonun sona ermesi yönünde çaba harcamaktır. Yeni anlamıyla muhalif olmak iktidarıyla-muhalefetiyle mevcut sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel yapıya dair her şeyin yeniden oluşturulması gerektiğini idrak etmek ve buna dayanarak “anticilik” fetişizminden kurtulup alternatif-statüko modelleri sunabilmek demektir. Kıbrıslı Türk aydınlar alternatif-statükocu perspektifler geliştirerek her türlü yasadışılığa karşı durmak suretiyle yasal olanı yeniden tanımlayıp “çıkış yolu” arayışlarına ciddi biçimde katkı koymalıdır. Geçirilmesi gereken ciddi bir değişimdir bu, zira durum hiç olmadığı kadar kritiktir. Kurallar değişti, koşullar değişti; oyun ve oyuncular da değişmeli.

    (1),(2)Hakkı Yücel.“Yaşananlar ve Sorumluluklar”, 14 Mayıs 2001, Hamamaböcüleri

    Karikatür anafikri: (c) Turhan Selçuk

    (c) cengizerdem, 21 Mayıs 2001 (Hamamböcüleri)

    Öteki Yazılar
    http://www.stwing.upenn.edu/~durduran/hamambocu/authors/knk/knk4_7_2001.html

    http://www.stwing.upenn.edu/~durduran/hamambocu/authors/knk/knk4_29_2001.html

    http://www.stwing.upenn.edu/~durduran/hamambocu/authors/knk/knk4_1_2001.html

    Sevk ve idare mekanizmamızın karanlık yönünü yakından tanıyan ve yazılarımızı dikkatle takip eden okuyucularımızın gayet iyi bileceği üzere devletin kötü yönetilmesinin insanların sinirlerinin bozulmasında oynadığı önemli role daha önce pek çok yazımızda değinmiştik. Lâkin değişen ülke koşulları gereği bu konuyu bir kez daha, fakat bu kez farklı bir biçimde yeniden ele almakta fayda gördük. Zira bizim durduğumuz yerden bakılınca görülen odur ki devletimiz artık bırakın kötü yönetilmeyi, yönetilmiyor bile. Yani bir sevk ve idare mekanizması olarak devletin yönetici kadrolarını işgal edenlerin bizzat kendileri yönetme işini bir tarafa bırakmış, yönetilmeyi marifet beller hale gelmiş ve hatta bununla da kalmayıp lâf ebeliğiyle gün geçirmekten başka bir iş yapmamayı seçmişlerdir seçildikleri günden beridir. Meselâ zannımızca şu diyalog pek manidardır yurdumuzun içinde bulunduğu kaygı verici ve bir o kadar da düşündürücü, hatta tabiri caizse akıllara durgunluk verici durumu gözler önüne sermesi bakımından:
    Merhaba efendim.
    Merhaba, merhaba… Lâkin fazla uzatma, sadede gel. Son durum nedir?
    Onyedi öğretim görevlisini, iki, altı ve dokuzluk gruplar halinde ve üç seferde işten attık efendim. Gerekçe olaraksa yaptıkları grevi “izinsiz olarak işe gelmeme vakası” olarak lânse ettik.
    Pek iyi etmişsiniz ama bence bu sayı son derece yetersiz; mümkünse hepsini işten atın; böylelikle üniversitelerin kapatılmasını sağlayın, suçu da her zaman olduğu gibi gene öğretim elemanlarına atın. Öğretmenlerin grevi ne oldu peki?Grev sürüyor efendim.
    Eğitim kurumları felç olmuş vaziyette; veliler endişeli, öğrencilerin sinirleri ise son derece bozuk.
    Güzel. Peki tüm diyalog kapılarını sonuna kadar kapadınız mı?Kapadık efendim. Sendikanın bizimle diyalog kurmasını imkânsız hale getirdik. İnadımız keçi inadı…
    Harika. Grevin bir ay daha sürmesi ve böylelikle de sınavların iptal edilip eğitim sisteminin tamamen felç olması, bu vesileyle de işte geleceğin karartılması için ortada gaspedilen bir hak olmadığını söyleyip herkesi sinir edin. Biliyorsunuz sinirli insan doğru düşünemez ve hata yapar.
    Hakların gaspedilmediğini, daha doğrusu ortada gasp edilen bir hak olmadığını zaten söyledik, söylüyoruz ve söylemeye de devam edeceğiz efendim.
    Pek yerinde. Peki ya askerlik yasası ne oldu?
    O konuda hiçbir endişeniz olmasın efendim. Asker sivil el ele öyle bir yasa hazırladık ki yurtdışında yaşayan yurttaşlarımızın adaya dönmesini imkânsız hale getirdik. Ölene kadar askerlik yapmak zaruretini doğurduk. Ayrıca sivillerin askeri mahkmede yargılanabilmesinin önünü daha da açtık. Vatandaşı yapay suçlarla itham edip askeri mahkemelerde süründürmeyi plânlıyoruz. Sistematik bir biçimde yoklama kaçağı durumuna düşürdüklerimizin cezalarını da enflâsyona paralel olarak arttırdık. Vatandaşlarımız adaya ayak basar basmaz asgari ücretin dörtte biri kadar ayakbastı parası topluyoruz. Vicdani, akli, felsefi, fiziki, ruhi, yani işte her tülü reddin de önünü tıkadık. Askerliği reddeden olursa hücreye tıkıp ölüme terkedeceğiz. Kısacası siyasetimize ve birbiriyle çelişen maddeler ihtiva eden yasalarımıza karşı olanları askere havale ettik de denebilir sanırız. Tabii biliyorsunuz bunu söyleyenleri allah acısa da asker acımaz. Yani her şey tıkırında…
    Muhteşem. Kıbrıs sorunu nasıl gidiyor?Öyle bir sorun yok efendim. Rum tarafı ve AB, askerin adadan çekilmesini istiyor o kadar.
    Hımm, demek öyle? O halde asker sayısını seksen bine çıkarın. Hem böylece adadaki asker sayısıyla Kıbrıslı Türk sayısı da eşitlenmiş olur, kişi başına bir asker düşer.
    Düşer efendim. Bu arada unutmadan hemen belirtelim, toprak da istiyorlarmış ama onlara bunun sorun olmadığını, gerekirse kendilerine kamyonlarla toprak verebileceğimizi söyledik.
    İyi etmişsiniz. Saçmalığa daha büyük bir saçmalıkla karşılık vermek pek yerinde bir davranış olmuş. Bu arada Rum mallarını yağmalamayı ve memleketi ona buna peşkeş çekmeyi de sürdürün. Rum mallarının üstüne bal döküp yalamayı ise ihmâl etmeyin. Gündemimizde daha başka neler var?
    Eem, hah, geriye kalan Kıbrıslı Türkler’in adayı bir an önce terketmesi için gerekli koşulları yaratmakla meşgulüz şimdi.Evet, evet, yes be annem! Barra be annem. Mümkünse Kıbrıslı Türk olarak sadece CTP parti meclisi üyeleri kalsın bu kaymak adada.
    Haklısınız efendim; CTP parti meclisi üyleri yeter de artar bile KKTC’yi sonsuza dek yaşatmaya.Fazla bile gelir hatta. Herneyse, dediğim gibi, Kıbrıslı Tükler’in yokoluş sürecini daha da hızlandırın. Otel, kerhane, kumarhane yapın, sağa sola beton yığın, dağlardaki ağaçları sökün, yerlerine bayrak dikin. Ormanları yakın, yerlerine taşlar koyup kırmızı beyaza boyayın, boyadığınız bu taşları ışıklandırın, Rum’u rencide ve sinir edin. Karpaz eşeklerinin neslinin tükenmesi yolunda bölgeye silah sevkiyatı yapın. Kıbrıs sorununun çözümünü mümkün mertebe zorlaştırın. Görüşmelerde neler olup bittiğini ise halktan gizleyin. Çözümsüzlük için Rum’u ve dünyayı suçlayın. AB yasalarının yanı sıra kendi yasalarımızı da hiçe sayın, anayasayı çiğneyin, kimseye çaktırmadan geviş getirin. Adaleti ayaklar altına alın ve bununla yetinmeyip onu ezim ezim edin. KKTC’yi sonsuza dek yaşatmak için ne gerekiyorsa yapın işte, bunları söylemem gerekmesin artık size…
    Bugün pek histeriksiniz efendim.Öyleyim evelallah, lâkin kes sesini, konuşma… Şimdi git askerin önünde el pençe divan eğil, anavatana şükran çek, KKTC’yi sonsuza dek yaşat, üstüne bir de otuzbir çek, vebugibi…
    Yaşatayım efendim, çekeyim efendim. Ama sanırım önce diriltmem gerekecek söz konusu hilkat garibesini.
    Saçma sapan konuşacağına insanımızın yokoluş sürecini daha da hızlandır. Durma, bas gaza… Bunu yaparken de “farklılıklarımıza rağmen birlikte yaşamayı öğrenmeliyiz” söylemini ağzında sakız et. Tekrar geviş getir, gerekirse bu dünyayı dize getir.
    Size çay da getireyim mi efendim?Çay da getir bana; ama tavşan kanı değil, Kıbrıslı Türk kanı olsun, hem de ince belli cam bardakta; yanına bir de simit koymayı ise sakın unutma…
    Peki ya tasma?
    Ma daha durun be, hade barra, barra be barraa, varraa, zorraa, lôrra da gorraa!
    Son derece kutsal lâflar ettiniz, dolayısıyla da işte veledallin amin, ey ulular ulusu ve de hangi vesileyle olursa olsun kadimliğinin boyutlarını dillendirmeyi anlamsız kılacak derecede kadim olduğunu düşündüğümüz pek muhterem efendimiz!

    (c) Cengiz Erdem
    28 Mayıs 2008 (Afrika Gazetesi)

    Yaklaşık beş yıl önce Kuzey Kıbrıs’ta gerek toplumun, gerekse de devletin köklü bir yapısal değişimi için gerekli koşullar mevcuttu. O dönemde çeşitli kesimlerin desteğiyle başa gelen CTP ve Talat, toplumun anti-statükocu dinamizmini değişimin dinamosu olarak kullanmak yerine Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ordusuyla ilişkileri pekiştirmek yoluna gitti. Böylelikle kendi insanına akıl almaz bir ihanette bulunan CTP ve Talat, değişimden ziyade aynı kalışın, hatta daha da kötüye gidişin baş aktörleri oldu. Oysa CTP ve Talat ilk iş olarak Anayasa’nın Geçici 10. Maddesini kaldırmalı ve hemen akabinde de Türkiye Cumhuriyeti’nin sivil ve askeri otoritelerine şunu söylemeliydi: “Bakınız, burada kendini Avrupa Birliği’ne ait hisseden ve sivilleşmek isteyen bir halk vardır, oysa siz henüz kendi içinizde bile ne sivilleşebildiniz, ne de demokratikleşebildiniz. Sizin bir tarafınız asker, diğer tarafınız dindar; biz artık sizinle muhatap olmak istemiyoruz, dolayısıyla da askerinizi çekiniz ve içişlerimize karışmayınız.” Ama bunu söylemek yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin askeri ve sivil kadroları önünde el pençe divan eğilip bol miktarda şükran çekmeyi marifet bellediler. Bugün geldiğimiz noktada CTP ve Talat’ın devlete aşırı personel alımı neticesinde ortaya çıkan ekonomik açığı giderebilmek için Türkiye’den para almak yoluna gitmesi ve bu yolda anti-demokrasi ve militarizm tüten söylemlere kayması Kıbrıslı Türkler arasında infiâle sebep olmaktadır. Ancak bilinmelidir ki eğer devleti idare edenler vatandaşların sözlerini kaale almaz ve kendi insanına ihaneti bir yaşam biçimi haline getirirse akıbetleri hiç de iyi olmaz. Eğer devlet sağlıklı iletişimin yollarını tıkarsa vatandaşın sağlıksız iletişim yöntemlerine baş vurmasının yolunu açar. Meselâ sendikal hakkı ortadan kaldırırsanız mağdur kesimler yasal yolları bir tarafa bırakıp şiddete baş vurmaya sıcak bakar. Veya meselâ yasalar mantıklı ve tutarlı olmaktan uzaksa ve üstelik de başına buyruk kişiler tarafından hiçbir gelecek kaygısı güdülmeden, keyfi bir biçimde yeni yasalar yapılırsa, yasalar ve adalet arasında bir uçurum oluşur. Böylece yasalar adalet sağlamaktan ziyade adaletsizliğe hizmet eder hale gelir. Vatandaş adaletin olmadığına ve yasaların kendilerini korumadığına kâni olursa tek çıkış yolu olarak şiddeti görür. Yani sevgili idari kadro, elinizi ayağınızı denk almazsanız o ellerin ve ayakların kırılması kuvvetle muhtemel hallere gelir, ki nitekim gelmektedir de işte zaten. Özetleyecek olursak CTP ve Talat, halkın değişim arzusunun önüne set çekti ve kendine karşı dönen bu değişim arzusu gün geçtikçe bilinçli bir arzu olmaktan çıkıp bilinçdışı bir dürtüler toplamına dönüştü diyebiliriz. Nefret, haset, saldırganlık gibi duygulanımların genel adı olan bilinçdışı dürtülerin hakimiyeti altındaki kitlenin iletişim için kullanmaya muktedir olduğu tek yol ise şiddettir, ve öyle durumlar vardır ki şiddet kullanımının son derece yerinde bir davranış olduğunu dile getirmeyi gerektirir (mudilerin meclis baskınını hatırlayınız). Herneyse, tarih bize göstermiştir ki eğer halkın değişim arzusunu devlet eliyle ölüm dürtüsüne dönüştürürseniz bundan ilk nasibi alan siz olursunuz. Çünkü bilinmektedir ki değişmekte olan yapıları aynı tutmak değişime katkı koymaktan çok daha fazla enerji ve maddi kaynak gerektirir. Unutmayınız ki değişmekte olan bir toplumsal ve siyasi yapıyı zorla aynı tutmaya çalışırsanız bu size çok pahalıya patlar, ki nitekim işte patlamaktadır da zaten. Nefreti hem besleyen, hem de nefretle beslenen mevcut sevk ve idare mekanizmasındaki çarpıklıklardan kaynaklanan yasa ve ihlâlin hastalıklı kısır döngüsünü kırmak suretiyle mevcut durumun ötesindeki sevgi alanını açabilmek için katedilmesi gereken yolsa ancak akıldışı yasalara akılcı müdahalelerle aşılabilir. Aksi takdirde yasalar ve adalet arasındaki uçurum büyüdükçe büyür, adeta bir boşluk halini alır ve bir kara delik misâli hepimizi yutarak hiçliğe mahkûm eder.

    (c) Cengiz Erdem
    25 Haziran 2008 Çarşamba (Afrika Gazetesi)

    Kıbrıs’ın Kuzeyindeki ret cephesini mercek altına aldığımız takdirde göreceğimiz üzere söz konusu cepheyi oluşturanlar KKTC’nin sonunun geldiğine inandıkları anda efelenmeye başlarlar. Rauf Denktaş ve şurekasının “Tek Egemenlik ve Tek Vatandaşlık” prensibi sebebiyle kopardığı yaygaranın son derece yersiz olduğunu anlamak içinse ermiş olmak gerekmez. Yıllardır Kıbrıs sorunu çözülmesin diye uğraşanlar çözüm olsa sorun çıksın, barış sağlansa savaş çıksın diye uğraşacaklardır. Yurdumuzdaki ret cephesi mensuplarının en önemli özelliği ne yapıp edip saldıracak bir hedef, yokedilmesi gereken bir düşman, yaratılıp büyütülmesi gereken bir sorun yaratmaktaki becerileridir. Sanki her an Rum tehditi altındaymışız ve bizi katletmek için bekleyen gözü dönmüş canilerce kuşatılmışız gibi bir hava estirir durur bunlar. Bunun ardındaki sebep ise kendileri öyle olduğu için tüm ötekileri de öyle sanmak gafleti içerisinde olmalarıdır, ki kendileri gibi olan ötekiler göz önünde bulundurulduğunda bunda haklıdırlar da. Hemen belirtelim, tüm bu söylediklerimiz aynen Kıbrıs’ın Güneyindeki ret cephesi mensupları için de geçerlidir. Yani aslında bu ret cepheleri birbirlerinin yansımasıdırlar ve korktukları şeye karşı duydukları nefret korktukları şeyin yaratıcısıdır. Çünkü kendi sebep oldukları felâketleri kaçınılmaz sonuçlar olarak görmek ve göstermek eğilimindedirler; yani nedenleri sonuç, sonuçları neden olarak lânse ederler. Oysa biz biliyoruz ki insanlar başlatmasa savaşlar olmaz, olamaz. Diğer yandan uzlaşı cephelerimize baktığımız zaman göreceğimiz üzere bunlar da asıl düşmanları olan ret cepheciler, yani faşistler karşısında son derece pasif ve ezik duruşlar sergilemektedir. Meselâ Kuzeydeki ret cephesinin Tek Egemenlik, Tek Vatandaşlık prensibine karşı efelenmesine tepki olarak Talat, Alithia gazetesindeki röportajında çözümün hem KKTC’den hem de Kıbrs Cumhuriyeti’nden unsurlar içereceğini söylemiştir. Her ne kadar burada Talat’ın söylediklerinin çarpıtılmış olması kuvvetle muhtemel olsa da Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nin gerçekten de KKTC’den unsurlar içereceğini söylemiş olma olasılığı da göz ardı edilmemelidir. KKTC’ye olan antipatimden ötürü olsa gerek ben şahsen Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nde hiçbir KKTC unsurunun yer almaması taraftarıyım. Ama asıl önemli olan benim neyin taraftarı olduğumdan ziyade söz konusu unsurların neler olduğudur. Sanırım hem Talat’ın, hem de Hristofyas’ın en büyük hatalarından biri de ortaya yuvarlak lâflar ve içi boş kavramlar atmak suretiyle hem birbirlerinin hem de kitlenin kafasının karışmasına sebep olmalarıdır. Medyadaki manipülasyon ve çarpıtmanın had safhalarda zuhur edegeldiği ülkelerden biri olan Kıbrıs’ta çözümün önündeki en büyük engellerden biri de sanırım liderlerin zaten çelişkili ve tutarsız söylemlerinin medya tarafından manipüle edilerek daha da tutarsız ve çelişkili hallere getirilmesidir. Örneğin geçen hafta da Hristofyas gazetenin birine verdiği demeçte “Talat’la işgale karşı savaşıyoruz,” demiş. Aradan bir hafta geçmeden Talat, “Çözüm KKTC’den unsurlar içerecek” diyor. Kuzeydeki retçilerin “işgal” kelimesinden, Güneydeki retçilerinse “KKTC” kelimesinden ne denli tiksindiklerini akılda tutarak iki taraftaki ret cephelerinin bu sözler karşısındaki öfkesini de siz düşünün artık, ki düşünmenize gerek bile yok, söz konusu öfke gazete sayfalarından ve televizyon ekranlarından fışkırmaktadır zaten. Herneyse, liderler birbirlerine “medyada okuduklarına sakın inanma, sen benim doğrudan sana söylediklerim doğrultusunda belirle siyasetini, aksi takdirde bu işin içinden çıkamayız,” şekline sözler söylemiş olabilir, bu mümkündür, lâkin bence yetersizdir, çünkü her iki liderin de asıl yapması gereken söyledikleri sözlerin öteki taraftaki ret cepheciler üzerinde yaratacağı etkiyi hesaba katarak konuşmak ve birbirlerini ret cepheciler karşısında zor duruma düşürmekten şiddetle kaçınmaktır. Yani kendi taraflarındaki ret cephecileri dindirecekler diye öteki taraftaki ret cephecileri galeyana getirmekte olduklarını unutmamaları lâzımdır. Diğer yandan medya mensuplarının da bu işleri ciddiye alması ve ölüm dediğimiz şeyin tersine çevrilemez bir sürecin neticesi olduğunun idrakiyle yazıp çizmesi gerekmektedir yazıp çizeceklerini. Tabii tüm bu talep ve temenillerin belki de sadece umut dolu birer hayâl olduğunu da ayrıca akılda tutmak gerekir. Gelinen nokta öyle bir noktadır ki en çok ihtiyacımız olan şey saflık ve masumiyet olmaktan ziyade dürüstlük ve samimiyettir. Söylemeye gerek bile yok belki ama eğer bu adada bir gün bir çözüm olacaksa bu ancak birbirimizin kuyusunu kazmaktan vazgeçtiğimiz gün gerçekleşecektir.

    (c) cengizerdem

    Ben aslen ne evet’çi, ne de hayır’cıydım. Ben doğrudan referandumun kendisine karşıydım aslen. Hatta referanduma karşı olduğumu söylediğim zaman beni anti-demokratik olmakla suçlayanlar olmuştu. Benim şuurumu yitirip faşizme meylettiğime kâni kılmıştı bunlar kendilerini. Oysa ki durum bunun tam tersiydi. Gel zaman git zaman, bir deniz pıhtılaşmadan benim anti-referandumcu duruşum referandum süreci ilerledikçe ve ben insanımızın fikir beyan etme, tartışma, düşünme ve yazma yetilerinin ne denli geliştiğini gördükçe değişecek ve neticede ben de referanduma sıcak bakmaya başlayacaktım o süreçte. Bariz bir şekilde görülüyordu ki referandumun olumlu yanları da vardı. Ama son tahlilde bu olumlu yanlar bile referandumu meşru kılmayacktı, zira referandum hem iki toplumu kendi içinde bölecek, hem de iki toplumu birbirinden daha da uzaklaştıracaktı.Referandumun akabinde ortaya çıkan netice gösterdi ki referanduma karşı olmak pek de öyle marjinal veya yersiz, mantıksız, ipe sapa gelmez, manadan yoksun değildi aslında. O kadar ki benim duruş ve görüşüm faşizan bir düşünceyi yansıtmıyor, bilâkis son derece açılım sağlayıcı yeni bir mantığı muştuluyordu. Gerçi bunu farketmek benim bile aylarımı aldı ama sonuçta ortaya kaçınılmaz olarak şu çıktı: Benim görüşüm Annan Plânı’nın zorla empoze edilmese bile en azından referanduma gidilmeden, yani plân manipulasyona açılmadan, şu veya bu şekilde ama kesinlikle baskı, zulüm ve şiddete baş vurmadan, daha ziyade ikna yoluyla yürürlüğe konulması yönündeydi. Böylece Annan Plânı daha ön yargılar oluşturulmaya başlamadan doğrudan gündelik hayatta yaşanacak aksaklıklara bakılarak Kıbrslı’lar tarafından madde madde yeniden yazılacak ve Kıbrıs’ın gerçekleriyle uyumlu hale getirilecekti.Yani ben plânın bir süreç halinde yaşanarak ortaya çıkan sorunlar doğrultusunda revize edilmesi taraftarıydım; taraftarıydım denemez aslında zira başka kimse böyle düşünmediğinden, herkes “evet mi hayır mı?” sualine yanıt aramakta olduğundan ortada taraf olunabilecek herhangi bir oluşum yoktu.Bu arada ben Annan Plânı’nın ilerleyen zaman ve karşılaşılan sorunlara bulunacak somut çözümlerle yeniden yazılarak hayata geçirilmesini temenni ediyordum. Bu süreçte Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası da gözden geçirilecek ve 1960 Anyasası ile Annan Plânı arasında bir yerde buluşulacaktı. Özetleyecek olursak benim Kıbrıs sorunu konusundaki görüşüm 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tekrar masaya yatırılarak güncelleştirilmesi ve Annan Plânı da akılda tutularak yazılacak yeni bir anayasayla birlikte derhal hayata geçirilmesi yönündeydi, yönündedir ey kara kelimesi bahtının karalık dercesini tanımlamakta yetersiz kalan okur.Kıbrıs Cumhuriyeti ve Annan Plânı arasındaki yerde zuhur etmesi muhtemel yeni bir oluşum elbette ki kendi içindeki çelişkilerden kaynaklanan bir dizi sorunla karşılaşacaktır ilk etapta. Sen de takdir edersin ki bu kaçınılmazdır sevgili okur, zira yeni doğmuş bir bebek ne denli çaresizse kendini içinde bulduğu bu bilinmezlerle dolu zalim dünyada, şimdilik adlandırılamayan bu yeni oluşum de işte öyle yürümeyi ve konuşmayı bilmez bir çaresizlik içerisinde olacaktır. Ama biz yıllardır Kıbrıs sorunuyla yatıp kalkan kişiler olarak bileceğizdir ne yapılması gerektiğini bu yeni oluşumun ayağa kalkıp yürüyebilmesi ve derdini dünyaya anlatabilmesi için. Dünyadaki tüm devletlerin anası dünyadır zira. Ve eğer dünyaya derdini anlatamazsan üzülerek söylemek zorundayım ki aç ve susuz kalır, tıpkı Trainspotting filmindeki bebek gibi kendi dışkın içerisinde boğulur ölürsün sevgili okur.
    ***
    Hatırlayacaksın ki Kıbrıs Cumhuriyeti ile Annan Planı arasında bir yerde buluşulması gerektiğini söylemiş ve bir fikirler dizisini ortaya çıkacak yeni oluşum üzerine yürütmüştüm sevgili okur. Şimdi de lâfı fazla uzatmak suretiyle değerli vaktini gereğinden ziyade kullanmamak maksadıyla kaldığım yerden devam ediyorum spekülasyonlarıma.Sen de takdir edersin ki Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası ve Annan Planı yeniden gözden geçirilirken dikkat edilmesi gereken en önemli sorun şu olarak çıkacaktır karşımıza ey üstündeki lânet gün geçtikçe açıklanamaz bir şekilde artan okur: Adadaki AB vatandaşı olmayan askeri ve/veya sivil birey-kitle-kurumların konumu ne olacaktır yeni Kıbrıs Cumhuriyeti’nde?İlk bakışta nereden çıktı şimdi bu denebilir. Lâkin söyleyeceklerim duyulunca eminim ki bunun şimdi nereden çıktığını soranlar da görecektir söz konusu sorunun çıkış noktasını.Önce yeni Kıbrıs Cumhuriyeti’nde AB vatandaşı olmayan yasal şahıslar kimler olacak ona bakalım:1)AB vatandaşı olmayan KKTC vatandaşları,2)Hem AB, hem de KKTC vatandaşı olmayıp da KKTC’de ikâmet ve çalışma izni bulunduranlar,3)AB vatandaşı olmayan ülkelerden olup da Kıbrıs Cumhuriyeti’nde ikâmet ve çalışma izni olanlar.Bu üç gruptan ilk ikisi Kuzey Kıbrıs’la ilgilidir, üçüncüsü ise Güney Kıbrıs’la. Yeni Kıbrıs Cumhuriyeti bir hakikat olunca bu üç grup aynı kategoride ele alınacaktır. Yani AB vatandaşı olmayıp da Kıbrıs’ta şu veya bu şekilde yasal olarak yaşam hakkı bulunan kimseler kategorisinde… Tek bir yasayla bu kişilere aynı haklar verildiği takdirde Kıbrıs sorununun çözüm sürecinde yeni bir açılım sağlanmış olacaktır.Dikkat ettiyseniz Kıbrıs’a 1974’ten sonra gelmiş olan gerek Türk, gerek Kürt, gerek Suriyeli, Filsitinli, Pakistanlı kişilerle, Kıbrıs’ın yerlileri (Rum-Türk-Ermeni-Maronit) arasındaki yasal farktır burada söz konusu olan. Sakın ola bunu ayrımcılık diye damgalamak gafletine düşmeyin. Zira burada mevzu bahis kılınan, Kıbrıs Türkleri ve Kıbrıs Rumları arasındaki bölünmüşlüğün yeni bir Kıbrıs Cumhuriyeti çatısı altında birleşmekle AB vatandaşı olan Kıbrıs sakinleri ve AB vatandaşı olmayan Kıbrıs sakinleri arasındaki bir başka bölünmüşlükle yer değiştirmesiyle ortaya yepyeni bir durumun çıkacak oluşudur. Ortaya çıkacak bu durum Kıbrıs’taki parametreleri yerinden oynatacağından, yeni bir Kıbrıs Cumhuriyeti’nde birleşildiğinde ne olacağının şimdiki zamanın bakış açısıyla görülebileceklere indirgenmemesi gerekir. Akılda tutulmalıdır ki bir hadise başa gelmedikçe o hadisenin başa gelmesinin nasıl bir durum yaratacağı önceden kestirilemez; bu hadisenin yaratacağı durum üzerine ancak speküle edilebilir.
    ***
    Kıbrıs meselesinin çözümü yönünde, barışın sağlanması için Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar’ın birbirlerine karşı aşk ateşiyle yanıp tutuşmalarının gerekmediği sanırım artık su götürmez bir gerçek halini almıştır. Zira sen de takdir edersin ki aşk ateşiyle yanıp tutuşmanın nefret ateşiyle yanıp tutuşmaktan pek de farkı yoktur; ikisinin de kişiyi çılgınlığa varacak derecede körleştirdiği, daha doğrusu hormonal dengeyi bozarak kişinin olanı olduğundan farklı bir biçimde, deforme olmuş, çarpıklaşmış, yüceltilmiş veya ayaklar altına alınmış bir biçimde algılamasını kaçınılmaz hale getirmekte inanılmaz bir başarı kaydettiği barizleşmekle kalmayıp son derece aleni bir hal almıştır gelinen noktada.Eminim ki sen de biliyorsundur, yaşayarak öğrenmişsindir bunu, bazen öyle hallere girer ki insan aşık olduğu zaman, arzuladığı kişi onu reddettiğini beyan ettikçe, aşık şahsiyet bir o kadar daha arzular kendisini reddeden kişiyi. Buna histeri deniyor psikanalizde. Belki de histeriyle arasındaki bu yakın ilişkiden ötürü “aşkın gözü kördür” denmiştir, kim bilir; ama söylediğim gibi, gene iki kez çiziyorum altını, Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı R
    umlar arasındaki ilişki aşk ve nefret ilişkisi ekseninden çıkarılmalı ve siyasi literatürün ruhani olmaktan ziyade materyalist terimleriyle masaya yatırılıp tekrar ve dikkatle gözden geçirilmelidir. Zira siyaset şahsi hislerin üstünde bir yerdedir, değilse de en kısa zamanda o yeri alarak Kıbrıs’ın ortasındaki boşluğu doldurmaya ve kanayan bu yarayı deşip durmak yerine iyileştirmeye meyletmeli, en azından buna teşebbüs etmeye yeltenecek sabrı, cesareti ve samimiyeti gösterebilmelidir.İmkânsız olan her şey yapılması öncelikle şart olan şeylerdir aslında. Belki de bu yüzdendir bu şeylerin imkânsız diye nitelendirilmesi. Bu imkânsız diye nitelendirilen çözümler o kadar güç, cesaret ve sabır gerektirir ki, bırakın sorunları çözmeye yeltenmeyi, insanlar gerçek sorunları bile görmezlikten gelir. Bir tarafa itilen bu sorunlar birbiri üstüne yığıla yığıla, damlaya damlaya kanlar işte göl ola ola damladıkça, ve beyine gideceğine donup durdukça kan damarda, sorunlar çığ gibi büyüyerek çözümden kaçanları zaman içerisinde kendi donmuş kanlarında boğar. Yara iyileşmez ama, sadece kan pıhtılaşır ve derinin altında enfeksiyon oluşmaya ve vücuda yayılmaya devam eder. Derinin üstündeki pıhtı yaranın gerçeğini görünmez kılarak düşüncenin felcine ve ölümün kaçınılmazlaşmasına sebebiyet vererek hastayı yokoluşa sürükler, ki nitekim işte sürüklemektedir de zaten. Hastalığın ortadan kalkması yara bantlarıyla değil, doğru teşhisi takiben sabırla ve/fakat mümkün mertebe seri bir şekilde gerçekleştirilmesi gereken geniş çaplı ve soruna derinlemesine nüfuz edecek cerrahi bir operasyonla mümkün kılınabilir ancak.

    (c) cengizerdem

    Eğer balığın iki başı varsa hangi yöne gidecektir balık? Balığın başları farklı düşünüyorsa ortak bir beyin mi gereklidir ille de balığın “doğru”yu bulabilmesi için? Başların birinin kesilmesi mi gerek balığın hayatta kalması için? Neden iki ayrı düşünceyle iki farklı dünyayı aynı anda varlığında barındırıp yaşatamıyor ve yaşayamıyor balık?
    ***
    İç ve dış dünyaların arasında bir başka dünya vardır ki bu dünya zamanla insanı içine alır ve işte o zaman insan verimli düşünce üretmek yolunda emeklemeye başlar. Aklındaki soru şudur söz konusu insanın: Biz kendimize nasıl daha güzel bir ortam yaratabiliriz bizi her bakımdan tatmin eden ve/fakat başkalarının da kendilerini tatmin etmesini engellemeyen bir hayat yaşamak için?Kişinin yaşadığı hayatın ötekilerin yaşadığı hayatlarla doğrudan ve sürekli bir alışveriş içerisinde olduğunu akılda tutarsak görürüz ki Yunus Emre’nin “bir ben var ki benden içeri,” sözleri son derece doğrudur. İçimdeki benin dışa yansımasıyla zuhur eden öteki, benim nezdimde kendimden de içeri bir yere sahip.
    ***
    Benim de bir idealim vardı eskiden ve bu ideal de zihnimdeki bir fikirden ve bu fikrin imgesinden ibaretti. İdeal demek fikirsel demektir zaten. Yani fikir formunda zuhreden o mükemmel şey. Bu fikir zaman zaman bir imgeye dönüşürdü benim kafamda; ve bu imge de işte o fikrin görüntüsüydü. Beyinle görülen fikirlere verilen addır imge; gözle göremezsiniz imgeyi ama beyninizle görürsünüz. Beyin bir ekrana dönüşür, düşünceler film şeridine…Platonikti benim idealimle ilişkim. Plato’nun “idea” ve “ideal” kavramlarının ardında yatan düşüncenin benim tarafımdan algılanışıydı bakış açımın bana sunduklarını ve bunların içeriğini şekillendiren. Bu tek taraflı ilişki gün geçtikçe büyüdü, büyüdü ve beni de içine aldı; artık o benim idealim değildi, ben onun yaratısıydım. İdealin kölesi olmak denebilirdi buna, ki nitekim işte denmişti de zaten.
    ***
    Dönüp dolaşıp kutsallaştırıyordu yarattığı güzellikleri ve dönüp dolaşıp özü aynı dinler yartıyordu insanoğlu yıllardır. Düşünceden ziyade boş bir inanç hakim olagelmişti zira eyleme. İdeale ulaşmak istemişti insan hep ve/fakat ulaşılmazdı ideal, çünkü ideal değildi toplum. İnsan hem sosyal bir varlık, hem de siyasi bir hayvandı. Sosyal hayat ve hayvani hayatsa ancak birbirlerinin dışında varolabilirlerdi. En yüksekteymiş gibi görünen idealler aslında en diptekilerdi.
    ***
    Bu balığın iki başı var; ikisi de ötekine sen benim dışımdasın diyor ve ikisi de sürekli ağrıyor. Ne öyle oluyor, ne de böyle… Biri başka düşünüyor kafaların, diğeri başka… Düşünce ortada, öyle havada, iki baş arasında asılı kalıyor boşlukta… Sorun balığın kendisi olduğu halde, çözümleri hep balıktan bekliyoruz… Kim bilir, belki de hatamız budur işte. Yıllardır düşünüp düşünüp de yeni dinler yaratmaktan başka bir şey yapmıyor insanlık; hapsolmuş kısır bir düşünce sistemine, öyle dönüyor olduğu yerde…
    ***
    Gidip kendini akvaryumun camına vuran, neden dışarı çıkamadığını anlamlandıramayan ve önündeki şeffaf engel karşısındaki aczine yenik düşen balıklar gibiydik. İçine düştüğümüz o sonsuz labirentten kurtulmaya çalıştıkça daha da derinlere düşüyorduk bu karanlık dehlizlerde. Varlık düşmekten ibaret olursa yokoluş elbette ki labirentin karanlık dehlizlerinden çıkmak anlamına gelecekti. Bu son sözleri söyleyen ise elbette ki ne sadece bir “ben,” ne sadece bir “sen,” ne de sadece bir “o” olabilirdi. Olsa olsa tüm insanlık ölümün gözünün içine baka baka hep bir ağızdan ve/fakat sessizce fısıldamış olabilirdi bu son sözleri:
    Bizi bu dışarıdan çıkarın,
    Bağırarak değil ama, sessizce…

    (c) cengizerdem

    Michelangelo Antonioni’nin Hollywood için söylediği, “hiçbir yerde olup hiç kimseyle, hiçbir şey hakkında konuşmak gibi,” sözünü akılda tutarak içinde bulunduğum duruma bakacak olursam görürüm ki ben aslında içindeki boşluğu bir başka boşlukla doldurmaktan başka hiçbir şey yapmayan bir hiçim. O kadar ki benim kendimle olan ilişkim bir boşluk üzerine kurulmuştur. Böyle bir durumda her an bu temelsiz yapının altında kalma ihtimalimin had safhada olması sen de takdir edersin ki pek de öyle şaşılacak bir hakikat formunda zuhretmiyor sevgili okur. Başıma gelenlerin tek sorumlusu ben değilim ama tabii? İstesem de olamam zaten? Neden? Çünkü ben sosyal bir varlık ve siyasal bir hayvan olarak yaptığım her eylem ve dillendirdiğim her söylem üzerinde yüzde yüz kontrol sağlamaktan son derece aciz bir insanım. Pek çok şeyi oluruna bıraktığım için olsa gerek son tahlilde içimdeki boşluğu kat kat büyütmüş buluyorum kendimi hep.Arada karartı nöbetleri geçirdiğim oluyor. Uyandığımda gördüklerimin mi, yoksa karartı nöbetleri esnasında yaşadıklarımın mı hakikate daha yakın olduğuna karar veremiyorum bir türlü. Kurmaca olanla gerçek olan arasındaki boşluğun gün geçtikçe dolduğunu hissediyorum. Kurmaca ve gerçek arasındaki boşluk dolarken benim içimdeki boşluk daha da boşalıyor, boşaldıkça büyüyor. O kadar ki neredeyse beni içine alıyor. Ben öyle boşlukta sallanan adamı oluyorum Saul Bellow’un. Dolguları tekrar boşlukla doldurmaya vakfediyorum sonra kendimi. Ediyorum kendimi vakıf ki içimdeki bu sonsuz boşluk biraz olsun küçülsün.İşin içindeki bit yeniklerini saymaktan bitap düştüğüm zamanlar oluyor. O zamanlarda kendimi kaybetmeye meylediyorum, meylediyorum kendimi kaybetmeye ki kendime geri gelebileyim, kendime geri gelince kendimi bulmuş olayım. Sonra aslında kendimi bulmadığımı, aslında sadece alt-benliğimi yok edip hükümdarlığı tamamen üst-benliğime devrettiğimi idrak edeyim. Daha da sonra pek çok insanın gidip de gelemediğini göreyim.Daha dikkatli olmalıyım diyorum kendime bunun üzerine. Böylece kendimle aramdaki ilişkiye yeni bir boyut katmış oluyorum. Kendimle aramdaki ilişkiye kattığım bu yeni boyut çevremle ilişkilerimde yeni açılımlar sağlıyor. Çözümü sevgide buluyor, gene mutlu oluyorum, ta ki bir sonraki dehşetengiz hadiseler zincirine kadar, kendimi kendi içimde kaybedeceğim güne kadar, içimdeki boşluğu boşlukla boşlukta bir boşluk olarak yaşatmaktan kendimi alamıyorum.Hiç değilse sen söyle, ne ola ki benim aynı anda hem içimdeki, hem de dışımdaki boşlukları küçültmekten aciz oluşumun sebebi?Neyim var ki benim içimdeki boşluktan başka?İçimdeki boşluktan başka hiçbir şeyimin olmaması olabilir mi acaba benim aynı anda hem içimdeki, hem de dışımdaki boşlukları küçültmekten aciz oluşumun sebebi? Bu yüzden bir hiç olabilir miyim ki ben? Hiçbir kimse? Bir hiç kimse o işte!
  • iN-PUBLiC | Trent Parke

  • Hayatı kilitlenmiş bir adamın kendini içinde bulduğu ruhsal ve fiziksel durumlara karşı giriştiği amansız mücadeleyi anlatan ve Türkçe’ye Durağan Dünya diye çevirebileceğimiz Wereld Van Stilstand filmi Hollanda’lı yönetmen Elbert Van Strien’in yazıp yönettiği 2002 yapımı oldukça deneysel 30 dakikalık bir film. Siyah beyaz fotoğraflardan oluşan film kareleri üzerine hikâyeyi üçüncü tekil şahısta anlatan bir ses eklenmiş. Anlatıcı “O” diye hitap ediyor yani kahramanımıza. O gitti, bu geldi, vebugibi…Filmin Kafkaesk bir havası var aslında. Boğucu bir düşünme biçiminin girdaplarında boğulan bireyin kendi yarattığı labirentte kayboluşunun öyküsü… Kafka adamın kafasının içinde, adam Kafka’nın Dava romanının. Yani bir kısmı Amsterdam’da, bir kısmı da Brüksel’de geçen filmin ana-teması bireyin kendini içinde bulduğu acımasız sistem tarafından yokoluşa sürüklenişi. Van Strien öznenin kendi içinde bölünme sürecini durağanlık ve akışkanlık temalarını işleyerek yeniden ele almış film vasıtasıyla.Kendini içinde bulduğu anlamsız rutinin pençesinde kıvranan bir gazeteci olan kahramanımız kendisine bir komplo kurulduğundan emindir. Çevresinde gelişen her olayı kendi kafasında kurduğu komplo teorilerinin süzgecinden geçtikten sonra gören bu adsız kahraman, adeta hiçkimse, veya bir hiç olmuş kimse, yani işte bu biçare düşmüş gazeteci henüz hiç kitap yayınlamamış olduğu için, aşkta başarısız olduğu için, hayatta istediği noktadan çok uzakta olduğu için gittikçe nefretle dolmaya başlar çevresine karşı. Psikoz zuhur etmiş, kahramanımız paranoyak senaryolarla doldurmaya çalışmaktadır hayatındaki boşluğu. Bu senaryolar ona kendisini önemli hissetirmektedir. Aslında o kadar önemsiz hissetmektedir ki psikozdaki kişi kendisini, ölmek isteyecek noktaya gelmiştir artık. Ama filmde hiç beklenmedik bir biçimde yaşam dürtüsü devreye girmiş ve kişi kendini çok büyük bir komplonun kurbanı olarak görmek ve göstermeye çalışmak suretiyle önemli kılmıştır kendi gözünde. Kişi ölmemek için paranoyaya sürüklenmiştir bir başka deyişle. Yani depresyona karşı bir savunma mekanizması olarak paranoyaya meyletme durumudur burada söz konusu olan. Filmin siyah beyaz fotoğraflardan oluşuyor olması ve bu fotoğraflar arasındaki geçişlerin de genellikle alışılagelmiş mantık kurallarına uymaması da işte bu parnoyak-psikoz halini, yani çevreden kopmuşluğu ve hayatın birbirinden kopuk bir fotoğraflar serisine dönüşme sürecini ekrana taşıyor.
    ***
    Korkunç canavarların istilası altındaki paranoyak dünyaya has en ayırdedici özellik iç düşmanların dışa yansıtılarak benliğin sürekli tehdit altında olduğu saplantısıdır. Paranoyak şahsiyet korkunç canavarlar tarafından istila edilmiş olsa da kendi iç dünyasını çok daha korkunç olduğunu düşündüğü gerçek dünyaya tercih eder ve kendisini işte bu iç dünyasına hapsederek dış dünyaya karşı geliştirdiği bir savunma mekanizmasının kölesi olur. Yani iç dünyasında olup bitenleri dış dünyada oluyormuş gibi görür ve dolayısıyla da saldırganlaşır. İşin aslını farkederse şiddeti kendisine yöneltir. Paranoyak dünyada iç ve dış dünya arasındaki boşluk ortadan kalkmakla kalmamış, araya düşmanlık girmiştir. Paranoyak düşünce dış dünyada gerçekleşen her şeyi kendi kendisini besleyecek şekilde yorumlar. Dış dünyada ne olursa olsun paranoyak zihniyet bunu kendi düş aleminin küçük penceresinden görüp indirgemeci, volontarist ve hatta determinist tavırlar takınır düşman bellediği dış geçeklik karşısında.Paranoyak bir insan kendisini o kadar örselenmiş ve kırılgan hisseder ki kendi yarattığı ve normal bir insanın en korkunç kabuslarından bile daha korkunç olan bir iç dünyada acıya, eleme, ıstıraba mahkum bir yaşam sürdürür. İşte bu nedenledir ki ötekilerin mutluluğunu hasetle kıskanır ve şiddete yönelir. Ötekileri acıya mıhlamak suretiyle kendi rezil ve iğrenç dünyasından kaçabileceğini sanır. Ne var ki bu boş bir çabadır ve neticede pranoyak insan kendi dışkısında boğulur ölür. Ancak film bu döngüyü kırıyor ve psikozdan kurtulmanın imkânsız olmadığını söylüyor.Durağan Dünya depresyondan psikoza oradan da yeniden doğuşa geçiş sürecini anlattığı için doruk noktasına kahramanımızın sembolik intiharıyla ulaşıyor. Alter-ego’sunu yok eden kahramanımız eski benliğini geride bırakıp yeni bir benlikle yeniden doğmaya hazırdır artık.Film paranoyak dünyanın çöküşü nefret edilen şeyin aslında dışsal değil içsel olduğunun keşfini hem beraberinde getirir hem de bu keşfin neticesidir şeklinde özetlenebilecek bir tesbit yaptıktan sonra ise paranoya denen bu illet hastalıktan kurtulmanın ve bu berbat durumdan çıkmanın yolunu gösteriyor.
    ***
    Filme yakından bakıldığında sadece anlamsız bir fotoğraflar yığını görülüyor, ama ekrandan biraz uzaklaşılıp perspektif genişletilince anlaşılıyor ki tüm bu fotoğraflar anlamlı bir bütünlük oluşturacak şekilde sıralanmış aslında. Oluşturulan bu anlamlı bütünlükse son sahneyle birebir örtüşüyor, hatta zaten son sahnedir açığa çıkaran fotoğrafların oluşturduğu o anlamlı bütünlüğü. Zira son sahnede fotoğraf karesi çözülüyor, görüntü hareket etmeye başlıyor ve yatakta ying-yang şeklinde yatan bir adamla bir kadın birbirlerine sevgi dolu bakışlar fırlatıyor, şevkatli ve/fakat kaçamak dokunuşlar yapıyorlar. Çözümü sevgide bulan kahramanımızın yüzündeki mutluluk ifadesiyle ise seyirciye bu korkunç kördüğümün çözüldüğü, kilidin kırıldığı ve her şeyin tatlıya bağlandığı mesajı başarıyla verilmiş oluyor. Yani sevgili okur, monoton hayatın bir sonraki ruhsal çöküntüye kadar aksamadan süreceği su götürmez bir biçimde garanti altına alınmış oluyor bu son sahneyle. Böylece de işte insanın çelişkilerle dolu yapısına rağmen, hatta bu çelişkili yapıdan güç alınarak hayatın rastlantısallığı karşısındaki aczin üstesinden gelinebileceği son sahnenin tüm filme damgasını vuran motifi açığa çıkarmasıyla altını çizmeye bile gerek olmayacak derecede bariz bir gerçeklik halini alıyor.
    Sinir haplarıyla yaşayan dengesiz bir kızın hayatını anlatan Prozac Toplumu adlı pek popüler romanı artık hepimiz biliyoruz. Doksanlar’ın sonlarında yayınlandığında satış rekorları kırmış bu Elizabeth Wurtzel romanını sinemaya da adapte etmişler geçtiğimiz yıllarda. Genel kültür olsun diye söylüyorum, 1 €’ya satılıyor film şimdi Amsterdam sokaklarında. Romanın filmden daha derinlere nüfuz ettiğini söylemeye sanırım ki gerek bile yoktur. Ama bu filmin kötü olduğu anlamına gelmemeli, ki gelmiyor da zaten.Christina Ricci’nin canlandırdığı Elizabeth Wurtzel kendi hayatından esinlenerek yazmış romanı. Harvard’da yazar olmakla meşgulken geçirdiği acı, keder, elem ve ıstıtrap dolu yılları ve akabinde gelişen daha başka üzüntü verici ve düşündürücü olayları anlatmış kitabında.Filmin yönetmeni Erik Skjoldbj ise filmde yer yer melodrama kayıp olağan karşılanması gereken bazı hadiselere aşırı tepki vermiş film süresince. Tabii bunda bunalımlı karakterin dünyasının ne kadar parçalanmış ve paradokslarla dolu olduğunu anlatmak gayretinin de etkisi var. Ama soyadını bundan böyle anmamaya karar verdiğim yönetmen Bay Erik’in Elizabeth Wurtzel’in diline sadık kalma çabası kurguda aksaklıklar yaratarak bunalımdan histeriye oradan da nevroza ve psikoza(paranoid-şizofreniye) geçişin, daha doğrusu tüm bu ruhsal durumlar arasındaki düzensiz gidiş-gelişin akli dengesini yitirmiş kişinin hayatını nasıl içinden çıkılmaz bir kördüğüme dönüştürdüğünü gerçekçi ve dolayısıyla da etkili bir biçimde ekrana taşımakta yetersiz kalıyor.Hikâyemiz genç kızın ilkokul yıllarında başlıyor. Birinci tekil şahıstan öğreniyoruz ki Wurtzel’in annesi ve babası kendisi çok küçükken ayrılmış. Babası bir gece aniden çekip gitmiş ve bir daha da ne aramış, ne de sormuş.Wurtzel annesiyle birlikte yaşıyor ve annesinin istediği gibi bir insan olmakla kendi istediği gibi bir insan olmak arasında gidip geliyor sürekli. Bu gidiş-gelişler gün geçtikçe şiddetleniyor ve Wurtzel’in bir dediği bir diğerini tutmamaya başlıyor. Mesela Wurtzel annesine bağırıyor çağırıyor, sonra annesi ağlamaya başlıyor, kız tarifi imkânsız bir vicdan azabı duyup bu sefer de kendine yöneltiyor şiddeti. Zorla terapiye gidiyor, terapi biraz işe yarar gibi bir izlenim veriyor, sonra her şey tekrar tepetaklak oluyor. Genç kız intihara teşebbüs ediyor ama akliye ve asabiye mütehassısı olaya zamanında müdahale edip kızın bir çılgınlık yapmasını engelliyor.Görüyoruz ki kişi çevresine karşı düşmanca tavırlar sergilemeye başlayınca kaçınılmaz olarak çevresi de kişiye karşı düşmanca bir tavır takınıyor. Bu düşmanca tavır karşısında daha da saldırganlaşan kişi bu sefer daha da şiddetli tepkiler vermeye başlıyor çevresine. İşte bu kısır döngü böyle sürüp gittikçe kişi koptukça kopuyor çevreden ve tüm olaylar bir kördüğüme, hayat bir çıkmaz sokağa dönüşüyor kişi için.Ama Wurtzel çıkış yolunu buluyor. Tüm bu yaşananlar acısıyla tatlısıyla anlamlı bir romana dönüşüp Elizabeth Wurtzel’i harika bir romanın yazarı kılarak hem annesinin hem de kendisinin istediği gibi bir insan yapıyor. Zira artık onun da anlatacak bir hikâyesi, söyleyecek bir sözü vardır. Hem de bu sözler tıpkı bir Şaman’ı andırırcasına “ben yaşadım, okuyun bunları ve siz de yaşamayın,” diye fısıldamaktadır okura.
    “Amsterdam’da fare paniği… Küresel ısınmayla birlikte ekolojik dengenin bozulması karşısında fareler şehirlere akın ediyor. Amsterdam farelerin istilâsı altında… Turistler şaşkın, halk isyankâr…”Bunlar bazı yerel gazete ve dergilerden derlediğim manşetlerdir. Görüyorsun ki kimisi bir korku filmine çevirirken fare hadisesini, bir diğeri olayı global bazda ele almış. Ötekiyse turizme zararları bağlamında değerlendirmiş konuyu. Neticede herkes kafasına göre bir yerlere bağlamış mevzuyu.Zamansa akıp gidiyor, havalar son derece dengesiz…Sen sinekten şikayet et ben fareden, bahçelerde ısırgan…Evimdeki farenin varlığına alışmaya çalışıyor ve/fakat muvaffak olamıyorum. Farenin ben yemek yaparken veya yerken ayağımın içinde dolanması inan sinirime dokunuyor. Bir gün yanlışlıkla üzerine basmaktan korkuyorum bu farenin. Manzara karşısında üç gün bir şey yememe kararı alırdım herhalde.Evdeki kimse fare konusunda bir şey yapmıyor. Aslında herkes rahatsız ama kimse ne yapılması gerektiğini bilmiyor. Hayatında vahşi doğayla muhatap olmamış ki adamı olsun kadını olsun. Farenin ortadan kalkmasını istiyor ama öldürmek fiilini başkasına havale ediyor hep. “Evet,” diyor, “istemiyorum bu fareyi, yok edin onu!”Bir şey yapmamakla da kalmıyor evdeki kimse, yemekleri ortada bırakıp farenin cennete düştüğü yanılsamasının hakimiyeti altına girmesine sebep oluyor herkes. Ama ben var oldukça bu ev cennet değil cehennem olacaktır söz konusu fareye!İşte görüyorsun sen de, belediye fare sorununu bile çözememiş Amsterdam’da. Bu yüzden de pek çok evde arbede yaşanıyormuş ev arkadaşları arasında. Bu vesileyle de sosyal refahtan sorumlu devlet bakanı belediye başkanına mesaj gönderip fare sorunun çözümü için işbirliğine hazır olduklarını söylemiş. Bu arada fare olayını protesto etmek için bir grup kavalcı kavallarını alıp küçük liman yanındaki merkez köprünün üstünde sanatlarını icra etmek suretiyle resital vermişler. Maksatları burasının fareli köy, kendilerinin de bu köyün kavalcıları olduğunu âleni kılmakmış âlemin nezdinde.Herneyse ki ev arkadaşlarımla fare zehirinin tek çözüm olduğu konusunda mutabakata vardık. Derhal en ucuzundan fare zehiri alıp bu nüsûbet fareye zorla yedireceğiz. Birimiz burnunu sıkarken ötekimiz de zehirleri tıkacak ağzına. Bu fare yüzünden çok masraf ettik çok. Ama artık yeter! Bundan böyle yemeklerimiz otuz saniye açıkta kaldı diye acaba fare mıncıkladı mı şimdi bunu şeklinde endişelere kapılmak yok!Fare başarıyla imha edilir. Bir cana daha kıyılmış olur böylelikle.Peki ama yazık değil miydi bu fareye? O bizim faremizse biz de onun insanları değil miydik? Yemek artıklarını paylaşamaz mıydık kendisiyle? Bizler bu kadar kötü yürekli insanlar mıydık ki tutturmuştuk ille de bu fareyi öldürelim diye? Sanırım öyleydik.Lânet olsundu böyle doğanın kanununa!Doğanın kanununa lânet okumak bir anlam ifade etmiyor ne yazık ki. Etseydi keşke, lâkin etmiyor, zira doğanın kanununun insan eliyle bozulmuş halidir burada söz konusu olan. Şaka gibi görünse de yerindedir, doğru gibi durmasa da mânidardır yazımın başında iktibas ettiğim o manşetler. Görüyorsun ki dünyada olmaması gereken şeyler olursa fareler olmamaları gereken yerlerde olur ve insanlar yapmamaları gereken şeyler yapar sevgili okur.
    *John Steinbeck’in anlamlı romanı…
    (c) cengizerdem

    Eğer dünyayı bir çöp tenekesine benzetecek olursak ve kendimizi de bu çöp tenekesinde yaşayan mikroplar olarak görürsek, birer mikrop olarak “nasıl daha iyi bir hale getirebilirim yaşadığım yeri?” sualiyle baş başa kalmış olarak bulmayız belki kendimizi. Lâkin hayal gücümüzü kullanmak suretiyle böyle garip bir soruyla baş başa kalmış bir mikrop olduğumuzu farzedelim gene de kısa bir süreliğine. Edelim bu farzı ki şu yanıtı verebilelim kendimize: “Elbette ki bir mikrop ne kadar becerikliyse temizlik işlerinde biz de işte bu lânetlenmiş adada o kadar başarılı olacağız bu düşünce işlerinde; gerek yok ettiklerimizle, gerekse ürettiklerimizle.”
    ***
    Önceden tasarlanamayan seçimlerle yaşam boyu boğuşmamızın sebebi emredilen şeyler olması ve bizim de düşünmek için bu emredilenlerin dışına çıkmak zorunda olmamız. Seçimini önceden tasarlamayı başarabilenler için pazarlık yapmak artık bir zevktir. Onlar kendi tasarladıkları bu seçimi sonuna kadar savunmaya adarlar hayatlarını. Bu bağlamda David Bowie’nin yaratıcı insanlar hakkında söylediği şu sözler çarpıcıdır bence: “Bizler fikirlerinin üç kişiden daha fazlası tarafından bilinmesi gerektiğini düşünen özürlüleriz; akıl hastanesine kapatılmayanlar sanatın kapısını çalar. Aklı başında bir insan yüzlerce veya binlerce kişiye ne düşündüğünü, neye inandığını söylemeye mecbur hissetmez kendisini; böyle bir şeye ihtiyaç duymaz.”Bunun üzerine röportajı yapan şahıs ona şu soruyu sorar: “Bu aslında herkeste bir parça vardır, tanıklık yapma ve farklılık yaratma isteği…Öyle değil mi?”David Bowie’nin yanıtı açık ve nettir: “Öyle mi? Güzel, demek ki aklım başımda.”Herkes önce kendi kişisel inancını sorgularsa sanırım bir yerlere gelinebilir. Ama tabii bunu yapabilmek için kişilerin belirli bir bilinç ve dolayısıyla da ahlâk düzeyine ulaşmış olmaları gerekir. Bunun için boynuzun mu kulağı, yoksa kulağın mı boynuzu geçtiği gayet önemsizdir; mühim olan boynuzun da, kulağın da olmaları gereken yerde olmalarıdır, zira kafasında eksiklikler olan bir öküzün neler yapacağı hiç belli olmaz.
    ***
    İnsanlar sürekli aynı konu üzerinde ve aynı biçimde, aynı kelimelerle düşünüyorlarsa beyinlerinin sürekli aynı kısmını aynı şekilde kullanıyorlar demektir. Yani beyinlerindeki pek çok nöron uzun süre kullanım dışı kalırken, hep aynı nöronlar hep aynı biçimlerde ilişkiye giriyor olduğu için zaman içerisinde bönleşme ve dar kafalılık zuhur eder. Bu durumun ortadan kalkması için nöronlar arasında kısa devre yapılmalıdır. Yani önce mevcut nöron ilişkileri alt üst edilmelidir ki yeni nöron ilişkileri ortaya çıkabilsin. Bu işlem beyinde gerçekleşecek içsel patlamalarla, içe dönük infılâklarla mümkün kılınabilir. İçsel patlamalar ise ya yeni dil kullanımlarıyla veyahutta yeni görsel-işitsel imaj kullanımlarıyla mümkün kılınabilir. Edebiyat, resim, sinema, müzik, felsefe gibi üretim alanlarının asıl işlevi bu içe dönük infılâkları hayata geçirmek olagelmiştir. Bu vesileyle tarihsel süreçte ilk bakışta akıl dışı gibi görülen şeylerin uzun vadede son derece akıllıca ve gerekli şeyler olduğu gözlenmiştir. Mevcut egemen yapı içerisinde bir anlam ifade etmeyen pek çok şey yapı değiştikçe anlam kazanagelmiş, yeni anlam dünyalarına kapılar aralar olmuştur. Durağanlığa müdahale ederek daha önce iletişim halinde olmayan nöronları uyararak birbirleriyle aktif bir ilişkiye sokar sanat. Düşüncenin belirli kalıplardan kurtulmasına hizmet edegelmiş sanatsal teknikler bugün mevcut sistemin muhafazasına yönelik manipülasyon tekniklerine dönüştürüldü kapitalist ayaktakımı tarafından.
    Normal bir insanda birbiriyle iletişime geçmeyen nöronlar vardır beyinde. Ve işte birbiriyle iletişim halinde olmayan bu nöronlar, daha doğrusu bu nöronların birbirleriyle iletişim halinde olmaması bilinç düzeyinde boşluklar, bilinçli düşüncede kopukluklar yaratır. Bu boşluklara ve kopukluklara bilinçdışı derler. Yani bilinçdışı denilen şey aslında bilinçteki boşluklara, mevzuyu metaforlaştırmak gerekirse kara veya beyaz noktalara verilen addır. Reklâmlar veya Hollywood’da çekilen filmler sanatsal teknikleri kullanmak suretiyle sadece bilince değil, o boşluklara da hitap eder hale gelmiştir. Yani işte mesela tıpkı sanat gibi daha önce iletişim halinde olmayan nöronları birbirleriyle ilişki içerisine sokarak beynin o ana dek kullanılmayagelmiş kısımlarını harekete geçirir reklâmlar ve bazı filmler. Artık en sıradan reklâmlar, en abuk subuk filmler bile sanatsallaşmış, daha doğrusu sanatsal teknikleri daha başka emeller, kötü emeller için kullanmaya başlamıştır. Yani reklâmcılar sanatsal teknikleri kullanmak suretiyle bilinçdışı dürtüleri sömürmeyi marifet beller hale gelmiş, böylelikle de hiç ihtiyacımız olmayan birtakım malları satın almaya meyletmişizdir biz. Hiç gereği yokken boyumuzdan büyük borçlar altına girip zaman içerisinde çatır çutur eziliriz. Borçlarını ödeyemeyince bunalıma girip intihar edenlerimiz olur.
    florizel.canalblog.com.webloc
    Düşünce otomatikleşerek beynin içinden bir yerden ve/fakat kime ait olduğu bilinmeyen bir ses gelir. Bir nokta vardır ki özne kendiliğini yitirerek otomatik bir şekilde kaleme alır bu iç sesin söylediklerini. Bir noktadan ziyade bir mod, bir ruh halidir aslında burada söz konusu olan. Bilinçdışı denilen boşluğun, yani işte aslında varlıktaki veya düşüncedeki deliğin içinde yitip gider özne. Özne iç sesin nesnesi haline gelip iç sesin söylediklerini kaleme alan bir enstrümana dönüşür böylelikle. Bir yazı yazılmaktadır ama kimseye mal edilemez o noktada bu yazma eylemi. Bir takım sözler zikredilmektedir ama nesnel olarak var olan hiçkimse zikretmemektedir bu sözleri. Otomatik yazım, yani bilinçdışına devredilen hükümdarlık mevcut sisteme hizmet eder, zira bir hiçliğin gölgesinden başka bir şey olmayan bilinçdışı dış kaynaklı nesnelerle doldurulmuş durumdadır iktidar tarafından. Örneğin reklâmların veya Hollywood filmlerinin doğrudan bilinçdışındaki boşluğa yönelttiği nesneler, görsel ve işitsel imgeler bilinçdışının boş kalmış noktalarını doldurmak suretiyle bilinçdışını yeni düşüncelerin ortaya çıkması için gerekli bir boşluk olmaktan çıkarır.
    ***
    Yurdumuzda yaklaşık otuz yıldır her gün aynı konu üzerinde ve aynı kelimeler kullanılarak yazılan gazete yazıları insanımızın algı kapılarını sonuna kadar kapamış, insanımız çok dar bir alanda, hep aynı konu üzerinde ve hep aynı biçimde düşünmeye mahkûm edilmiştir böylece. Zaman içerisinde kemikleşen düşünce kalıpları son derece içe kapalı, sadece ve hep kendi yapay sorunlarıyla alâkadar bir toplum yaratmıştır neticede. Zaten işte bu yüzdendir insanımızın gittikçe bencilleşmek suretiyle sadece ve hep kendini düşünür hale gelmesinin sebebi. Buna dış dünya tarafından empoze edilen izolasyon da eklenince aslında hiç de yeni olmayan şeyler bile yeni addedilir olmuştur. Dış dünyaya açılan tek kapı Türkiye’den geçtiği için ve zaten Türkiye de dış dünyayla mukayese edilince son derece marazi ve içe dönük bir ülke olduğu için durum neredeyse içinden çıkılmaz bir hâl almıştır. Türkiye ile olan ilişkilerin sorunlu bir seyir izlediğini de akılda tutarsak zaten yürekler acısı olan durum akıl almaz bir buhrana sürüklemiştir insanımızı. Bu buhran o boyutlara varmıştır ki psikoz zuhur etmiş ve histeri, nevroz gibi hastalıklar birer yaşam biçimi halini almıştır yurdumuzda.
    ***
    Kuzey Kıbrıs’ta oldukça karanlık bir dünyamız var aslında. O kadar ki bir kâbustan farksız olduğunu düşünüyorum ben bu dünyanın. Görünüşte oldukça mutluymuş izlenimi veren insanların bile içinde fırtınalar kopmakta. Son derece iç karartıcı birer yaşamı var bunların. Bunu anlamak için ermiş olmak gerekmiyor, bilâkis gerçekten iç huzuru yakalamış bir başka insanla karşılaştırmak yeterli olacaktır Kuzey Kıbrıslı şahsiyeti. Ne yazık ki tüm bunlara rağmen Kıbrıs’ta rahat bir yaşam sürdüğüne inanan insan sayısı had safhadadır. Rahat olmadığını iddia edenler ise önlerine üç-beş kuruş daha fazla para atılırsa mutlu olacaklarına inanmaktadır. Acıdır sevgili okur ve/fakat gerçektir tüm bunlar. Kitlesel halüsinasyon o derece korkunç boyutlara varmıştır ki hiçliğin girdaplarında boğulmakta olan bir varlık bile kahkahalarla güler hale gelmiştir mevcut duruma ve onun içinde hapsolmuş bulunan bu garip yaratıklara. İşin içindeki bit yeniklerini saymaktan bitap düşenler olduğu gibi, yorulmak nedir bilmeyenler de vardır ama adamızda. Bilincini içe dönük infılâklara maruz bırakmak heveslisi olanlara varoluş alanı yoktur, lâkin kendisini değiştirmeden toplumu değiştiremeyeceğini bilen bir insan elbette ki böyle bir toplumda her şeye rağmen kendine varoluş alanı yaratmaktan başka çaresi olmadığını da bilir genellikle.
    Konumuza geri dönecek olursak görürüz ki beyin yıkmakla yaratmak eylemlerinin çatışmasına sahnelik eden bir organdır aslında. Şöyle ki, beynin nasıl çalıştığı, algılama ve anlamlandırma işlemlerinin nasıl gerçekleştiği konusunda son dönemlerde yapılan araştırmalar gösteriyor ki dünya bizim onu algıladığımız gibidir. Yani dünya nasıl olursa olsun bilinç düzeyine ancak beynin süzgecinden geçerek varabileceği için dünyayı sadece algıladığımız gibi görebiliriz. Buna alternatif olarak ünlü Sloven düşünürü Slavoj Zizek dünyanın bizim onu algıladığımız gibi olmadığını kabul etmemiz gerektiğini, gerçek dünyanın beynin algısından bağımsız olduğunu ve bu gerçek dünyanın da algılanamaz olduğunu, bizim dünyayı egemen güçlerin bakış açısıyla görecek şekilde algılamaya programlandığımızı, dolayısıyla da dünyayı değiştirmenin bizim onu algılayış biçimimizi değiştirmekle mümkün olmayacağını söylemektedir son kitabı Paralaks Görüngü’de. Yani mesela her şey çok kötü olduğu halde kişi algısını değiştirerek her şeyi olduğu gibi görmek yerine pembe bir düş aleminde yaşamayı seçiyor ve her şeyin güllük gülistanlık derecesinde güzel olduğunu söylüyorsa sen de takdir edersin ki bu kişi gaflet ve hatta delalet içerisinde kendini kandırmaktadır sevgili okur. Belki dünyayı algılama biçimimizi değiştirmek bir ilk adım olabilir aslında bence. Lâkin bu ilk adım son adım olmamalıdır, ki nitekim değildir de zaten. Yani dünyayı algılama biçimimizi değiştirme işlemini algılanan dünyanın kendisinin değiştirilmesi izlemelidir. Bu noktada Marx ve Hegel farkını da görebiliyoruz herhalde. Kısaca hatırlatmak gerekirse Hegel dünyayı farklı algılamanın yolunu göstermişti bizlere, Marx ise bu algısal değişimin dünyanın kendisini değiştirmek yolunda eyleme dönüştürülmesinin gerekliliğinden bahsetmişti kapitalizmi felsefi olarak çökertmek maksadıyla kaleme aldığı Felsefi El Yazmaları adlı kitabında.
    ***
    Marx’ın felsefesi bir ideoloji değil, materyalist bir değişim ve doğa felsefesidir aslında. Marx’ın kendisi bunu daha Demokritos ve Epikuros’un Doğa Felsefeleri Arasındaki Fark adlı doktora tezinde Aeschylus’un Zincire Bağlı Prometheus eserinde Prometheus’un tanrıların uşağı Hermes’e söylediklerini iktibas ederek dile getirmiştir çok net ve kesin şekilde. Bakın ne diyor Berlin’in 1841 Mart’ında kedilerin orgazmik çığlıkları arasında doktora tezini bitirmeye çalışan genç Marx: “Felsefe, kendisinin görünüşte sarsılmış medeni durumuna sevinen o zavallı Mart kedilerine ise, yine Prometheus’un tanrıların uşağı Hermes’e verdiği karşılığı vermektedir”:“Şunu bil ki şu kötü kaderimiSenin köleliğine değişmem bu dünyada.Zeus’a sadık uşak olmaktansaŞu kayanın kulu olmak yeğdir bana.”Marx’ın Alman İdeolojisi adlı kitabı ise bu düşüncesinin kariyeri ilerledikçe güç kazandığının en önemli kanıtıdır; orada ideoloji kavramı masaya yatırılıp doğranmış ve parçaları yem diye sömürgenlere fırlatılmıştır. Pek çoğu bu yemleri bir sokumda yutup Marxizm’i bir ideoloji olarak dışkılamakla kalmamış, hemen akabinde de bu dışkıları kapitalizmin çölünde gübre olarak kullanmak suretiyle dünyanın bir kısmını Las Vegas’laştırırken öteki kısmını istila etmek ve kötü kalpli karanlık kuvvetlere peşkeş çekmek için silah endüstrisinde çalışacak işçilere yedirerek gücüne güç katmıştır. Bu durumda şunu söylemeden edemiyorum sevgili okur: Ölen ölü kalsın, ölmeyenler ölü taklidi yapmaktan vazgeçsin, zira kitlenin taptığı tanrıları onaylamak kitleye yapılabilecek en büyük kötülüktür.
    fmhs
    Not: Karl Marx aslında sanıldığı kadar dogmatik bir düşünür değildi. Kendisi daha üniversitedeyken din ve ideoloji eleştirilerine başlamış, Hegel’ci diyalektiği benimsemiş, ve materyalist bir çizgide radikal dönüşümün mümkün kılınması için yazılması ve yapılması gerekenler üzerine kafa yormuştur. Orta-sınıf bir ailenin oğlu olan Marx kafası son derece karışık bir insandı önceleri ama sonra düşüncelerini yerli yerine oturtarak yirminci yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri oldu. Üniversite yıllarında kendini içkiye vermiş ve aşk şiirleri yazarak teselli bulmaya çalışmıştı Marx. Gittiği hemen hemen her ülkeden sürgün edilerek gezgin bir serseri portresi çizmek durumunda kalmıştı uzun bir süre, ve/fakat sonra Paris’te zengin bir işadamının oğlu olan Engels’le tanıştı. Marx Paris’te de tutunamayınca Engels’le birlikte Londra’ya giderek dünyaya bunalımlarının damgasını vurdular bu ikisi. Çok sevdiği karısının Marx’a “Kapital’i yazacağına o masadan kalk da biraz kapital yapmaya bak,” dediği söylenir.
     
    (c) cengizerdem
    Post-yapısalcılık adlı düşünce akımının son otuz yılda deforme olmakla kalmayıp özündeki ideoloji karşıtı duruşa son derece ters düşen bir şekilde yüceltilerek global kapitalizm dedikleri üretim ilişkileri biçiminin elinde şamar oğlanına döndürüldüğünü artık hepimiz biliyoruz. Ünlü Alman düşünürü Karl Marx’ın tarif ettiği biçimiyle kapitalizm içinde bulunduğumuz şu günlerde çok daha vahşi bir hal almıştır ve karşıtlarını içinde barındırmakla yetinmez, bunları kendine hizmet edecek şekilde deforme edip anti-kapitalist güçleri etkisiz ötesi kılar. Bu durumu göz önünde bulundurduğumuzda örneğin Gilles Deleuze ve Felix Guattari gibi aklı ve deliliğin anlamını sorgulamakla işe koyulmuş, akabinde geliştirilen bir atakla ise Freud’cu psikanalize ve Marxizm’in ortodoks kanadına Nietzsche vasıtasıyla karşı çıkarak materyalist bir psikiyatri ve ortotoks olmayan bir Marxizm yaratma çabalarının nasıl olup da global kapitalizm dedikleri üretim ilişkileri biçiminin boyunduruğu altına girerek global anormalleşmeye hizmet eder hale geldiğini idrak etmemiz kolaylaşır.Post-yapısalcılık özünde yapısalcılık, Batımerkezci aklın egemenliği ve Aydınlanma akımına bir tepki olarak Fransa’da doğmuş ve bu akımların kalıpçı ve dogmatik yanlarını budamaya yönelik teorik yazılarla işe başlamıştır. Özellikle Michel Foucault, Gilles Deleuze, ve Jacques Derrida’nın birbiri ardına yayınladıkları kitaplarla Kuzey Amerika üzerinden tüm dünyaya yayılmış bir düşünme biçimidir post-yapısalcılık. Temelde durağanlık karşıtı ve sürekli değişim taraftarı olmasına karşın post-yapısalcılık Kuzey Amerika’lı akademisyenlerin öğrencilereine çarpıtarak aktarmakta tereddüt etmediği ve bunun neticesinde de çarpıtılmış, yani Amerikanlaştırılmış haliyle edebiyat ve sinema başta olmak üzere tüm kültürel üretim alanlarının egemen teroik temelini oluşturmuştur. Hollywood filmlerinin post-yapısalcılığı para getirecek şekilde deforme edip sömürerek kitlelere ulaştırması neticesinde ise bu akım bugün maalesef bir tepki olarak doğduğu kapitalist ve Batımerkezci düşünce kalıplarının oyuncağı olmuştur. Tabii benim bu yazıdaki amacım post-yapısalcılığı global kapitalistlerin elinden kurtarıp hakettiği yere yerleştirmek değil, bunun boş bir çaba olacağı kanaatindeyim. Heidegger’in de dediği gibi “korkunç olan şey çoktan gerçekleşti.” Benim bu yazıdaki amacım post-yapısalcılığın toptan reddedilecek bir düşünce biçimi olmadığını, bilâkis tıpkı Frankfurt Okulu Eleştirel Teori’sinden olduğu gibi ondan da öğrenilecek ve global kapitalizm destekli global anormalleşmeye karşı kullanılacak pek çok şey olduğunu gözler önüne sermektir. Düşünülüp yazılanları arka bahçeye gömüp unutmakla geleceği dünden ve bugünden daha iyi kılmanın mümkün olmadığı kanaatindeyim.Post-yapısalcılık, yapısalcılık ve Aydınlanma projelerine bir alternatif üretmek maksadıyla ortaya çıkmış ve tek tip aklın egemenliğine karşı alt-kültürleri, delileri, anormalleri, dışlanmışları, sömürülüp bir kenara atılmışları öne çıkarmakla son derece yerinde bir çabanın ürünü olarak özellikle yetmişlerde ve seksenlerde dünyayı sarsmış olsa da, global kapitalizm marjinalliği ve anormalliği moda haline getirerek bu dışlanmış ve öteki diye tabir edilegelmiş grupları marjinalliklerinden ederek günün normu haline getirmiştir. Artık herkes anormaldir ve bununla gurur duyanların sayısı hiç de az değildir. Korku filmlerine baktığımız zaman psikopatların başından geçen ilginç olayları ve doğaüstü hadiseleri çarpıtarak aktarmak suretiyle milyonlarca dolar para kazanan yapımcı ve yönetmenlerin bolluğu göze çarpmakta, hatta gözleri yuvalarından etmektedir.Post-yapısalcılığın statik ve normalleştirici düşünce kalıplarını yok ederek yerine akışkanlığı ve dinamizmi yerleştirme projesinin pratikte fiyaskoyla sonuçlanmış olduğu doğrudur. Bunun sebebi az önce de sözünü ettiğim gibi kapitalizmin yapısı gereği kendine karşı olan her fikri emip süzgeçtem geçirerek kendi lehine çevirmekte gösterdiği başarıdır.Marx’ın kapitalizmin kendine karşı olan güçleri bünyesinde barındırdığını ta o zamandan söylemiş olduğunu zaten söylemiştim. Yinelemekte zarar yok, fayda var. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’ndan kaçarak Amerika’ya sığınan Theodor Adorno, Max Horkheimer, ve Herbert Marcuse gibi düşünürler Marx’ın işte bu görüşüne Nietzsche’nin toplumsal, etik ve estetik değerlerin yok edilip yeniden yaratılması gerektiği görüşünü de ekleyerek günün koşullarına uyarlamış ve savaş bittikten sonra neşe içerisinde yenilmiş bir Almanya’ya dönerek Frankfurt Okulu’nu kurup bugün Eleştirel Teori diye bilinen yaklaşımın öncüleri olmuşlardır. Temelde kültür ve siyaseti birbirinden ayırmanın yanlış olduğunu vurgulayan Frankfurt Okulu Eleştirel Teorisine göre kapitalizm hasta bir toplum yaratmakla kalmayıp bu hastalığı sinema, edebiyat ve daha başka kültürel formasyonlar vasıtasıyla popülerleştirerek kitleye pazarlıyordu. Kapitalist üretim-tüketim ilişkilerinin içsel çelişkilerini içselleştiren bireyler kişilik bölünmesi yaşayarak kitlesel bir halüsinasyonun kuklaları ve kurbanları haline geliyordu. Dolayısıyla eleştirmenin görevi kendisini toplumun dışına atarak mutsuz bilincine rağmen, hatta bu mutsuzluktan ve yalnızlıktan güç alarak yeni bir düzenin yaratılması yolunda yazılar yazmaktı.Benzer bir çizgide Gilles Deleuze ve Felix Guattari iki ciltlik Kapitalizm ve Şizofreni: Anti-Oedipus adlı kitaplarında Marx-Nietzsche-Freud üçgeni içerisinde değerlendirdikleri geç kapitalizmin kendine karşı güçleri hem üretip hem de yok ettiğini yazacaklardır yetmişlerin sonlarına doğru. Her ne kadar şizofreninin sadece kapitalizmin bir ürünü olduğuna katılmasam da Deleuze ve Guattari’nin kapitalizmin kendi ürettiği anormallikleri bastırarak canına can kattığını ve radikal anormalleşmeye götüren bir üretim-tüketim ilişkileri kısrdöngüsüne dayandığını itiraf etmek durumunda hissediyorum kendimi.Görüldüğü gibi post-yapısalcılık ve Eleştirel Teori birbirinden sanıldığı kadar da uzak değil. Bu iki düşünce akımı yer yer birbirine zıt gibi görünse de aslında aynı hedef doğrultusunda gelişmiş ve birbirine benzer yanları olan, yirminci yüzyılın ikinci yarısına damgasını vurmuş iki ayrı muhalif tavırdır. Her iki düşünce sisteminde de göze çarpan en temel özellik disipilinlerarası bir yaklaşım sergileyerek felsefe, psikanaliz, edebiyat, sinema, siyaset alanları arasında yeni bağlantılar kurmak çabasıdır. Bu çaba yer yer başarısızlıkla sonuçlansa da bu farklı söylem biçimlerinin sentezlenmesi elbette ki takdire şayan bir uğraştır ve kapitalist üretim-tüketim ilişkilerinin eleştirisini ekeonomi-politik gibi dar bir alandan kurtarıp kapitalizmin dış yapısı ve iç dinamikleri gereği kendini sürekli yenileyerek büyüyen bir hal aldığı günümüz dünyasında kültür araştırmalarının hakettiği öneme kavuşmasını sağlamıştır. Her iki grubun da geç kapitalizmin dayattığı normlar karşısında anormalliğin eleştirel bir tavır takınmakta faydalı olabileceğini savunması ise bir tesadüftür. Zira biliyoruz ki post-yapısalcılık ve Eleştirel Teori uzun yıllar birbirlerinden habersiz bir şekilde sürdürdüler çalışmalarını. Nitekim Michel Foucault bir röportajında “Adorno’nun çalışmalarından haberim olsaydı kariyerimin başında yazdığım Deliliğin Tarihi adlı yapıtımda söylediğim pek çok saçma şeyi söylemekten kaçınırdım. Fransa’da Ecole Normale’de okurken profesörlerimiz bize hiç bahsetmemişti Frankfurt Okul
    u’nun çalışmalarından. Adorno’yu keşfettiğim zaman benim patikalar açmakla uğraştığım alanlarda Adorno’nun çoktan beridir caddeler inşa ettiğini görünce hem üzüldüm hem de sevindim,” türünde sözler sarfetmiştir. (Bu noktada tarihi okuma biçimi bakımından Foucault’yla pek çok benzerlikler taşıdığını düşündüğüm Arif Hasan Tahsin’in “Aynı yolu yürüyenler farklı yerlere varamazlar,” sözlerini hatırlamamak neredeyse imkansız.)Dünyamızda hem doğa hem de kültür birbirine paralel olarak sürekli değişiyor. Bu değişimin devamlı suretle bir gelişim şeklinde gerçekleştiğini söylemekse oldukça zor görünüyor. Ve/fakat akışkanlığın moda haline geldiği, kimliklerin global kapitalizm potası içinde eriyerek yer yer birbirine girdiği şu günlerde düşüncenin olduğu yerde sayması elbette ki beklenemez. Bunu beklemek oldukça saçma bir beklenti olur kanaatindeyim. Nitekim kimse de böyle bir şey beklemiyor zaten ve düşünürler de düşüncelerini değiştirip günün koşullarına uyarlamak suretiyle çığ gibi büyüyen bir global anormalleşme süreci karşısında kendi normlarını ve içinde yaşadıkları toplumarın değerlerini eleştirecek yeni yöntemler ve söylemler yaratmak yolunda didinip duruyorlar. Tüm dünyada olduğu gibi yurdumuzda da geçmişten bağımsız bir gelecek düşleri bir tarafa bırakılıp tarihten kaçmanın imkansızlığı yavaş yavaş idrak ediliyor. Artık anlamayan kalmadı bugünün anlam kazanması için dünün unutulmamakla kalmayıp yeniden yazılmasının şart olduğunu. Farklı ve etkili yorum gelmişi de geçmişi de doğrusunu unutmadan yanlış okumayı becerebilmekten geçer. Bunun içinse eleştirel yorumcunun şimdi ve burada içinde yaşadığı koşullardan hareketle ve/fakat bir başka dünyanın, bir başka düzenin kurallarıyla kendi yaşam biçiminin temellerini sarsacak gücü ve cesareti kendinde bulması gerekir sevgili okur.Bunu yapmayı başarmış en önemli okur-yazarlardan biri olan Slovenyalı düşünür Slavoj Zizek gerek kitaplarında gerekse röportajlarında ütopyaların ölmediğini veya en azından ölmemesi gerektiğini sık sık vurguluyor. Zizek hem post-yapısalcılığı hem de Eleştirel Teori’yi kullanarak bu ikisinin ötesinde ve ne biri ne de öteki olan yeni bir yaklaşımın temellerini atmış bir kişi. Zizek bunu özellikle iki grubun da dışladığı Lacan’ın öznenin oluşum teorisini Hegel’le beslemek suretiyle siyaset bilimi ve kültür araştırmalarına uygulayarak başarmış.Zizek’in konumuzla alakasına birkaç cümle sonra döneceğiz, ancak öncelikle Lacan’ın neden önemli olduğunu kavramalıyız. Lacan’da karşılaştığımız en önemli yenilik çocuğun biyolojik varlığının sosyolojik varlığa dönüşme sürecinin açıklığa kavuşmasıdır. Lacan’cı psikanaliz büyük oranda işte bu geçiş sürecini anlatmaya çalışır. Lacan’a göre çocuk dili öğrenmeye başladığı andan itibaren biyolojik varlığından uzaklaşmaya başlar. Yani çocuk “benim adım şudur, budur, ben şuyum, buyum” demeyi öğrenmeye başladığı andan itibaren sosyal kimliğini kazanmaya başlamış, ve saltık kimliğinden, yani biyolojik kimliğinden uzaklaşmaya başlamış demektir. Buraya kadar pek de öyle yeni bir şey yok aslında, zira tüm bunlar Freudcu psikanalizle oldukça yakın bir ilişki içerisinde. Ama unutulmamalı ki Lacan’ın burada altını çizmeye çalıştığı nokta dil dediğimiz şeyin olgunlaşma sürecindeki yeri. Dilin edinilmesiyle birlikte çocuk ben, sen, o, biz, siz, onlar ayrımını yapmayı öğreniyor ve böylelikle de kendisiyle sosyal çevre arasına bir çizgi çekiyor, bir sınır koyuyor.İşte şimdi Zizek’in konumuzla alâkasına gelebiliriz, ki nitekim işte geldik de zaten. Sanırım geldiğimiz bu noktada öncelikle eğlence endüstrisinin global anormalleşmeye katkılarından söz etmemizde fayda var. Biliyoruz ki ezelden beridir eğlenmek için normdan sapmak gerektiği görüşü son derece yaygın. Ortaçağ’dan beridir bir ülkedeki eğlencenin bolluğu o ülkedeki özgürlük bolluğunun göstergesi olarak kabul ediliyor. Ve/fakat bu görüş global kapitalizmin geldiği ve bizi getirdiği noktada anlamını yitiriyor. Meselâ reklamlara baktığımız zaman görüyoruz ki çoğu ürün insana verdiği zevk ve yaşamın tadının daha çok çıkarılmasına katkıları bağlamında değer atfediliyor. Bir mal ne kadar zevk verirse tüketiciye fiyatı da o kadar artıyor. Zizek’e göre global kapitalist sistem artık eğlenceyi kısıtlamıyor, aksine özendiriyor. Yurdumuzdaki eğlence mekânlarının bolluğu ve eğlence sektöründe bir kaç yıldır yaşanan patlama bunun en önemli göstergelerinden biri. Dolayısıyla yurdumuzdaki eğlence mekânlarının bolluğuna kanıp da yurdumuzun her gün ve her bakımdan özgürleşmekte olduğu sonucuna varmak son derece yanlış. Bilâkis eğlence sektöründeki bu patlamayı global kapitalizmin insanları boyunduruğu altına alıp onları özgürleşmekte oldukları yanılsamasına hapsederek salakça bir sevince mahkûm ediyor oluşu şeklinde yorumlamalıyız. Bu yorumu yapabilmemiz içinse çok eğlenmiş ve eğlenceden bıkıp usanmış olmamız gerekmiyor; her ne kadar eğlenceden bıkıp usanarak eve kapanıp bol bol kitap okumak ve Hollywood filmlerinden daha başka filmler seyretmek bu saptamayı yapmayı kolaylaştırıcı faktörler olsa da…Ha eğer olayı global bazda düşünmek arzusuyla yanıp tutuşmamıza rağmen odaya kapanıp mevcut düzeni eleştiren kitaplar okumak ve sıradışı filmler seyretmek düşüncesine sıcak bakmıyorsak mahalle bakkalına gidip Coca-Cola tenekelerine bakmamız da işe yarayabilir. Coca-Cola tenekesine baktığımız zaman görürüz ki üzerinde “Enjoy Coke!” yazmaktadır ki bu Türkçe’de aşağı yukarı “Kolânın tadını çıkar!” veya abartacak olursak “Kolâ iç ve zevk al, hatta zevkten kudur!” anlamına falan gelmektedir. Oysa kolâ içip de orgazm olanını ben henüz ne gördüm ne de duydum. Kolâ içen adamın da kadının da olsa olsa dişleri çürür, asitten midesi delinir, kendisini çarpıntı bulur, şeker hastası olur ve daha da abartacak olursak kudurur ölür; zevkten değil ama, global ve kapitalist gazdan…

    (c) cengizerdem

    “Sakin olun arkadaşlar, o sadece bir junkie,” söyledi rahatsız bir ses sahibinin elindeki telsize yönelerek. Bir gözetleme polisi biçareliğin sınırlarını zorlayan bir hilkat garibesinin iki polis memuru tarafından yaka paça, adeta inorganik bir nesneymişçesine yerden kaldırılıp gereksiz bir mal gibi kaldırımın kenarına atılarak kaba ve küçük düşürücü olarak nitelendirilebilecek el kol hareketleriyle rencide edilişini seyrediyordu melûn melûn önündeki ekranlardan birine bakmak suretiyle.21 Temmuz Cumartesi gecesi saat on sularında Amsterdam Merkezi Polis Karakolu’nun gözetleme kulesindeyiz sevgili okur. Burası gözlerle dolu bir oda. Bir gözün içinde binbir göz var burada, zira buradan şehirdeki tüm gözetleme kameralarının hem kayıtlarına ulaşılabiliyor, hem de şehirdeki hemen hemen tüm sokaklar ekranlardan gözetlenebiliyor.Bu odada hiç kıpırdamadan oturduğu halde kişi Amsterdam sokaklarında gezebiliyor. Bu arada sanırım şunu söylemekte fayda olacaktır: Boyutları ve nüfusuna göre oran-orantı hesabı yapılınca Amsterdam dünyanın en çok CCTV, yani güvenlik kamerası barındıran şehirlerinden biri olarak çıkıyor karşımıza. İşin ilginç yanı bu şehrin aynı zamanda dünyanın en serbesiyetçi ve en kozmopolit şehirlerinin de başında geliyor olması. Peki ama benim ne işim var burada? Gerçekten de iktidar ve gelişen teknoloji arasındaki ilişki üzerine yapılan bir araştırma için bilgi toplama safhası gereği burada olabilir miyim ben? Denetleme mekanizmalarındaki son gelişmeler ve sosyal yaşama etkileri üzerine bir rapor hazırlamak olabilir mi benim maksadım?***Bu arada Red Light District’e kayıyor gözümüz. Polis merkezinde miyiz, erotik video gösteriminde mi belli değil. Müfettiş Gerhard Brouwer Amsterdam Centraal’dan sorumlu panoptik gözlemci. Az önce telsizle o biçare düşmüş cankiye daha kibar davranmaları konusunda uyarıda bulunan kişi. Şehirde bir vukuat olduğu zaman buradan görüp bölgeye en yakın dağ bisikletli polis devriyelerine durumu bildirerek nahoş hadiselerin önüne geçmekle görevli kendisi. İlginçtir, bu polislerden bazıları daha önce rampalarda BMX’leriyle uçuşuyormuş. Parklardan toplayıp adam etmişler bunları. Altlarına doğru dürüst bisiklet, ellerine son moda telsiz vermişler. Brouwer de onlardan biriymiş ama iki yıl önce terfi etmiş. Şimdi sokaklarda gezmek yerine bu odadan sağlıyormuş asayişi. Brouwer işini severek yaptığını, Amsterdam’da normal bir filmde görebileceğinizden çok daha ilginç şeyler olduğunu söylüyor: “2004 Nisan’ında bu projeye başladığımız zaman bazı hayat kadınları ve pencere fahişeleri şikayet etmişti. Kameralar müşterilerini tedirgin edip uzaklaştırıyormuş. Ama onlar bile kabul ediyor artık bu kameraların kendi güvenlikleri için olduğunu. Müşteri profillerinde muazzam bir düzelme olduğunu söylüyorlar mesela. Yıllık değerlendirmelerimiz gösteriyor ki bölgedeki suç oranında 2004’ten günümüze büyük bir düşüş var. Eğer insanlar kendilerini emniyette hissederlerse daha çok ziyaretçimiz olur diye düşünüyorum.”***Hollanda’da suç ve bireysel özgürlük arasındaki ince çizgiyi en fenni şekilde çizmişler anlaşılan. Söylediklerinden anlıyoruz ki Brouwer bireysel özgürlükler konusunda da çok duyarlı: “Elde ettiğimiz görüntüler sadece toplumsal düzeni sağlamak için kullanılıyor. İşlenen suçların soruşturulmasında kullanmıyor ve 72 saat içinde yok ediyoruz bu materyali. Sadece bölge müdürlüğünden yazılı izin gelirse DVD’ye kaydediyoruz görüntüleri. Tabii burada suçun da soruşturmaya değer olması gerekiyor. Yani birisi cüzdanını çaldırdı diye oturup da 6 saat CCTV kayıtlarını inceleyecek halim yok herhalde. Ama mesela 2006 yılında bir kadın kaçırılarak tecavüz edilmişti. Biz kadını kaçıran arabanın plâka numarasını elde ettik CCTV kayıtlarından ve şüpheliyi tutukladık. Büyük yankı uyandırmıştı bu olay o zamanlar.”***Amsterdam Merkezi Polis Karakolu’nun gözetleme kulesinden, iktidarın gözleriyle dolu bu odadan sorumlu Müfettiş Brouwer’le yaptığım ropörtajda şu ana kadar söylenenler sen de takdir edersin ki iyi iktidar ve kötü iktidar arasındaki farkın altını çizer nitelikte sevgili okur. Belli ki amaç bağcıyı dövmek veya üzüm yemek değil, kırlarda temiz hava alıp üzümlere yan bakmak hiç değil. Kameraları caydırıcı olması için koymuşlar sağa sola. Mesela o kaçırılıp tecavüz edilen kadına saldıran kanun kaçağının yakalanması kim bilir kaç tecavüzcüyü caydırmıştır kafasında kurguladığı haince eylemlerden.***“Bize biraz da kameralarla ilgili bilgi verir misiniz sevgili Brouwer, tabii eğer münasipse?”“Kameralarımız teşkilâtımıza mahsustur ve özel olarak Amsterdam’ın mimari yapısı ve çevre düzenlemesiyle uyum içerisinde olacak şekilde tasarlanmıştır. Bu kameraların amacı görünmez olmak değil, tam tersine, gözden kaçmayacakları şekilde konumlandırıyoruz kameralarımızı. Çünkü kameraların amacı caydırıcı olmak, yani suçlunun kamerayı görüp suça teşebbüs etmekten vazgeçmesini sağlamak. Suç işlendikten sonra suçlunun cezasını çekmesi mağdurun zararını telafi etmekten uzaktır bence. Bu sadece iş işten geçtikten sonra sunulan bir tesellidir mağdura.”“Peki teknolojiyle arası nasıl güvenlik teşkilâtınızın?”“Bu yıl son teknoloji ürünü kameralar aldık. Bak sana göstereyim marifetlerini.”Brouwer kamerayı tek bir dokunuşla 360 derece döndürebiliyor ve inanılmaz mesafeleri birkaç saniye içerisinde burun dibine kadar yaklaştırabiliyor. İktidarın her şeyi görmeye muktedir gözünden hiç bir şey kaçamıyor böylelikle.***Umarım Brouwer’in verdiği bilgiler seni de düşündürmüştür sevgili okur. Kendisiyle daha çok sohbet etmek isterdim aslında. Ama şimdilik asayiş berkemâl olsa da her an her şeyin vuku bulabileceği bir Cumartesi gecesi olduğunu akılda tutarak ne yazık ki on beş dakikayla sınırlandırmak durumunda kalıyoruz Brouwer’le görüşmemizi.Gözetleme kulesinden ayrılırken son bir kez baktım ekranlara. Amsterdam’da hayat vukuatsız ve/fakat pek çok ilginç olayla dolu bir şekilde seyrediyor, dereler akmaya, ördekler yüzmeye devam ediyordu. Bir grup şüpheli şahıs kamerayı görünce başlarını başka tarafa çevirip yön değiştiriyorlar, salyaları akan bir adam çöpleri karıştırıyor, elinde “Yüce İsa, Tanrı’nın kuzusu!” yazılı bir pankart taşıyan çılgın bir kadın yüzünü kameraya yaklaştırıp avaz avaz bağırıyor, bu arada bir başka kadın çıplak göğüslerini İhtiyar Denizci adlı bir barın camına sürtüyordu. Saate baktım, on buçuktu. Aklıma saçma ve saçma olduğu kadar da anlamlı bir fikir geldi; belki de hayatımda ilk ve son kez aklıma gelecek son derece istisnai bir fikir… Polis karakolundan ayrılıp derhal Red Light District’e yöneldim ve önüme çıkan ilk güvenlik kamerasına melûn melûn baktım iki dakika boyunca. Üçüncü dakikaya girdiğimde bisikletli bir polis yanıma gelerek iyi olup olmadığımı sordu. “İyiyim,” dedim ve kameraya el sallayarak ekledim, “Müfettiş Brouwer’in dikkatini çekmeye çalışıyordum sadece.”Brouwer’in beni görüp görmediğini bilmiyorum ama eğer görmüşse tebessüm ettiğinden eminim. Belki de el bile sallamıştır bana ama bunun pek bir önemi olduğunu sanmıyorum, zira panoptik denetleme mekanizmasının yapısı gereğidir, kameranın arkasındaki kişi seni görür ama sen onu göremezsin. Bu da onu senin karşında daha üstün bir konuma yerleştirir ve seni denetlemesini kolaylaştırır. Yani tıpkı Foucault’nun deşifre ettiği gibidir mantık: “Görünürsün ama göremezsin[…]Görünürlük bir tuzaktır.”O kameraların arkasındaki gözün bozuk olduğunu ve/yani bu ekranların başında oturan
    şahsiyetin kişilik bozukluğu olduğunu düşünmek bile istemiyor insan. Eğer otorite sapkınsa seni denetlemekle yetinmez ve üzerinde tahakküm kurmaya çalışır, seni boyunduruğu altına almaya kalkışır ve daha başka yanlış eylemlere cüret ve teşebbüs eder. İşte iyi otorite ve kötü otorite arasındaki temel farklılık da zaten ancak gerçek hayatta yaşanan bürokratik sorunlar ve adil olmayan dayatmalar neticesinde yaşanan birey-kitle-iktidar çatışmaları dolayımıyla çıkar karşımıza. Sevk-idare ve denetim mekanizmasının doğru dürüst çalışıp çalışmadığının test edileceği yer günlük yaşamdır. Yani günlük yaşamda yarattığı etkilerdir iktidarın iyi mi kötü mü olduğunu gösteren. Demek ki eğer iyi ve kötü arasındaki temel farkı bu kavramların içini boşaltmak ve sınırlarını belirsiz kılmak suretiyle ortadan kaldırırsak sevk ve idare mekanizmamızın bizi daha müreffeh günlere taşımasını umut dolu bir hayâl formunda olasılıklar dışına hapsedip asla gerçekleşmemeye mahkûm kılmış oluruz, ki sevgili okur, nitekim işte kılmaktayız da zaten.
    (c) cengizerdem
    %d bloggers like this: