Skip navigation

Monthly Archives: November 2009

  http://panopticomania.wordpress.com/

 Robert and Shana Parke-Harrison, Architect’s Brother

It is only in and through a position of non-mortality within and without mortal life at the same time that the exploitation of mortality can be brought into the spotlight. A critique of the exploitation of mortality inherent in particularly exemplary cultural products will be achieved through putting them in a perspective that analyzes the life death drives in such a way as to expose the exploitation of the fear of death as the driving force inherent in them. The point is that it is indeed necessary to fantasize being what one is not, in our case being non-mortal, to be able to become self-conscious of one’s self-reflexivity in the way of creating an order of signification not caught up in the rotary motion of drives locked in Klein’s projection-introjection mechanism,  but rather one which breaks this vicious cycle and at least attempts to subtract death from life in a counter-act to the post-structuralist idea of life as a process of dying and death as an absent presence in the midst of life. It is only through such a subtraction of the absent presence of death within life that the productive interaction between Deleuze’s transcendental empiricism, Foucault’s bio-politics, Badiou’s theory of infinity, and Kant’s reflective mode of judgement give birth to the immortal subject as the womb of a new thought, a new life, and a new mode of being, free of the exploitation of mortality and engagingly indifferent to this mortal, all too mortal life.

Jacques Derrida

Image via Wikipedia

 “Derrida” The Movie

différance “For Derrida, being is the oppositional conflict between binaries, but what is more real than even this duel of forces is the difference between them… But Derrida shows through his elaboration of différance that neither term in the binary truly conquers the other because both need the other in order to stand out, and that both are, in fact, constituted at their foundation by this continual supplementation of difference. Thus, no term is beyond the other, but both are equally inscribed within the more primordial differential space between, that “bottomless chessboard upon which being is put into play”… Derrida privileges the bottomlessness of the chessboard duel in order to call out the essential arbitrariness of privileging any one term over the other… So for Derrida, what is most real, then, is the abyss of différance, or the bottomless aspect of the chessboard, which is to say that it is an ultimate transcendental emptiness out of which everything impossibly, endlessly, and agonistically emerges and in relation to which nothing has a more or less significant relationship… For in relation to an ultimate indifferent emptiness, everything is classified at its base by an essential equivalence, with no thing expressing a greater degree of goodness or beauty or truth than the next thing, thereby ensuring that it is only through subjective imposition—that is, by way now of a thing’s commodified form and exchange value—that any worth whatsoever can be attributed to it. The market all too happily accepts its ontological construal as in line with its own justification and continued sprawl and thus renders the critical, liberative edge of Derrida’s deconstruction largely domesticated. For within this Derridean scheme, all we can do is arbitrarily hope that somehow a universal realization of this bottomless abyss will help in chastening our imperial ambitions, mitigating the still inevitable conflict of power. Yet all the while, the new imperial logic of the market spreads increasingly uninhabited over this bottomless frontier, aided by having the last remaining vestiges of any other obstructive metaphysical values removed from the sociopolitical chessboard.”  (Ben Suriano, “On What Could Quite Rightly Pass for a Fetish” in ‘God is Dead’ and I Don’t Feel so Good Myself, pp. 38-40) see Derrida, Margins of Philosophy; Of Grammatology; and Writing and Difference  différance « Indecent Bazaar

différance

“For Derrida, being is the oppositional conflict between binaries, but what is more real than even this duel of forces is the difference between them… But Derrida shows through his elaboration of différance that neither term in the binary truly conquers the other because both need the other in order to stand out, and that both are, in fact, constituted at their foundation by this continual supplementation of difference. Thus, no term is beyond the other, but both are equally inscribed within the more primordial differential space between, that “bottomless chessboard upon which being is put into play”… Derrida privileges the bottomlessness of the chessboard duel in order to call out the essential arbitrariness of privileging any one term over the other… So for Derrida, what is most real, then, is the abyss of différance, or the bottomless aspect of the chessboard, which is to say that it is an ultimate transcendental emptiness out of which everything impossibly, endlessly, and agonistically emerges and in relation to which nothing has a more or less significant relationship… For in relation to an ultimate indifferent emptiness, everything is classified at its base by an essential equivalence, with no thing expressing a greater degree of goodness or beauty or truth than the next thing, thereby ensuring that it is only through subjective imposition—that is, by way now of a thing’s commodified form and exchange value—that any worth whatsoever can be attributed to it. The market all too happily accepts its ontological construal as in line with its own justification and continued sprawl and thus renders the critical, liberative edge of Derrida’s deconstruction largely domesticated. For within this Derridean scheme, all we can do is arbitrarily hope that somehow a universal realization of this bottomless abyss will help in chastening our imperial ambitions, mitigating the still inevitable conflict of power. Yet all the while, the new imperial logic of the market spreads increasingly uninhabited over this bottomless frontier, aided by having the last remaining vestiges of any other obstructive metaphysical values removed from the sociopolitical chessboard.”

(Ben Suriano, “On What Could Quite Rightly Pass for a Fetish” in God is Dead’ and I Don’t Feel so Good Myself, pp. 38-40)

see Derrida, Margins of Philosophy; Of Grammatology; and Writing and Difference

différance « Indecent Bazaar

 Michel Foucault Hapishanenin Doğuşu: Gözetim ve Ceza adlı başyapıtında mimar ve düşünür Jeremy Bentham’ın yeni bir hapishane modeli olarak tasarladığı ve Panopticon adını verdiği, zamanına göre (Ondokuzuncu yüzyıl) devrimci sayılabilecek gözetim ve denetim mekanizmasını modern zamanlardaki iktidarın işleyiş biçimini gözler önüne seren bir metafor olarak lanse eder. Foucault’ya göre Panopticon mahkûmların hareketlerini, davranış biçimlerini ve hatta düşüncelerini kontrol altında tutan bir aygıt, bir makinedir adeta. Panopticon iç içe geçmiş halkalardan oluşan bir binadır ve tam ortasında bir gözlem kulesi bulunur. Mahkûmların hücreleri bu gözlem kulesinden rahatlıkla görülebilecek şekilde dizilmiştir. O kadar ki mahkûmun kendisi ne kadar saklanmaya çalışırsa çalışsın hapishanenin mimari yapısı vasıtasıyla oluşturulmuş ışıklandırma düzeneği öyle bir tasarlanmıştır ki mahkûmun gölgesi rahatlıkla görülebilir kuleden. Sürekli gözetim ve denetim altında tutulmakta olduğunu bilen mahkûm şahsiyet zaman içerisinde kendisini kuledeki gardiyanın gözüyle görmeye ve o gözün beklentileri doğrultusunda hareket etmeye başlar. O kadar ki artık kulede bir gardiyan olup olmadığı bile önemsizleşir, zira zaten artık mahkûm hapishanenin gözünü, otoritenin bakış açısını içselleştirmiş ve otomatikman mahkûmluk rolünü benimsemiştir. Dolayısıyla çoğu zaman kulede bir gardiyan tutmaya bile gerek yoktur artık, ne de olsa zaten mahkûmlar sürekli kulede bir gardiyan varmış gibi hareket etmeyi alışkanlık haline getirmişlerdir.  

Çevrede halka halinde bir bina, merkezde bir kule; bu kulenin halkanın iç cephesine bakan geniş pencereleri vardır; çevre bina hücrelerle bölünmüştür, bunlardan her biri binanın tüm kalınlığını katetmektedir; bunların, biri içeri bakan ve kuleninkilere karşı gelen, diğeri de dışarı bakan ve ışığın hücreye girmesine olanak veren ikişer pencereleri vardır. Bu durumda merkezi kuleye tek bir gözetmen ve her bir hücreye tek bir deli, bir hasta, bir mahkûm, bir işçi veya bir okul çocuğu kapatmak yeterlidir. Geriden gelen ışık sayesinde, çevre binadaki hücrelerin içine kapatılmış küçük siluetleri olduğu gibi kavramak mümkündür. Ne kadar kafes varsa, o kadar küçük tiyatro vardır, bu tiyatrolarda her oyuncu tek başınadır, tamamen bireyselleşmiştir ve sürekli olarak görülebilir durunmdadır. Görülmeden gözetim altında tutmaya olanak veren düzenleme, sürekli görmeye ve hemen tanımaya olanak veren mekânsal birimler oluşturmaktadır. Sonuç olarak, hücre ilkesi tersine döndürülmekte veya daha doğrusu onun üç işlevi – kapatmak, ışıktan yoksun bırakmak ve saklamak— tersyüz edilmektedir; bunlardan yalnızca birincisi korunmakta, diğer ikisi kaldırılmaktadır. Tam ışık altında olma ve bir gözetmenin bakışı, aslında koruyucu olan karanlıktan daha fazla yakalayıcıdır. Görünürlük bir tuzaktır.[1]  

Panopticon denilen bu hapishane modelinin önemi modern toplumlardaki iktidarın işleyiş biçimini temsil eden bir yapıya sahip olmasıdır. Biliyoruz ki modern toplumla birlikte merkezi iktidar çözülerek bireylerin içine işlemiştir. Ölüm ilanı vermeye hevesli pek çok kişi merkezi otoritenin bu çözülüşünü iktidarın ölümü olarak telakki etmiştir, ama bu son derece yanlış bir yorumdur, zira iktidar ölmemiş, sadece şekil değiştirmek ve kendisini görünmez kılmak suretiyle gücüne güç katmıştır sevgili okur. Artık iktidar toplumu oluşturan bireylerin dışında değil, içindedir. Yani toplumu oluşturan bireyler kendilerini içinde buldukları sistem tarafından öyle bir kurulmuştur ki artık onlara ne yapmaları, nasıl davranmaları gerektiğini söylemek bile gereksizleşmiştir, zira onlar zaten sistemin aksamadan çalışması için oynamaları gereken rolü oynamaya dünden razı bir hale getirilmişlerdir.  

Beni Bu Dışarıdan Çıkarın!” adlı kitabım Panopticon adlı gözetim mekanizmasının bir kitap formunda zuhur edişinin ürünüdür sevgili okur. Dışarıdan içeriye, içeriden dışarıya, dışarıdan dışarıya ve içeriden içeriye geçiş noktasında konumlanmış, dışarıyla içerinin birbirine girdiği, içindekilerle dışındakilerin rolleri değiştiği bir kitap ve yazının hayata, hayatın da yazıya nüfûz ettiği o kırılma noktasını kendine mesken tutmuş bir yazma eylemi söz konusu burada. Kitapta ne yapacağını bilemez bir vaziyette ve şaşkınlık içerisinde bir o yana bir bu yana savrulan insanın tıpkı bir Panopticon içerisine hapsolmuş mahkûmları andıran traji-komik durumunu mizahi bir dille kaleme almaya çalıştım.  Yani bu kitap panoptik hapishane modelinde bir tımarhane, içindeki karakterler mahkûmları andıran birer akıl, ruh veya sinir hastası, kitabı oluşturan anlatılar da birer hücre oluyor. Bu hücreler karakterlerin hem içinde hem de dışında; yani işte içindedir karakterler hücrelerin, hücreler de karakterlerin… Bu da demek oluyor ki bu kitap iç dünya ile dış dünya arasındaki yerde, eşikte konumlanmış ve arada kalmışların durumunu anlatıyor. Her bir hücrede farklı bir bilinç oyunu oynanıyor ve karakterlerin zihinlerinde vuku bulan, iç dünyalarında sahnelenen bu oyunları birleştiren şey de zaman ve mekân. Zira tüm bu olaylar aslında aynı anda ve aynı binada, aynı zaman ve uzamda gerçekleşiyor. Bu panoptik mekanizma karakterlerin kollektif iç dünyasını ve toplumsal bilinçdışını temsil ediyor. Dolayısıyla karakterlerin kafasında sahnelenmekte olan tüm oyunlar ve onları oluşturan olaylar aslında çok daha büyük ve bilinmeyen bir kurgunun parçaları…Ve işte ben bu kurgunun bilinmezliği ve büyüklüğü karşısında neredeyse bir hiç olan insanın traji-komik durumunu dışa vurmaya çalışıyorum bu panoptik kitap vasıtasıyla. Beni bu dışarıdan çıkarın diyerek bu kitap hem kendisini içinde bulduğu, hem de içindeki karakterleri düşürdüğü duruma isyan ediyor sevgili okur.    

Dünyanın anlatılamayan düzensizliği ve hayatın  anlaşılamayan rastlantısallığı karşısında, dilin anlamı aktarmada ve iletişim kurmada yetersiz kaldığı noktada, yapılan tüm eylemlerin sadece ölüm süreci diye nitelendirilen yaşamı geçirmede insanlara yardımcı olan birer oyundan ibaret olmasına beni bu dışarıdan çıkarın diyerek isyan eden bu kitap insanın evrendeki yalnızlığını ve birbirinden kopan, uzaklaşan insanların bu yalnızlığı paylaşmada ne denli zorlandıklarını konu alıyor. Kitaptaki sıradışı ve marjinal karakterlerin gözleri ve bilinciyle aynı anda pek çok değişik pencereden bakıyorum dünyaya ve hayata. Böylelikle de algılama aşamasında karşılaşılan farklılıkların yarattığı göreceliğin insan ilişkileri üzerindeki etkilerini mercek altına almayı umuyorumby Polly Morgan

Beni bu dışarıdan çıkarın diye sessizce fısıldayan bu panoptik kitaptaki karakterler tanıyamadıkları ve tanımlayamadıkları bir dünyadadırlar. İçinde bulundukları bu dünya belirsizliklerle doludur ve şekilsizdir. Önem atfedilebilecek şeylerin, olayların ve olguların sayısı minimal düzeydedir, hatta hiç yoktur. Karakterlerin kafası karışıktır. Karakterlerin kafa karışıklığı çelişkili ve birbirini çürüten anlamların varlığından ziyade kişinin kendisini, varlık nedenini, varoluş amacını ve dünyadaki konumunu açıklayabilecek herhangi bir şeyin yokluğundan kaynaklanır. Neden-sonuç ilişkilerinde aksaklıklar vardır. Bunun sebebi gerçek hayattakinden farklı neden-sonuç ilişkileri yaratmak suretiyle bu dünyadan izler taşıyan farklı bir dünya yaratmaya çalışmış olmamdır. Emelim böylece gerçek ve sanal kavramlarını sorgulamaya kalkışmaktır. “Neredeyiz? İçinde bulunduğumuz bu dünyanın kuralları nelerdir? Neler olup bittiğinden, nasıl bir gerçeklikle karşı karşıya bulunduğumuzdan ve kişilerin davranış biçimlerinin anlamından emin değilken çevremiz üzerinde nasıl etkili olabiliriz?” İşte bu gibi soruların yanıtlarının gizli olduğu bu kitapta aşk, nefret, anlam, güzellik, hakikat ve gerçeklik kavramlarını insanın zaman ve mekândaki konumuyla ilişkileri bağlamında ele almaya çalıştım. Söylemeye gerek bile yok belki ama karakterlerin dünyayla ilişkileri sorunludur ve uyumlu olmak için harcadıkları tüm çabalar boşunadır. Kitapta adeta ne yaptığını bilmeyen birer palyaçoya dönüşen karakterler panoptik hapishane modelindeki bir tımarhanede olmakla beraber sanki kendilerini ıssız ve kurak bir çölün ortasında bulmuş gibidirler veya en azından öyle hissetmektedirler sevgili okur.  

Pink Floyd:  We don’t need no education We don’t need no thought controlNo dark sarcasm in the classroomTeachers leave them kids aloneHey! Teachers! Leave them kids alone!All in all it’s just another brick in the wall.All in all you’re just another brick in the wall.We don’t need no educationWe don’t need no thought controlNo dark sarcasm in the classroomTeachers leave them kids aloneHey! Teachers! Leave those kids alone!All in all you’re just another brick in the wall.All in all you’re just another brick in the wall.  (via nickdrake)  

Kahramanların, daha doğrusu kurban-kahramanların kendilerine güvenleri yoktur. Mantıklı düşünebilme, doğru karalar alma, cesaret gibi vasıflardan yoksun oldukları için kişisel değer yargılarını oluşturup kaderlerini çizebilecekleri veya geleceklerini yaratabilecekleri hiçbir yol yoktur. Sanki Takamuro Kootaro’nun dediği gibi “yol yoktur önlerinde ve onlar yürüdükçe yol arkalarında oluşmaktadır.” Ama onlar tüm bunların farkında bile değildirler. Tüm zamanlarını anlaşılmaz bir dünyayla umutsuzca mücadele etmekle geçiren karakterleri ayakta tutan tek şey kendilerini kurtaracağını ümit ettikleri ve/fakat ne olduğunu bile bilmedikleri bir şeyin veya bir kimsenin gelip onlara yardımcı olacağıdır. Durumlarını daha kötü kılan şey ise güvenilir bir hafızaya sahip olmamalarıdır. Hafızaları kötü olduğu için geçmişe bakıp, geçmişten dersler çıkarıp bugünkü konumlarını belirleyememekte ve sorgulayamamaktadırlar. Yaşamlarının tarihini, yani geçmişlerini anlatmaktan aciz olan bu kurban-kahramanlar dolayısıyla bugünkü durumlarının analizini de yapamazlar ve kim olduklarını kavrayamazlar. Kendilerini bile tanıyamayacak bir halde olan bu karakterlerin varoluşla ve anlamsızlıkla başa çıkma girişimleri ve başa çıkma biçimleri bu sıradışı anlatılarla zuhur eden doğaüstü hadiselerin izleğini meydana getirir. Anlatılarda “olay örgüsü” diye tabir edilebilecek pek bir şey olmaz. Egemen edebiyat anlayışında karşılaştığımız gibi anlatının başında bir sorunun varlığı üzerinde durulması, sonra kişilerin bu sorundan kaynaklanan bir dizi çatışma içerisine çekilmesi, sonra da sorunun şu veya bu şekilde çözümlenmesini sağlamak suretiyle çatışmayı ortadan kaldırıp kişilerin yaşamlarının normale döndürülmesi şeklindeki bildik senaryonun yapısı tamamen bozulmuş durumdadır bu panoptik kitapta.  Beni bu dışarıdan çıkarın! demekten başka seçeneği kalmamış bu anlatı kişileri bağımsız ve bilinçli hareket etmekten aciz oldukları için yaptıkları şeyler hep aynıdır: Birinin gelmesini, kendilerini bilgilendirmesini, varlıklarını anlamlandırmasını ve onları dışarıdan içeriye çıkarıp yönlendirmesini beklerler. Beklerken de çeşitli oyunlar oynarlar aynı anda hem iç hem de dış dünyaları olan hücrelerinde. Ne var ki oynadıkları bu oyunlar yaratıcı birer zekâya sahip olmadıklarından sadece zaman geçirmeye yönelik, işlevsellikten ve mantıktan yoksun oyunlardır. İçinde bulundukları bu hapishane dünyası onların gitgide daha da içlerine dönmelerine ve dışlarındaki hapishaneden kurtulmak için kendilerini tamamen iç dünyalarına hapsederek bu dışarıdan çıkmaya meylettirir. Ve/fakat iç dünyaları aynı zamanda dış dünyaları da olduğu için içe döndükçe kendilerinin dışına yönelmektedirler aslında. Böylelikle o kadar bir uzaklaşırlar ki kendilerinden artık tamamen körleşmişlerdir içnde bulundukları durumun gerçeklerine. Varlıkları sürekli kendilerinden kaçmak, kendi gerçekliklerini kendilerinden saklamak ve kendilerini aramak, gerçekliklerini bulmak arasında gidip geldiği için tek kişilik bir saklambaçtan farksızdır yaşamları. Beni bu dışarıdan çıkarın hepsinin hep bir ağızdan ama sadece kendilerine söyledikleri şeydir aslında; bağırarak değil ama, sessizce…  

maybeghosts:  under-the-stairs:  Caged lights by ~shadows-fang


  

[1] Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, çev. Mehmet Ali Kılıçbay (İstanbul: İmge, 2006), 295-96  

Panoptik Kitap için bknz.  

http://panopticomania.wordpress.com/  

http://www.scribd.com/doc/18973193/PANOPTK-KTAP-Beni-Bu-Dardan-Ckarn-Cengiz-Erdem  

(c) Cengiz Erdem, 2007.

%d bloggers like this: