Skip navigation

Monthly Archives: October 2010

Felsefedeki iki önemli dönüm noktası Descartes ve Spinoza’nın eserlerinde çıkıyor karşımıza. Birbirlerinin tersi yönlerde ilerleyen bu dönümler şöyle: Descartes ruhun bedenden bağımsız, kendine yeterli ve bedenin ölümü halinde bile varlığını sürdürebilecek bir şey olduğunu söylüyordu. Oysa Spinoza buna şiddetle karşı çıkmış ve ruhun varlığını bedenden bağımsız olarak sürdüremeyeceğini, bedenin ölümünün ruhun da ölümü anlamına geleceğini son derece kesin ve net bir dille ifade etmişti. Hatırlatmalıyız ki Descartes ve Spinoza aşağı yukarı aynı dönemde yaşamış ve ikisi de bilimin önlenemez yükselişine tanıklık etmişti. Hatta bu yükselişte ikisinin de önemli birer rol oynadığını söyleyenler bile vardır günümüzde. Lakin elbette ki bu tür yorumların tamamen yersiz olduğunu söylemek doğru değildir, zira bildiğimiz bir başka şey de Descartes’ın filozofluğa ilaveten üstün bir matematikçi ve Spinoza’nın da becerikli bir lens yapımcısı olduğudur. Hemen belirtelim, Spinoza yaşamının büyük bir kısmını odadan odaya taşınarak ve kiraladığı bu odalarda geceleri felsefe kitapları yazıp gündüzleri de lens yapım ve satımıyla uğraşarak son derece cüzi miktarlarla sağlıyordu geçimini. O kadar ki, abartacak olursak aldığı para barınma ve beslenme dışında ancak mürekkep, kalem ve kâğıt almaya yetiyordu diyebiliriz. Hiçbir zaman malı mülkü olmamış, ailesinin ona bıraktığı mirası bile istemeyip her ne hikmetse sadece anne ve babasının yatağını almış ve söz konusu yatağa yaşamının sonuna kadar sahip çıkmıştı. Anne ve babasının Spinoza’nın doğumuna yönelik olarak bulundukları cinsi münasebet işte bu yatakta gerçekleşmişti. Bilmiyoruz Spinoza’nın tüm mirası reddedip sadece söz konusu yatağı sahiplenmek istemesinin ne derece düşündürücü olduğunu söylemeye gerek var mı. İnsan ruhunun karanlık yönünü merak eden okuyucularımız isterlerse bu ilginç arzunun kökenine inip psikanalitik boyutlarını incelemek üzere araştırmaya koyulabilirler. Bizim için önemli olansa, Spinoza’nın, “beden ruhun hapishanesidir,” sözünü tersine çevirip, “ruh bedenin hapishanesidir,” şeklinde yeniden yazan Foucault’yu, “beden bilinçle kısıtlanmamalıdır” diyerek öncelemiş olmasıdır.

#fmhs > INVISIBLE SPHERE Untitled Document

#fmhs > Invisible Sphere

Hatırlanacağı üzere Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu: Gözetim ve Ceza adlı başyapıtında mimar ve düşünür Jeremy Bentham’ın yeni bir hapishane modeli olarak tasarladığı ve Panopticon adını verdiği, zamanına göre (on dokuzuncu yüzyıl) devrimci sayılabilecek gözetim ve denetim mekanizmasını modern zamanlardaki iktidarın işleyiş biçimini gözler önüne seren bir metafor olarak lanse eder. Foucault’ya göre Panopticon mahkûmların hareketlerini, davranış biçimlerini ve hatta düşüncelerini kontrol altında tutan bir aygıt, bir makinedir adeta. Panopticon iç içe geçmiş halkalardan oluşan bir binadır ve tam ortasında bir gözetleme kulesi bulunur. Mahkûmların hücreleri bu gözetleme kulesinden rahatlıkla görülebilecek şekilde dizilmiştir. O kadar ki mahkûmun kendisi ne kadar saklanmaya çalışırsa çalışsın hapishanenin mimari yapısı vasıtasıyla oluşturulmuş ışıklandırma düzeneği öyle bir tasarlanmıştır ki mahkûmun gölgesi rahatlıkla görülebilir kuleden. Sürekli gözetim ve denetim altında tutulmakta olduğunu bilen mahkûm şahsiyet zaman içerisinde kendisini kuledeki gardiyanın gözüyle görmeye ve o gözün beklentileri doğrultusunda hareket etmeye başlar. O kadar ki artık kulede bir gardiyan olup olmadığı bile önemsizleşir, zira zaten artık mahkûm hapishanenin gözünü, otoritenin bakış açısını içselleştirmiş ve otomatikman mahkûmluk rolünü benimsemiştir. Dolayısıyla çoğu zaman kulede bir gardiyan tutmaya bile gerek yoktur artık, ne de olsa zaten mahkûmlar sürekli kulede bir gardiyan varmış gibi hareket etmeyi alışkanlık haline getirmişlerdir.

Çevrede halka halinde bir bina, merkezde bir kule; bu kulenin halkanın iç cephesine bakan geniş pencereleri vardır; çevre bina hücrelerle bölünmüştür, bunlardan her biri binanın tüm kalınlığını kat etmektedir; bunların, biri içeri bakan ve kuleninkilere karşı gelen, diğeri de dışarı bakan ve ışığın hücreye girmesine olanak veren ikişer pencereleri vardır. Bu durumda merkezi kuleye tek bir gözetmen ve her bir hücreye tek bir deli, bir hasta, bir mahkûm, bir işçi veya bir okul çocuğu kapatmak yeterlidir. Geriden gelen ışık sayesinde, çevre binadaki hücrelerin içine kapatılmış küçük siluetleri olduğu gibi kavramak mümkündür. Ne kadar kafes varsa, o kadar küçük tiyatro vardır, bu tiyatrolarda her oyuncu tek başınadır, tamamen bireyselleşmiştir ve sürekli olarak görülebilir durumdadır. Görülmeden gözetim altında tutmaya olanak veren düzenleme, sürekli görmeye ve hemen tanımaya olanak veren mekânsal birimler oluşturmaktadır. Sonuç olarak, hücre ilkesi tersine döndürülmekte veya daha doğrusu onun üç işlevi –kapatmak, ışıktan yoksun bırakmak ve saklamak tersyüz edilmektedir; bunlardan yalnızca birincisi korunmakta, diğer ikisi kaldırılmaktadır. Tam ışık altında olma ve bir gözetmenin bakışı, aslında koruyucu olan karanlıktan daha fazla yakalayıcıdır. Görünürlük bir tuzaktır.[1]

Panopticon denilen bu hapishane modelinin önemi, modern toplumlardaki iktidarın işleyiş biçimini temsil eden bir yapıya sahip olmasıdır. Biliyoruz ki modern toplumla birlikte merkezi iktidar çözülerek bireylerin içine işlemiştir. Ölüm ilanı vermeye hevesli pek çok kişi merkezi otoritenin bu çözülüşünü iktidarın ölümü olarak telakki etmiştir, ama bu son derece yanlış bir yorumdur, zira iktidar ölmemiş, sadece şekil değiştirmek ve kendisini görünmez kılmak suretiyle gücüne güç katmıştır sevgili okur. Artık iktidar, toplumu oluşturan bireylerin dışında değil, içindedir. Yani toplumu oluşturan bireyler kendilerini içinde buldukları sistem tarafından öyle bir kurulmuştur ki artık onlara ne yapmaları, nasıl davranmaları gerektiğini söylemek bile gereksizleşmiştir, zira onlar zaten sistemin aksamadan çalışması için oynamaları gereken rolü oynamaya dünden razı bir hale getirilmişlerdir.

banksystreetart:  New Banksy: Boxhead İçinde yaşadığımız sosyal-siyasi-ekonomik-kültürel çevre dış dünyada gördüklerimizi nasıl göreceğimizi önceden şekillendirmekte ve bizi yazılı olmayan kurallara tabi birer özne haline getirmektedir, ki ünlü Fransız psikanalist Jacques Lacan bu bilinmez kuvvete Büyük Öteki adını vermeyi uygun bulmuştur. Dünyanın, insanların televizyonda gördüklerinden farklı olduğunu, onların dünyayı gördükleri biçimin kendilerinin görülmek istediği biçim olduğunu açık ve net bir dille kaleme almalı, edebiyat ve felsefe gibi alanlarda bu tür öngörülere sıklıkla rastlandığının, George Orwell’in 1984 ve Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya adlı romanlarının bu duruma harika birer emsal teşkil ettiğinin altını çizmeliyiz. Ölüm mevzusuna bu bağlamda temas edecek olursak diyebiliriz ki bizim esas maksadımız teknolojinin ölümü algılama biçimimizle ne denli derin ve karmaşık bir ilişki içerisinde olduğunu göstermektir. Belli ki biz aslında insan doğasının görsel imge sağlayıcılarının icadından sonra muazzam bir değişime uğradığını, teknolojinin insan için neredeyse bir protez halini aldığını ve teknolojiye eklenti biçiminde sürdürülen yaşamların insanı hareket etmekten men etmek suretiyle bir sonraki aşamada eylem kabiliyetinden tamamıyla mahrum bırakarak bir ölüden farksız kıldığını, kılmakta olduğunu ve kuvvetle muhtemel gelecekte de kılmaya devam edeceğini anlatmaktı, anlatmaktır. Yani kısacası ruh ve beden arasındaki ilişkiyi yeni bir bağlamda ve yeni bir teknikle ele ve alaya alan bir düşüncenin biçimi ile içeriği arasındaki ilişkinin ironik bir şekilde mercek altına alınmasıdır burada söz konusu olan.        

#fmhs ratak-monodosico:  Blade Runner -Ridley Scott

#fmhs

İnsanlığın ezelden beri olmasa da uzun bir süreden beridir göze ve görme duyusuna, işitme, dokunma, koku alma, tat alma adlarıyla anılan diğer dört duyusundan daha çok önem atfettiği yadsınamaz bir gerçektir elbette ki. Zaten biz de bu gerçekten hareketle kurgulamaya ve kaleme almaya başladık bu yazıyı. Gelmek istediğimiz noktanın belki de aslında çoktan geride bırakılmış bir nokta olduğunu idrak etmekte ise gecikmeyecektik bu kaleme alış sürecinde. Maksadımızın görme duyusunun ve gözün düşünce üzerindeki hâkimiyetini mercek altına almak suretiyle bu hâkimiyetin aslında teknolojik gelişmelere paralel olarak gittikçe artan bir seyir izlemekte olduğunu gözler önüne sermek ve bu vesileyle de görsel imge yokluğunun insan doğası üzerinde yaratması kuvvetle muhtemel tahribata ışık tutmak olduğunu ise bilmiyoruz sözlerimize eklemeye gerek var mı. Bu arada yeri gelmişken hemen belirtelim, az önce zikrettiğimiz cümledeki mercek altına almak, gözler önüne sermek ve ışık tutmak deyimleri, göz merkezli dünyamızın ne denli içimize işleyip dilimize sızmak suretiyle gücüne güç katmayı nasıl başardığını âlemin nezdinde aleni kılmak için kasıtlı olarak kullanılmıştır cümle içerisinde.

Her neyse, hatırlanacağı üzere Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı adlı kitabımızda dünyadaki tüm televizyon ekranlarının ve daha başka ekran mekanizmalarının bir gece durup dururken hep birlikte sonsuz bir beyazlık göstermeye başladığı garip bir dünya kurgulamıştık. Yeri gelmişken belirtelim, bunu yaparkenki amacımız televizyon, video, DVD gibi, ekran mekanizmasına muhtaç görsel imge sağlayıcılarının bir anda ortadan kalkmasının yaratacağı yeni dünyanın nasıl bir yer olabileceğini hayal etmekti. Yani göstermek istiyorduk ki halihazırda var olan bir şeyin ani ve seri bir biçimde var olmayan bir şey haline getirilmesi dünyada bir boşluk yaratacak ve bu boşluk tıpkı bir beyaz-delik misali bilinmezliğe açılan bir kapı haline gelecekti. Zaman içerisinde o kara-delikten içeriye gözle görülemeyen fakat düşünülüp hissedilebilen yeni algılama biçimleri girecek, bu arada eski algılama biçimleri de gene aynı beyaz-delikten dışarıya çıkacaktı. Lakin tüm olanları bütün detaylarıyla nakletmek altından kalkılması neredeyse imkânsız ve üstelik de son derece gereksiz olacağından, bizler insanlığın algılama biçimindeki değişimi mercek altına almak yolunda, ekran mekanizmasının muhtemel yok oluşunun sadece süpermarkete giden insanların hayatında ve algılama biçiminde yarattığı değişime yönelteceğiz dikkatimizi.

#fmhs 2headedsnake:  florizel.canalblog.com.webloc

Pek çok insan bir süpermarkete gittiğinde ne alacağını bilemiyor olsun mesela. Hatta bazıları hangi süpermarkete gitmesi gerektiğini bile bilmiyor, bilemiyor olabilir. Diğer yandan ne hangi süpermarkete gideceği konusunda zorluk yaşayan, ne de gittiği süpermarketten ne alacağı konusunda en ufak bir kuşku duyan okuyucularımız da olabilir. İşte ne istediğini gayet iyi bilen bu tür okuyucularımız insanların kendisine gitmesini gerektirecek niteliklere sahip bir süpermarketin var olup olmadığını sorguluyor olabilir. Söz konusu okuyucularımıza gidilmeyi gerektiren o tür süpermarketlerin var olup olmadığının bir muamma olduğunu söylemek boynumuzun borcudur. Fakat bu sözlere hemen ilave edilmelidir ki çok geçmeden kimin nereden ne alması ve kimin kime ne satması gerektiğinin belirlenmesindeki rolü ekran mekanizmasının yokluğuyla bir kez daha tescil edilen televizyon, aslında sanıldığından da belirleyicidir kapitali Tanrı’nın yokluğuyla oluşan boşluğa yerleştiren kapitalist sistemin operasyonlarında. Çünkü televizyon, olmayanı varmış gibi göstermenin de ötesinde, olmayanın yerine kendini koyan ve olanın kendi gösterdiklerinden ibaret olduğunu, bundan başka hiçbir gerçekliğin var olmadığını gösteren bir aygıttır. Tabii televizyonun bu iddiaları gerçeğin gerçekten de televizyonun gösterdiklerinden ibaret olduğu anlamına gelmemeli, ki gelmiyor da zaten. Gösteren ve gösterilen arasındaki boşluğu kendisiyle doldurmaktan ve gösterenin de gösterilenin de kendisi olduğunu göstermekten başka bir şey yapmayan bir göstergedir televizyon. Gösterdiği şeyi yaratan kendisi olduğu içinse bilinmez bir kuvvettin müdahalesi sonucu işlevini yitiren televizyonun yokluğu az önce bahsi geçen ve Tanrı’nın ölümüyle oluştuğunu iddia ettiğimiz boşluğun tekrar zuhur etmesine sebep olmuştur. Tüm bunların kapitalizm üzerindeki korkunç etkilerini tahmin edebilirsiniz herhalde. Bu arada bir cümle önce sözünü ettiğimiz, tekrar ortaya çıkan bu boşluğun aynı zamanda insanın ruhu ve bedeni arasındaki o meşhur boşluk olduğunu söylemeye gerek olup olmadığını bilmediğimizi ise unutmadan hemen belirtmek istiyor ve bu isteğimizi hayata geçirmiş buluyoruz kendimizi, kendimiz tarafından isteğimizi hayata geçirmiş bulunuyoruz,  veya isteğimizin kendimiz tarafından halihazırda hayata geçirilmiş olduğunu buluyoruz da diyebilirdik, ki nitekim sanırız demiş kadar da olduk zaten işte…

panopticomania tinycinema:  2001: A Space Odyssey

panopticomania

Anlatılanlara baktığımız zaman göremeyeceğimiz, lakin düşüncenin kudretini beynin karşı karşıya kaldığı kaotik bilinmezliğin kuvvetinden güç alan bir etken haline dönüştürdüğümüz takdirde tüm çıplaklığıyla bilincimizde boy göstermesi kaçınılmaz hakikat üzere, beyin aslında bilinçdışını bilincin algılayabileceği sembollere dönüştüren bir organdır, ki ünlü Fransız düşünür Gilles Deleuze bu hadiseyi hem Fark ve Tekrar (Difference and Repetition) adlı yapıtında, hem de sinema üzerine yazdığı iki kitapta “bir ekran olarak beyin” şeklinde özetlemiştir. Beynin bir ekrana dönüşme sürecinin iç dinamiklerini aydınlatmak üzere –sanki ortada somut, maddi, gözle görülür, elle tutulur ve üzerlerine ışık tutulduğu takdirde aydınlanacak iç dinamikler varmış gibi– beyaz perde devrinden ekran devrine geçiş sürecinin felsefi ve psikanalitik etkilerine bakıyoruz şimdi. Sinemanın çıkış noktasına geri dönüp orada projektör vasıtasıyla beyaz bir yüzeye görsel imgeler yansıtılınca zuhur eden hadisenin, görsel imge aktarıcıları alanındaki bir devrim niteliğindeki bu teknolojik gelişmenin yaratmış olduğu sanatsal açılım artık hepimizin bildiği gibi fotoğrafın rahimlik ettiği sinema adındaki yeni bir sanatın doğuşuna sebep olmuştur. Teknolojik gelişmelerle sanatsal gelişmelerin ne derece iç içe olduğunu bir kez daha yinelemek ve ayrıca bazı teknolojik gelişmelerin de sanatsal gerilemelere sebep olabileceğinin altını çizmek maksadıyla kaleme alındığı aşikâr bu bilgiyi de bilgiye aç okuyucularımızla paylaştığımıza göre, herhalde artık yazımızın varmak istediği noktanın da zaten önceden gelinmiş bir nokta olduğunu, bu yüzden de bahse konu noktanın ivedilikle geçilmesi gerektiğini dile getirebiliriz, ki nitekim galiba getirdik de zaten işte…

dilations


[1] Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, çev. Mehmet Ali Kılıçbay  (İstanbul: İmge, 2006), 295-96.

 Artık hepimizin bildiği gibi anlam kavramının anlamı üzerine İsa ve Sokrat gibi tanınmış şahsiyetlerden önce de düşünülmekte ve hatta bununla da kalınmayıp bu düşünülenler kaleme alınmaktaydı. Lakin henüz anlamın ne anlama geldiğine dair kesin bir bilgiye ulaşılamamıştır ne yazık ki. Zaten kesin bir bilgiye ulaşılsa anlam kavramı anlamını yitirecektir, o derece paradoksal bir kavramdır bu anlam kavramı, diye düşünmesi kuvvetle muhtemel bilinçlerin var olabilme ihtimalini de göz önünde bulundurarak anlam konusunda şunları söylemeyi uygun bulduk: Anlam ve hakikat birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Şöyle: Her bilgi doğası gereği anlamlıdır, daha doğrusu bir şeyin bilgi olarak nitelendirilebilmesi için o şeyin anlamlı olması gerekir. Diğer yandan her bilgi kesinlikle hakikat değildir, zira hakikate sadece yaklaşabilen bir şey olarak bilgi anlamın varlığına dayanır. Oysa hakikatler bilginin anlamlandırmakta yetersiz kaldığı noktada zuhur edebilir ancak. Yani hakikat dediğimiz şey bilgilerdeki anlam boşluklarından sızan ve/fakat asla tam olarak anlamlandırılamayan düşünce ve hislere verilen addır. Anlamın anlamı ve hakikatle ilişkisi üzerinde daha fazla durmanın sakıncalarını da göz önünde bulundurarak görsel imgeler ve anlam arasındaki ilişkiyle sürdürüyoruz yazımızı.

Bilindiği gibi görsel imgeler, özellikle de bunların hareket halinde olanları, insanın algılama mekanizmasının nasıl çalışacağını belirlemede büyük rol oynar. Filmlerin gerçek hayatta yaşadığımız olayları anlamlandırmakta ve bu olaylar arasında bağlantılar kurmakta bizlere ne kadar yardımcı olduğunu hatırlayacak olursak, bu söylediklerimizin ne denli manidar olduğunu daha iyi kavrayabileceğimizi düşünüyoruz. Zira biliyoruz ki işte yazımız da tıpkı bilgi gibi anlam boşlukları, yani hakikatler barındırmaktadır bünyesinde. Lakin yazımız bilginin kendisini devasa bir anlam boşluğuna dönüştürüp bu boşluk çevresinde spiraller çize çize dönmektedir. Belli ki geometrik şekillerin tahakkümünden kurtulamamış bir yazıdır bu yazı. Söz konusu yazının yazarı veya yazarları kendilerine karşı ironik bir anlatı yazmak suretiyle kendi yaşam biçimlerinin temellerine birer dinamite dönüşen düşlerini döşemektedirler. Düşler egemen düşüncelerin temellerine dizilmektedir hatta belki de aslında. Hatta denebilir ki bu yazının yazarlarının yaptığı şey düşleri ve düşünceleri birbirlerinin içine yerleştirerek egemen bilgiden bağımsız bir hakikate, yani bilinmeze kapılar aralamaya kalkışmak, buna cüret ve teşebbüs etmektir. Bilinen şeylerin zuhur edişinin ancak birer sorun formunda gerçekleşebileceğini, hatta abartacak olursak korkunç birer canavar şeklinde ortaya çıktığını hatırlamak sanırız bu yazının yazarlarının neden bu yola başvurduğunu anlamamıza yardımcı olacaktır.

loveyourchaos:  (by nemo et nihil)

Olacaktır olmasına ama isterseniz biz şimdi hayatın, ölümün ve anlamın anlamlarına dair bu ağır konuları bir tarafa bırakıp biraz da havadan sudan ve bunların hayaletlerle ilişkisinden bahsedelim. Mesela şöyle diyelim: Amsterdam’da hava çok rüzgârlı olduğu için bulutlar çok hızlı hareket ederdi. Ama bulutların çok hızlı hareket etmesi hayaletlerin de çok hızlı hareket etmesini gerektirmeyeceği de su götürmez bir gerçekti. Çünkü hayaletlerin hareketleriyle havanın hareketlerinin en ufak bir ilgisi bile yoktu. Diğer yandan Amsterdam’ın dereleri ise hiç hızlı hareket etmez, öyle son derece ölgün birer akıntı şeklinde sürdürürdü varlığını. İnsanın ne kadar saçmalayabileceğini test etmek için okuyucularımızla paylaşmakta en ufak bir sakınca görmediğimiz bu bilgileri de verdiğimize göre herhalde yazımızı bitirebiliriz artık, ki nitekim bitirdik de zaten işte…

Düşüncenin otomatik olmaktan çıkıp düzensiz bir biçimde dıştan gelmeye başlaması, öznenin alışılagelmiş düşünce ve his kalıplarının ötesine geçmeye başladığının göstergesidir. Yazan özne böylelikle bilinmeyene yelken açan bir gemiye dönüşür. Yolculuk son derece tehlikelidir, zira bilinenin terk edilip bilinmeyenin girdaplarında boğulma tehlikesi arz eden bir durumla karşı karşıya kalmak gerekliliği söz konusudur yolculuk süresince. Geri dönüşü olmayan bir yolculuk olabilir bu. Ne var ki bu yolculuğun amacı zaten geriye dönüşü değil, bilakis henüz olmayan yeni bir durumun yaratılmasını amaçlar. Şimdiki zaman ve şimdiki mekân geride bırakılıp yeni bir zaman ve mekân yaratabilmek için, yani statükonun ötesine geçebilmek için kişinin hiçliğin girdaplarında kaybolma riskini göze alabilmesi gerekir. Kişi bilmelidir ki eğer yeni bir oluşuma gidilmesi başarısızlıkla sonuçlanırsa geriye dönecek bir yer olmayacak, zira yeni bir oluşuma gidilmesi kararının alınması demek dönülecek yerin, yani şu an içinde bulunulan zamanın artık şimdiki zaman değil, geçmiş zaman olmuş olması olacaktır. Ve işte böylelikle de geriye dönüşü imkânsız bir yer olarak tarihin sayfalarındaki yerini almış olacaktır geride bırakılan. Ancak bu yer geride bırakıldığı anda içinde bulunulabilecek yeni bir yer yoktur. İçinde bulunulabilecek yeni bir yer, yeni bir durum ancak yoktan var edilebilir. Tabii unutulmamalıdır ki burada yok derken geride bırakılan yerin ve zamanın şimdiki zamanda, yerde ve durumda yarattığı boşluktan söz ediyorum. Geride bırakılanın şimdiki zamanda yarattığı boşluk yokluğun varlığı anlamında kullanılmıştır burada. Yani geçmişin şimdideki yokluğu şimdide bir boşluk yaratmıştır ve yeni bir şey yaratmak için öznenin elinde olan tek şey öznenin kendi içinde bulduğu bu boşluktur.

Genellikle geleceğin şimdiden hareketle ve geçmiş kalıntıları üzerine inşa edildiği söylenir. Bu bir noktaya kadar doğru olsa bile genel olarak son derece yanlış bir yaklaşımdır konuya. Zira geçmişin kalıntısı değil, şimdideki halidir tarih denilen şey. Geçmişten bir şey kalmamıştır artık. Daha doğrusu sadece yokluk vardır insanı çevreleyen ve içindeki boşluğu geçmişle değil, gelecekle doldurmaktan başka yapacak bir şeyi kalmamıştır insanın.

 

 

Artık hepimizin bildiği gibi insan denen iki ayaklı, tüylü ve tüysüz olmak üzere ikiye ayrılan mahluk, kafasında yarattığı geometrik şekillerle gerçek hayat arasında bağlantılar kurmaya meyilli bir hayvandır.  Söz konusu mahlukun, hayvanın, ne derseniz deyin, bunu yapmasının sebebi ise madde ve ruh arasındaki uzlaşmazlığı çözüme kavuşturmak ve kendisini insan denen bir bütün olarak görmek arzusunu taşımasıdır. Tabii buna muvaffak olamaz genelde ve sorun da o noktada başlar zaten işte. Kendi içinde bölünmüş olduğunu kavrayan insan, kafasında yarattığı soyut sembolleri ve şekilleri maddi dış-dünyaya empoze edip hayata bir anlam yüklemeye çalışır durur. Oysa hayat son derece anlamsız ve bir o kadar da rastlantısaldır. Her yerde bir bütünlük görmek, yüzeydeki tüm kaosun altında gizlenen bir düzen bulmak adına didinmek boşunadır. Hayatın olumlanması ölümlülüğün ihtiva ettiği ölümsüzlüğün idrakiyle mümkün kılınabilir ancak. Çünkü hayat, bünyesinde doğası gereği çelişkiler barındıran, izleyeceği seyrin önceden belirlenmesi imkânsız bir rastlantılar sarmalıdır. Bilinenleri bilinmeyenlere yansıtarak hayatı kısır bir döngüye dönüştürmeye meyilli zihniyetlerin ortadan kalkması için yapılması gerekense bilinmeyenin sevgiyle kucaklanarak bilinenin dönüşümünü mümkün kılacak açılımların sağlanmasına katkıda bulunmaktır.  Örneğin bizim bu yazının bir spiral çizmekte olduğunu söylememiz ve bununla da yetinmeyip bu spiralin hareket halinde olduğunu belirtmeye cüret ve teşebbüs etmemiz bu duruma harika bir emsal teşkil eder. Hangi duruma? Hayatın çelişkilerden ibaret olması durumuna… Neden? Çünkü hem geometrik şekillerin hayatı anlatmakta yetersiz olduğunu söylüyoruz, hem de kelimelerle spiral çizmek suretiyle dünyadaki tüm ekranların beyaza bürünmesi halinde ortaya çıkacak yeni bir hayatı anlatmaya çalışıyoruz. Ama dikkat ediniz, ki etmişsinizdir, çember denilen şekille sembolize edilen kısırdöngüyü kırmak yolunda spiral denilen şekle geçiyor ve ayrıca çizdiğimiz spiralin hareket halinde olmasına da özen gösteriyoruz. Belli ki umudumuz, sonsuzluğun sembolü olan spiralin bizi soyut sembollerin de ötesindeki yeni düşünce alanlarına ve henüz var olmayan anlam dünyalarına taşımasıdır. Kelimelerle spiraller çizen bir spiral olarak bu yazı aynı anda hem edebiyattan, hem felsefeden, hem de matematikten az çok anlayan okuyucularımızın büyük bir kısmının takdir edeceği üzere sonsuzluğa açılan bir kapıyla sonlanan spiral bir merdiven olarak nitelendirilip, arzu edilirse o gözle de okunabilir. Bu metaforlar silsilesi içinde hakikatin durumu ne olacaktır peki? Yazıdaki her kelime kendi dışındaki bir evrene atıfta bulunuyor ve üstelik de atıfta bulunduğu söz konusu evrenin hakiki olduğu izlenimini vermeye çalışıyorsa, temsil edilen hadiseden bağımsız bir hakikat tezahürü nasıl gerçekleşecektir? Belki de yazıdaki anlam boşluklarının işlevi budur, kim bilir. Yani işte kim bilebilir ki hakikatlerin ileride anlam yokluğu olarak değil de anlam çokluğu olarak nitelendirilecek anlam boşluklarından, daha doğrusu anlamın operasyonlarına ara verdiği anlam aralıklarından dünyamıza sızan birer hayalet olup olmadığını? Hiç kimse… 

As I’m finishing up this book, I think the biggest mystery in Meillassoux (not the point I disagree with most, which is his defense of the strength of the correlationist argument) is why he has any concept of laws at all. Hyper-chaos, of course, means that anything can happen at any time without reason. The downfall of the principle of sufficient reason should mean that everything is autonomous and disconnected, not linked in any way with anythin

anything else that happens.But that’s not what Meillassoux says. It is only laws that have no sufficient reason. It is at the level of worlds that the transfinite considerations of Cantor make it impossible to call things probable or improbable.

In the intra-worldly sphere, laws do exist. It is true that these laws can change at any moment for no reason, but they are laws nonetheless, however transient and unreliable. If I pull my keys from my pocket and they turn into a dove and fly from the room, this is certainly possible for Meillassoux. But the more I look at his writings, this sort of ‘chaotic’ event can’t happen directly. What must happen is that the laws of nature governing such things must change– which can happen, of course… Read More

via Object-Oriented Philosophy

Bergson

Links open PDF files in a new window.

Coursework Materials

Lectures

Outlines

Drawing from 18 November 2006 "Truth proc...

Image via Wikipedia

This is a ways off yet, but it should be a terrific event:

Call for Papers: International Conference of the Association for Continental Philosophy of Religion

Thinking the Absolute: Speculation, Philosophy and the End of Religion

June 29th – July 1st 2012 Liverpool Hope University, UK

Keynote Speakers to include Catherine Malabou, Iain Hamilton Grant and Levi Bryant

‘The contemporary end of metaphysics is an end which, being sceptical, could only

be a religious end of metaphysics.’
Quentin Meillassoux, After Finitude. An Essay on the Necessity of Contingency (London: Continuum, 2008), p.

Meillassoux identifies the ‘turn to religion’ in contemporary continental philosophy with a failure of thinking. The Kantian refusal to think the absolute leads to scepticism about reality in itself. Ironically, this lends itself to ‘fideism’, the decision to project religious meaning on to the unknowable beyond. According to Meillassoux, a philosophy obsessed with mystery becomes the accomplice of irrational faith. The solution is to find ways of once more thinking the absolute in its reality, severed from its dependence upon a knowing subject, or upon language and social norms. At the same time, new possibilities for thinking religion (exemplified by Meillassoux’s own Divine Inexistence) are emerging.
This conference invites proposals which critically consider this speculative turn in philosophy and its implications for thinking about religion. To what ‘end’ is speculation leading? Does it simply announce the closure of religion and its subordination to a philosophy of the absolute, nature or the ‘All’? Can it open new lines for a philosophy of religion which is not wedded to the Kantian horizon? Is speculation itself open to Kierkegaardian critique as yet another move to position and reduce ethical and religious claims, sacrificing the future on the altar of abstract possibility? Does renewed attention to the canon of speculative idealism offer a way beyond the impasse between relativism and dogmatism?
The organisers welcome proposals which examine the roots and extensity of recent speculative thinking, and which critically consider its impact – direct and indirect – on philosophy of religion. Relevant thinkers and themes might include Quentin Meillassoux on God and the absolute, Alain Badiou’s ontology, Catherine Malabou on Hegel and plasticity, Francois Laruelle’s ‘future Christ’, Iain Hamilton Grant on Schelling’s Naturphilosophie and the thinking of the All, Ray Brassier’s nihilism, the impact of object-oriented ontologies on theology and metaphysics. However, we are particularly looking for contributions which creatively use or depart from the speculative turn to offer original insights into the nature and content of the field.

Abstracts of 300 words for 20 minute papers to shakess@hope.ac.uk or haynesp@hope.ac.uk by end of February 2012.

 Read More

via Larval Subjects .

Bir mum alevinin sönmeden önce dayanılmaz bir biçimde son bir kez parlaması gibidir bazı ilişkilerin bitişi. Son bir kez karşı konulmaz bir arzu duyarız sevdiğimize karşı, ama bu arzu çok geçmeden yerini aynı derecede karşı konulmaz bir kayıtsızlığa bırakır her ne hikmetse. Mum sönmüştür artık ve artık tekrar karanlıktayızdır bir süreliğine, yani ta ki hiç beklenmedik bir anda karşımıza bir başkası çıkıp da sönmeden önce gözlerimizi neredeyse kör edecek kadar parlayan söz konusu mum ışığına yeniden hayat verene kadar.

“İnsan yanmayı ve küllerinden yeniden doğmayı bilmeli,” demişti Nietzsche. Küllerinden yeniden doğan anka kuşu misâli yeniden doğmaya benzer adına aşk demeyi alışkanlık hâline getirdiğimiz duygu durumu. Ama genellikle dürtüsel bir etkilenimden, veya bilemediniz tutku tabir edebileceğimiz bir yakınlık hissinden başka bir şey değildir adına aşk demeyi alışkanlık hâline getirdiğimiz o duygu durumu. İlişkinin bittiği kesinlik kazanınca, yani artık yaşadıklarımız bizi ne üzer, ne de mutlu eder hâle gelince, bir başka deyişle kayıtsızlık zuhur edince işte, “ben aslında bu insanı hiç sevmemiş, ona hiç aşık olmamışım ki,” diye geçiririz içimizden, ki nitekim geçirmemiz de gerekir zaten. En kötüsü de aşkla acıma hislerinin birbirine karıştırılmasıdır ama bence, zira bu hem bize hem de sevmek yerine acıdığımız ama acıdığımızın farkında olmak yerine ona aşık olduğumuzu sandığımız kişiye zûldür.

“Ne insanlar gördüm üstlerinde elbise yok, ne elbiseler gördüm içinde insan yok,” sözünü hepimiz duymuşuzdur. Kimin, ne zaman söyledği bile belli olmayan bu son derece özlü sözle biraz oynarsak onu şu hâle sokmamız mümkündür: “Ne aşıklar gördüm aşkın zerresinden haberleri yok, ne aşklar gördüm aşıklarının yaşayacak bünyesi yok.”

Yıllar önce bir sevgilim bitirmekte oldukça zorlandığımız o dillere destan ilişkiyi bitirebilmek için dahiyâne bir sözle hadiseye noktayı tereyağından kıl çeker gibi koymuştu: “Kalplerimiz bu sevgiyi kaldıramayacak kadar küçüktü.” Adı lâzım değil, hakikaten doğru söylemişti bence söz konusu sevgili, zira gerçekten de söz konusu aşk o yaşta ikimizi de aşan ve artık kontrolümüzden çıkan bir hâle gelmişti. Biz aşkın özneleri değildik artık, bilâkis aşk bizim öznemiz, bizse aşkımızın nesnleriydik. “Aşkın kölesi olmak” lâfı biraz anlam ihtiva ediyorsa, söz konusu aşkın nesnesi olma durumu buna harika bir emsâl teşkil eder niteliktedir kanımca. Neticede aşkımız bizi aşınca biz de onun içinde boğulmamak için benim de katkılarımla “kalplerimiz bu aşkı sığmayacak kadar küçüktü,” sözünü ilişkimizin bitişini mümkün kılan söz olarak lânetlenmiş kalplerimize kazımış ve yollarımızı ayırmıştık. Bazen ayrı yollardan gidenlerin de aynı yere varabileceklerini nereden bilebilirdik ki?! Kalplerimiz büyüdü artık ve aşkımız tanınamayacak hale geldi belki şimdi, lâkin ikimizin de bildiği bir şey var işte hiç değişmeyen; insan doğru hayatı yanlış yaşayabilir, ezberler bozulmak içindir, çünkü insan hayatı boyunca sadece tek bir kez, sadece tek bir kişiye aşık olabilen ölümlü varlıklara verilen addır, gerisi ise teferruattır…   

I’m hungry, I shall consume flesh.             

Fractal Art

Image via Wikipedia

Fractals and Time, PART III: Unfolding, Timeless Time, and Holography What follows is Part III of a series on Fractals and Time. Part I is here, and Part II is here. Unfolding. Building on the work of Laurent Nottale, Susie Vrobel, and Roger Penrose, theorist Keri Welch has recently proposed a fractal model of time which integrates a wide series of sources to produce a unified account of how “time emerges from timelessness.” The hypotheses which follow build upon what has just been presented to describe, explain, a … Read More

via Networkologies

Cover of "Dead Ringers"

Cover of Dead Ringers

Dead Ringers

With Dead Ringers (1988) Cronenberg shows the consequences of an attempt to get rid of the space between the me and the not me. The illusory absence of difference between Mantle twins Beverly and Elliot is their own creation. They identify with one another so much that they think they are one split soul living one life in two different bodies. When they are discussing the deteriorating condition of Beverly, Claire says to Elliot that he shouldn’t identify with Beverly, distance himself from him, and live his own life separate from Beverly. In response to Claire’s suggestion Elliot says, “But the drugs he takes are running in my veins.” Beverly and Elliot are twice split. They are not only split from their mother by birth, but also from one another. They are divided within and against themselves. Let us start from the beginning to make more sense of what happens in Dead Ringers.

Right at the beginning of the film we see Beverly and Elliot, in childhood, talking about the difference between the copulation of fish and humans. One of them suggests that fish are able to reproduce without having sex, and that if humans were living under the water they wouldn’t need to have sex to copulate. They would simply internalise the water through which they would copulate. At the prospect of copulation without touching, the other twin responds by saying, “I like the idea.” The next scene shows Beverly and Elliot approaching a girl and asking her if she wanted to have sex with them in a bathtub as an experiment. They are aggressively rejected and accused of talking dirty.

 From the very beginning Beverly and Elliot see science as a means to attain sex objects and sex objects as means to carry out their scientific projects. A further hint at their tendency to see the female body as something to be experimented upon is given in the following scene where they are seen operating on a plastic doll pinned down on the table. This is their play. For them the object of desire is at the same time the object of science, and science is a form of play. Their diagnosis concerning the patient is intra ovular surgery.

From the year 1954 we shift to the year 1967. Beverly and Elliot are in the faculty of medicine in Cambridge, Massachusetts. We see them applying their surgical instrument, their own invention, on a cadaver in the autopsy room. In stark contrast to the professor’s negative attitude towards their radical new instrument, the next scene shows Elliot receiving a gold plate model of their instrument as a prize for their contribution to gynaecology. At home Beverly is working on their future contributions to the field.

The differences between Beverly and Elliot become more obvious with the entry of Claire to their life. Beverly comes to understand that he is different from his brother through his different way of being in relation to Claire. While Elliot sees Claire as merely an object of play (sex and science), rather than as another person, Beverly is more affectionate and wants to sincerely engage in a profound interaction with Claire. And yet Claire’s sexual identity, that is, her masochistic tendency to occupy a passive and submissive position in the relationship makes it impossible for Beverly to escape from the double bind situation he finds himself in. The whole film is a narrative of how one falls into a double bind situation and why it is impossible to escape from this double bind without having to die. 

In Dead Ringers the Mantle twins are locked in the mirror stage. Death emerges as the only way to escape from this entrapment in an endlessly self-perpetuating process of projective identification. Their minoritarian nature, having been born identical twins, leads them to study the womb as the monster that gave birth to them. The Mantle twins’ fascination with deformed wombs, and the instruments they invent to act upon those deformations reflect their deviant relation to birth, motherhood, and sexuality.    

At the culmination of the historical effort of a society to refuse to recognize that it has any function other than the utilitarian one, and in the anxiety of the individual confronting the ‘concentrational’ form of the social bond that seems to arise to crown this effort, existentialism must be judged by the explanations it gives of the subjective impasses that have indeed resulted from it; a freedom that is never more authentic than when it is within the walls of a prison; a demand for commitment, expressing the impotence of a pure consciousness to master any situation; a voyeuristic-sadistic idealization of the sexual relation; a personality that realizes itself only in suicide; a consciousness of the other than can be satisfied only by Hegelian murder.[1]

In the relationship between Beverly and Elliot, the other consciousness is at the same time the consciousness of the self. Beverly and Elliot think that they are the same and yet different from one another at the same time. An impossible situation is situated in the context of gynaecology and the psychic life of a male gynaecologist’s relation to a female patient is used to show what happens when art-sex-science become one. The “voyeuristic-sadistic idealization of sexual relation” Lacan is talking about is precisely the Mantle twins’ relation to the female body and sex. Because they see themselves as a deviation from the norm, they see their mother as the birth giver of an abnormality. Their fascination with the ill-formed female body thus gains a significance in terms of their relation to their mother and birth.

The very existence of imagination means that you can posit an existence different from the one you’re living. If you are trying to create a repressive society in which people will submit to whatever you give them, then the very fact of them being able to imagine something else—not necessarily better, just different—is a threat. So even on that very simple level, imagination is dangerous. If you accept, at least to some extent, the Freudian dictum that civilization is repression, then imagination—and an unrepressed creativity—is dangerous to civilization. But it’s a complex formula; imagination is also an innate part of civilization. If you destroy it, you might also destroy civilization.[2] 

Cronenberg is a much more Freudian director than he would dare to admit.

Writing was in its origin the voice of an absent person; and the dwelling-house was a substitute for the mother’s womb, the first lodging, for which in all likelihood man still longs, and in which he was safe and felt at ease.[3]

Freud says that reality and fantasy, external and internal, the self and the world, the psychic and the material are in conflict and that this conflict is always experienced as pain. To compensate for the pain of this fragmentary existence man writes and tries to form a unity which he believes to have once been present and after which he is destined to strive. In Freud’s vision the subject is always in pursuit of an unattainable sense of wholeness, what he calls the “oceanic feeling.” And yet, Freud says, the subject can turn this negative situation into a positive one by creating works of art and literature in the way of producing at-one-ment with the world, although for Freud, this at-one-ment is impossible to attain, and if literature has any therapeutic effect at all, it is only to the extent of turning indescribable misery into ordinary unhappiness. Freud says, “the substitutive satisfactions, as offered by art, are illusions in contrast with reality, but they are none the less psychically effective, thanks to the role which phantasy has assumed in mental life.”[4]

Freud’s idea that imagination in general and writing in particular is a desperate attempt to return to the womb, to the state of being before birth, is clearly manifest in Dead Ringers. In the womb Beverly/Elliot was one and their choice of profession is a sign of their striving for that long lost oneness within themselves, with each other, and with their mother. What Freud, in Civilization and Its Discontents, calls the “oceanic feeling,” that is, the security of existence within the womb, tied to the mother with the umbilical cord, and swimming in the placental waters in foetal shape without the danger of drowning, is what the Mantle twins are striving for. According to Cronenberg they wish they were fish. Cronenberg sees barbaric regress as an inevitable consequence of progress.

This gives us our indication for therapeutic procedure – to afford opportunity for formless experience, and for creative impulses, motor and sensory, which are the stuff of playing. And on the basis of playing is built the whole of man’s experiential existence. No longer are we either introvert or extrovert. We experience life in the area of transitional phenomena, in the exciting interweave of subjectivity and objective observation, and in an area that is intermediate between the inner reality of the individual and the shared reality of the world that is external to individuals.[5]

Freud’s and Winnicott’s methods of therapy are based on the pursuit of a lacking sense of unity of self and the world. This form of therapeutic procedure forces the subject to ego formation, normalization, and submissiveness to the existing order of meaning. Freud considers the state of being in harmony with the world as the sign of health and development of the capacity to repress the drives and making sharp distinctions between the internal and external worlds, and between the conscious and the unconscious mind as a sign of progress. Although Winnicott, like Freud, assumes that there is an originary split between the internal and the external worlds, he at the same time differs from Freud in that his therapeutic process involves some kind of a journey that the therapist takes with the patient. In this kind of therapeutic relationship the therapist engages in a spontaneous interaction through playing with the rules of the game itself. In this process the role of the therapist is to render the patient capable of learning to play. In turn the therapist himself learns to relate to the patient through a kind of unconscious communication. 

What we have both in the Mantle twins and Freud and Winnicott then, is a will to transcend the material world through material tools. Mantle twins’ aim is to go beyond the material world and unite with one another in a dimension where the psychic and the material, the self and the other become one. The surgical instruments Beverly invents after Claire goes away for two weeks, are parallel to his mental deterioration. As he turns against himself, so do the surgical instruments turn into weapons against the patients. The sharp and pointed instruments represent Beverly’s regressive movement towards aggressive barbarism. The Mantle Retractor is replaced by objects to dig into the body.  These instruments are a result of Beverly’s attempt to externalise the illusory space created by loss of the object of love. By digging holes he thinks he will have restored himself. The instruments he creates eventually turn against him and his brother, destroying both in the process.

 

Videodrome

It is a recurrent theme of Cronenberg films that what the subject himself created turns against the subject and becomes the very cause of the subject’s death. In Videodrome (1982) for instance we see Max, the victim of a video program which is inserted into the subject’s body and possessed, the subject acts unconsciously in the service of the monstrous forces behind the screen. All Videodrome tapes do is to bring out what’s already in the subject. That is, make the subject’s unconscious fantasies appear on the surface of the screen. In other words it turns the subject into a projection-introjection mechanism. At the end of the movie we see Max’s hand turning into the gun he was holding. He is seeing himself on the screen killing himself, and in the next scene he is killing himself in front of the screen onto which he had already projected the scenario of his own death. He introjects what he himself projects, and what he projects is already an effect of what he had introjected. What we have here is a deconstruction of the relationship between the screen and the mirror.  Not only the screen is a mirror, but also the mirror is a screen. The Videodrome tapes are the partial-objects which when united through the subject’s body, take over the body and manifest themselves in the actions of the subject. The subject becomes, in a way, an object of violence against itself and others.


[1] Jacques Lacan,  Écrits: A Selection, trans. Alan Sheridan (London: The Hogarth Press and the Institute of Psychoanalysis, 1977), 7

[2] David Cronenberg, Croneberg on Cronenberg, ed. Chris Rodley (London; Faber and Faber, 191992), 169

[3] Sigmund Freud, Civilization and Its Discontents, trans. James Strachey (London: Penguin, 1985), 279

[4] Sigmund Freud, Civilisation and Its Discontents, 262

[5] Donald Winnicott, Playing and Reality, (London: Tavistock, 1971), 64

IIan Buchanan 16 October at 09:11 Reply • Report

“Gilles Deleuze’s Philosophy in the Contemporary Political Context”, which will take place 2-3rd December 2010 in the Contemporary Art Centre in Vilnius, Lithuania.

Remembering the prophecy of Michel Foucault that one day our century will be called Deleuzian, the conference aims to address such problems of contemporary political life as:

– the (im)possibilities of creating minoritarian practices;

– the fascist and/or revolutionary regimes of desire-production and the distinction of active/passive;

– life in the societies of control and surveillance;

– nomadic “lines of flight” from the crisis of (ethnic, religious, gender) identities;

– the problem of the common as the way out of the contemporary economic and political crisis.

Contact: “Audrone Zukauskaite” an Buchanan 16 October at 09:11 Reply • Report

“Gilles Deleuze’s Philosophy in the Contemporary Political Context”, which will take place 2-3rd December 2010 in the Contemporary Art Centre in Vilnius, Lithuania.

Remembering the prophecy of Michel Foucault that one day our century will be called Deleuzian, the conference aims to address such problems of contemporary political life as:

– the (im)possibilities of creating minoritarian practices;

– the fascist and/or revolutionary regimes of desire-production and the distinction of active/passive;

– life in the societies of control and surveillance;

– nomadic “lines of flight” from the crisis of (ethnic, religious, gender) identities;

– the problem of the common as the way out of the contemporary economic and political crisis.

Contact: “Audrone Zukauskaite”

The forms being one of the biggest parts of Plato’s philosophy were largely introduced in the Parmenides dialogue between Socrates, Zeno, and old Parmenides. These forms are important metaphysical definitions to proceeding philosophy beyond Plato, and understanding what the forms mean and why Plato presents them is necessary. In Zeno’s book he states that things are not many, and Socrates introduces the forms in addressing Zeno where he ultimately… Read More

via Metaphysic’s Advocate

 

  1. David Cronenberg – Introduction
  2. David Cronenberg – National Velvet, 1963 – Empire, 1964 – Andy Warhol by Robert Mapplethorpe, 1986
  3. David Cronenberg – Troy Diptych, 1962
  4. David Moss, David Cronenberg, Dennis Hopper, Amy Taubin, James Rosenquist – Couch, 1964
  5. David Cronenberg – Red Disaster, 1963
  6. David Cronenberg, Dennis Hopper, James Rosenquist, Amy Taubin – Screen Tests, Selected Participants, 1964-66
  7. David Cronenberg – Elvis I and II, 1963
  8. Elvis Presley – Flaming Star
  9. Dennis Hopper, David Cronenberg, James Rosenquist – Sleep, 1963
  10. David Cronenberg – Foot and Tire, 1963-64
  11. David Cronenberg – Sixteen Jackies, 1964
  12. David Cronenberg, Miriam Davidson – Miriam Davidson, 1965
  13. Mary-Lou Green – Haircut No. 1, late 1963
  14. David Cronenberg – Five Deaths, 1963
  15. David Cronenberg – Kiss, 1963 – Silver Disaster #6, 1963 – Blow Job, early 1964
  16. David Cronenberg – White, 1963
  17. David Cronenberg – Tunafish Disaster, 1963
  18. 18. David Cronenberg – Race Riot
  19. David Cronenberg – Most Wanted Men No. 2, John Victor G., 1964
  20. Amy Taubin, David Cronenberg – Silent Speed, Andy’s First Films
  21. David Cronenberg – Underground Filmmaking in the 60s

Recorded at The Art Gallery of Ontario
Friday, May 19. 2006

In July, he is curating an Andy Warhol exhibition at the Art Gallery of Ontario in Toronto. “Andy was making underground films when I was making underground films,” the director said. “And I was more inspired by him than by Hollywood. He created himself: He was an outsider, a Slovakian, Catholic, gay, an artist, poor; an outsider in his own family, a triple outsider like Kafka, with his nose pressed against the New York window. And, he became the ultimate insider, the center of his own world, and drew people to him. He became a huge example of the invention of an identity.” In fact, a Cronenberg character.

Conceived and narrated by renowned filmmaker David Cronenberg to accompany the exhibition Andy Warhol/Supernova:Stars Death and Disasters, 1962-1964. Commentary by David Cronenberg, Mary-Lou Green, Dennis Hopper, David Moos,James Rosenquist and Amy Taubin.

Director David Cronenberg explains the debt he owes to Andy Warhol’s bizarre and chillingly prophetic work

Monday September 11, 2006
The Guardian

Empire is the classic. It was outrageous – yet somehow it worked. An eight-hour shot of the Empire State Building, it was high concept, not in the Hollywood sense, but the art sense. It’s got potency, resonance. Andy even said the Empire State Building was a star. It’s so New York, which was the centre of the artistic universe at the time, the 1960s. That’s why I decided to begin the Andy Warhol show I am curating with Empire.

I can’t recall when I first saw a Warhol. I feel as though he was always in my consciousness. I started making films at the same time he did, and the New York underground scene is what influenced me – and that was Andy. He didn’t think you needed access to anything to do what he was doing – just grab a camera, do your own thing, and it’ll work.

Preparing this exhibition, I was initially planning to ignore the films. It seemed too obvious to bring a film-maker in and for him to choose the films. But I didn’t have to dig deep to realise it would be a major oversight. Andy started the silk screens, the film-making and the Death and Disaster series at the same time. Everything influenced everything.

By taking photos from Life magazine and newspapers, he was democratising art. He saw everything as having artistic potential. When he picked up a camera, he just shot what was there in front of him: the people he knew, the people who stumbled into his studio. So there was that link between his art and his film-making.

Andy saw a great connection between celebrity and death. Although he worshipped celebrities, he was aware that there were different kinds of celebrity, and that celebrity was somehow involved with death. Someone asked him what he was working on when he was doing his celebrity stuff, and he replied: “Death.” He only started to work on the Marilyn silk screens after she’d committed suicide.

Because of the newspapers, he saw that anyone could be plucked out of obscurity and become famous, but only for that day, for that 15 minutes. Death – some bizarre, strange, spectacular death – would do it. Hence his Tuna Fish Disaster: two women in a suburb of Detroit became front-page news because they had eaten tainted tuna fish sandwiches and died.

I’ve also included Elvis’s hit song Flaming Star in my show, to accompany Andy’s painting. I was going to sing it myself but we managed to get the rights, so we have Elvis’s version. If Andy were around, I would have asked him to sing it. Elvis was a flaming star. It’s naive to think Andy wasn’t aware of that, and of how dark the movie that featured the song was. It was a western, and westerns could be all kinds of things; every second movie was a western in those days. But Flaming Star is about racism, and everyone dies in it, including Elvis.

Andy was a celebraholic. He would go to all the movies and read all the tabloids. He wasn’t anti-Hollywood; he loved it. But he had created his own universe in New York and become its star. Being gay, Slovakian and an artist from Pittsburgh, he never felt he could storm Hollywood. So he created his own stars, called them superstars, made his own movies and had his own studio. That’s how he dealt with that desire he had to belong, to be immortalised. And there was nothing superficial about his work. It would be easy to dismiss the flowers or soup cans as flippant or ironic, but Andy was never ironic. He said he ate Campbell’s tomato soup every day as a child and an adult. It had huge significance for him.

Andy was very shy. He didn’t like to be touched. He liked to say he was completely asexual, although I don’t think that was true. He liked to be among people, but found it difficult. He said the reason he made his first film – Sleep, about a person who was asleep – was so that he didn’t have to talk or interact with him. It was his way of working with an inanimate object, because the actor was genuinely sleeping.

Andy was doubtless shocked by JFK’s death, but there’s no way he could have identified with Jack, who was too butch and macho. He would have been with Jackie. She becomes the centre of the anguish of the Kennedy assassination. Those works [the Jackie Kennedy silkscreens] are very emotional. Andy became Jackie in the end. He had a tremendous identification with the people he put in his art. He became Elvis, too, and the electric chair.

It’s fitting that this show will be running on the fifth anniversary of 9/11. I think Andy would have thought the attacks an obvious thing to do. The assault on symbols, the way they combined death and disaster – what could have been more Warholian? In his era, it would have been the Empire State Building. He would have understood the symbolism; he would have seen that much more than buildings were being attacked. The images of people jumping out of the buildings – he had already done paintings like that. It was a bizarre prophecy. He was very prophetic and accurate in his understanding of America, of commercialism, of capitalism, of its flaws and strengths.

Interview by Matthew Hays.

· Andy Warhol Supernova: Stars, Deaths and Disasters, 1962-64, curated by David Cronenberg, is at the Art Gallery of Ontario in Toronto, Canada, until October 22, 2006

RELATED RESOURCES:
Andy Warhol in UbuWeb Film

UbuWeb Sound | UbuWeb

New theory suggests that dark matter might gather in the center of the sun…

By Smaranda Biliuti, News Editor 

 

Dr Stephen West from the Department of Physics at Royal Holloway, University of London, launched an interesting theory about what is happening in the center of the sun. He believes that dark matter is somehow trapped at the sun’s center and it is cooling down its core.

A study carried out by Dr West analyzes the possible effects of dark matter particles on the sun’s properties, if they ever get trapped in the middle. Theory says that dark matter forms a halo around our galaxy. As the sun moves around the galaxy, there is a possibility that it crosses a current of dark matter, of which some might be captured by its gravity. If such thing happens, then dark matter particles would be caught at the center of the sun.

Dr West says that “dark matter makes up more than 80 per cent of the total mass of the universe. We know that dark matter exists but to date it has never been produced in a laboratory or directly observed in any experiment, as a result we have very little information about what it actually is. It is important that we examine all possible ways of probing the nature of dark matter and the sun could provide us with an unexpected laboratory in which to do this.”

Researchers managed to simulate the effect of dark matter gatherings and found out that this phenomenon would reduce the temperature of the sun’s core. As dark matter particles are believed to absorb energy, part of the core’s heat would be transferred to the surface of the sun. If the sun’s core gets cooler, the number of neutrinos coming from its nuclear reactions would be affected. Dr West hopes that by examining these neutrinos, he could find out more about the temperature of the sun’s core and also whether dark matter is important or not in solar physics. All this would also provide information about the mass of individual dark matter particles and about their interactions with elements from the sun.

Dr Stephen West reveals that “the next step in the work is to look more closely at the change in the predicted number of neutrinos produced in the sun as a result of dark matter collecting at the core and to examine the sensitivity of existing neutrino experiments to this change. In addition, an investigation of the possibility of probing this type of dark matter at the Large Hadron Collider is planned. The LHC could provide complimentary information about the properties of dark matter which along with the information from the sun may lead to a clearer picture of one of the more puzzling issues in physics.”

Copyright (c) 2001-2010 Softpedia.

 

 http://www.smbc-comics.com/

Edited by Brad Evans & Laura Guillaume

Featuring:
Brad Evans & Michael Hardt, Barbarians to Savages: Liberal War Inside and Out
Laura Guillaume, Revolutionizing Virtual War: An Interview with James Der Derian
Julian Reid, What did Cinema do in “the War,” Deleuze?
Brian Massumi, Perception Attack: Brief on War Time
John Protevi, Rhythm and Cadence, Frenzy and March: Music and the Geo-Bio-Techno-Affective Assemblages of Ancient Warfare
Brad Evans, Terror in all Eventuality
Guillaume Sibertin-Blanc, The War Machine, the Formula and the Hypothesis: Deleuze and Guattari as Readers of Clausewitz
Gregg Lambert, The War-Machine and “a people who revolt”

Synopsis
The ambition for this symposium is to explore Deleuze’s concerns with the problem of war, their contributions
to his thinking, and the contemporary issues that arise out of the relationship between Deleuze and war in the face of increasingly shifting conceptions of state power and militarization. Their introduction is openly accessible and is available here. http://muse.jhu.edu/journals/theory_and_event/v013/13.3.evans02.html

Pieces in this symposium include: an exchange with Brad Evans and Michael Hardt on the relationship between civil war and the problems of sovereignty; an interview by Laura Guillaume with James Der Derian that takes up issues such as the (ab)use of the militarization of critical thought; an essay by Julian Reid that engages Deleuze’s analysis of cinema and his problematic periodizations of pre and post-war films; a contribution from Brian Massumi considering the ubiquity of “soft power” and “epistemological warfare” and defending the virtual against the military logic of pre-emption; a paper from John Protevi deploying Deleuze and Guattari’s complex notion of affect in order to rethink how we understand the body in the face of affective responses to war; an essay by Brad Evans arguing that security is becoming less concerned with issues of identity and more focused on questions of circulation and emergence; a genealogy of war exploring how the forces of capture and flight operate in everyday life by Guillaume Sibertin-Blanc; and, a paper by Gregg Lambert that traces the relationship between the war
machine, the state, and the people.

Alain Badiou on Plato  Alain Badiou, on his recent translation of Plato’s Republic October 12th, 7:00pm  Room 102, 19 University Place, NY NY 100 03 New French Philosophy: http://cultureandcommunication.org/newfrenchphilosophy/ An event in the series “New French Philosophy” sponsored by the NYU Humanities Initiative and with the support of the NYU Department … Read More

via All that is Solid for Glenn Rikowski

By Andrew Robinson

The usefulness of Deleuzian theory for social transformation will vary with the selection of which conceptual contributions one chooses to appropriate. Studying Deleuzian theory is complicated by characteristics of Deleuze and Guattari’s philosophical method. In What is Philosophy?, they define the function of theory in terms of proliferating concepts – inventing new conceptual categories which construct new ways of seeing. In common with many constructivists, they take the view that our relationship to the world is filtered through our conceptual categories. Distinctively, they also view agency in terms of differentiation – each person or group creates itself, not by selecting among available alternatives, but by splitting existing totalities through the creation of new differences. This approach leads to a proliferation of different concepts which, across Deleuze and Guattari’s collaborative and individual works, total in the hundreds.

Instead of seeking to trim their conceptual innovations and neologisms (new words) for simplicity and necessity (an efficiency model of theory – “just in time”, like modern production), they multiply concepts as tools for use, which, although possibly redundant in some analyses, may be useful for others (a resilience model of theory – “just in case”, like indigenous and autonomous cultures). They encourage readers to pick and choose from their concepts, selecting those which are useful and simply passing by those which are not. This has contributed to the spread of diverse Deleuzian approaches which draw on different aspects of their work, but also makes it easy for people to make incomplete readings of their theories, appropriating certain concepts for incompatible theoretical projects while rejecting the revolutionary dynamic of the theory itself. As a result, a large proportion of what passes for Deleuzian theory has limited resonance with the general gist of Deleuze and Guattari’s work, which is not at all about reconciling oneself to the dominant system, but rather, is about constructing other kinds of social relations impossible within the dominant frame. The proliferation of concepts is intended to support such constructions of other ways of being. Another effect of the proliferation of concepts is to make Deleuzian theory difficult to explain or express in its entirety.

In this article, I have chosen to concentrate on the conceptual pairing of states and war-machines as a way of understanding the differences between autonomous social networks and hierarchical, repressive formations. Deleuze and Guattari view the ‘state’ as a particular kind of institutional regime derived from a set of social relations which can be traced to a way of seeing focused on the construction of fixities and representation. There is thus a basic form of the state (a “state-form”) in spite of the differences among specific states. Since Deleuze and Guattari’s theory is primarily relational and processual, the state exists primarily as a process rather than a thing. The state-form is defined by the processes or practices of ‘overcoding’, ‘despotic signification’ and ‘machinic enslavement’. These attributes can be explained one at a time. The concept of despotic signification, derived from Lacan’s idea of the master-signifier, suggests that, in statist thought, a particular signifier is elevated to the status of standing for the whole, and the other of this signifier (remembering that signification is necessarily differential) is defined as radically excluded. ‘Overcoding’ consists in the imposition of the regime of meanings arising from this fixing of representations on the various processes through which social life and desire operate. In contrast to the deep penetration which occurs in capitalism, states often do this fairly lightly, but with brutality around the edges. Hence for instance, in historical despotic states, the inclusion of peripheral areas only required their symbolic subordination, and not any real impact on everyday life in these areas. Overcoding also, however, entails the destruction of anything which cannot be represented or encoded.

‘Machinic enslavement’ occurs when assembled groups of social relations and desires, known in Deleuzian theory as ‘machines’, are rendered subordinate to the regulatory function of the despotic signifier and hence incorporated in an overarching totality. This process identifies Deleuze and Guattari’s view of the state-form with Mumford’s idea of the megamachine, with the state operating as a kind of absorbing and enclosing totality, a bit like the Borg in Star Trek, eating up and assimilating the social networks with which it comes into contact. Crucially, while these relations it absorbs often start out as horizontal, or as hierarchical only at a local level, their absorption rearranges them as vertical and hierarchical aggregates. It tends to destroy or reduce the intensity of horizontal connections, instead increasing the intensity of vertical subordination. Take, for instance, the formation of the colonial state in Africa: loose social identities were rigidly reclassified as exclusive ethnicities, and these ethnicities were arranged in hierarchies (for instance, Tutsi as superior to Hutu) in ways which created rigid boundaries and oppressive relations culminating in today’s conflicts…Read More

Gilles Deleuze and Félix Guattari
 
Andrew Robinson is a political theorist and activist based in the UK. His book Power, Resistance and Conflict in the Contemporary World: Social Movements, Networks and Hierarchies (co-authored with Athina Karatzogianni) was published in Sep 2009 by Routledge. His ‘In Theory’ column appears every other Friday.
 

716lh2GgClL.jpg

INTRODUCTION
by Alex Andrews

Mark Fisher’s book ‘Capitalist Realism: Is There No Alternative?’ is a persuasive diagnosis of contemporary society, an analysis of its political impasses and a call for fresh organization and thought.
Capitalist Realism for Fisher describes the core of today’s ideological moment, particularly in the aftermath of the financial crisis.

Weekend-read short and written in a highly accessible style, Fisher’s work is “intellectual without being academic, popular without being populist” (in the words of Zer0 book series programmatic statement), attempting to bring the work of high theory and political economy to an informed citizenry, carving out a public space for debate that intends to have direct political impact in an ideological stagnant age.

From Spinoza to Deleuze to Wall-E, from Supernanny to post-autonomist theory, Fisher is not afraid to clash high theory with a well-known illustration to startling effect. An insightful blogger at k-punk, outside of this book Mark has been influential in bringing Derrida’s concept of hauntology to music criticism, working through Simon Reynold’s notorious hardcore continuum thesis regarding electronic music and, more recently, providing one of the most interesting commentaries on the World Cup Finals at the group blog Minus The Shooting.

Ceasefire talked to Mark Fisher about his book, education, the internet and the prospect of moving beyond capitalist realism.

The Interview

Can you define ‘capitalist realism’ for me?

Put simply, capitalist realism is the view that it is now impossible even to imagine an alternative to capitalism. Capitalism is the only ‘realistic’ political economic system, and, since this is the case, all we can do is accommodate ourselves to it. This leads to the imposition of what I have called ‘business ontology’ – a version of social reality in which every process is modeled on corporate practices.

Thus, we’ve seen the gradual incursion into public services of forms of bureaucratic self-surveillance (performance reviews, mission statements and so on) that have their origins in business. There is an aesthetic and cultural dimension to capitalist realism too. The concept of capitalist realism was meant to echo socialist realism, and, just as socialist realism was a retreat from the abstraction and experimentation of modernism into the familiar and the familial, so capitalist realism trades on a drab and reductive sense of what reality is. It’s no accident, for instance, that the most successful entertainment format over the last decade or so has been reality TV.

What would be a recent example of the phenomena of capitalist realism?

The bank bailouts are the most spectacular example of capitalist realism we’ve yet seen, and the cuts that are now being imposed come out of the same logic. The bank crisis of two years ago was a major shift from the high pomp of neoliberalism, when it was held that the so-called market would automatically provide the answer to any conceivable problem, to a new phase.

The justification for the bank bailouts was that it was unthinkable that banks should be allowed to collapse, as succinct a statement of capitalist realism as you could wish for. Capitalist realism hasn’t weakened since the bank crises; if anything it has intensified. But now that it has lost the sheath of market utopianism to protect it, capitalist realism appears in more raw and exposed form, which I expect to be massively contested over the next few months. In Britain, the new coalition government has enjoyed a period of phony peace. But I expect this to be interrupted very soon, once the anger that is simmering here finds outlets.

Read More via Ceasefire Magazine – Interview: Mark Fisher

Mixes by swarmintelligence

S w a r m   I n t e l l i g e n c e

S w a r m //// I n t e l l i g e n c e

DJ Set @ Bethanian 01.10.10
Download01. The Bug – Skeng (Autechre Remix)
02. Terror Danjah – Acid
03. Baobinga & ID – Tongue Riddim
04. Swarm Intelligence – Grinding Teeth
05. Milanese – So Malleable (Cold Mix)
06. Royal T – 1Up (Rockz Remix)
07. Swindle – Airmiles
08. Rory St John – Farewell to the Flesh
09. Africa Hitech – Lash Out
10. Rude Kid – Squash
11. Clark – Gonk Roughage
12. Joyrex – Joyrex J4
13. Baobinga – Ride It (Untold Remix)
14. DJ Boss – 1st Rendered
15. AFX – Elephant Song
16. Tempa T – Next Hype (DVA Vocal Remix)
17. Gunjack – Buckshut’s Revenge
18. Aphex Twin – Digeridoo
19. Rory St John – Deglove
20. LFO – Mummy, I’ve Had An Accident…
21. Clark – Violenl
22. Power-Pill – Pac-Man
23. Rory St John – Wasted
24. Excision & Noiz – Force
25. Jega – Rigid Body DynamicsDJ Set @ Bethanian 01.10.10 by swarmintelligence

Thrown in random order:

  • Ian Bogost
  • Jane Bennett
  • Graham Harman
  • Levi Bryant
  • Paul Ennis
  • via Spring 2010: Speculative Realism

    %d bloggers like this: