Skip navigation

Monthly Archives: November 2010

İdeoloji bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla kurdukları hayalî ilişkinin bir temsilidir.[1]

İdeoloji maddi bir varoluşa sahiptir.[2]

Althusser                                                                                                                                                                              

Beyin bir ekrandır.[3]

 Deleuze

Rüya, Fantezi, ve Film

Eğer film ve gündüz düşü, film ve rüyaya kıyasla, daha doğrudan bir rekabet halindeyseler, ve eğer birbirlerine karışıyorlarsa, bu, ikisinin de gerçekliğe uyum sağlama noktasında -ya da, diğer yönden bakacak olursak, bir regresyon noktasında- yani, aynı anda ortaya çıkmalarından kaynaklanır: rüya çocukluğa ve geceye aittir; film ve gündüz düşü daha yetişkindirler ve güne aittirler, ama gün ortasına değil – daha çok, akşama.[4]

Hayalî Gösteren’de Christian Metz sinema ve bilinçdışı arasındaki ilişkinin oldukça önemli bir yönüne dikkat çeker. Rüya çocukluğa, geceye, bilinçdışına, Gerçeğe dairdir; bunun yanı sıra, film ve fantezi yetişkinliğe, simgesele, ve bilince aittir; yine de, bu bilincin kendisi akşama aittir. Aslında Metz’in söylemek istediği, sinemanın bize birçok şey göstermiş olmasına rağmen bizden aynı zamanda birçok şey saklamış olduğudur; çünkü her film Gerçeğin üzerindeki bir örtüdür, projektörden tek bir ışık demeti çıkar ve sinematik aygıtın loşluğunda kişi adeta hipnotize edilmiş gibidir, gösterilene yarı-bilinçli bir şekilde bakakalır.

Kendinizi bir sinema salonunda oldukça rahat bir koltukta otururken hayal edin. Bu an, öteki insanlardan oluşan bir kalabalığın arasında, karanlıkta, sessizce oturmayı kabul edeceğiniz o oldukça nadir anlardan biridir. Tek ışık kaynağı, imgeleri beyaz perdeye yansıtan projektördür. Beyaz perde yansıtılan ışığı hareketli resimlere dönüştürür ve siz de büyük bir hayretle bu resimleri izlersiniz. Rahat koltuğunuzda, dingin ve edilgensiniz, ve hareket etme kabiliyetiniz bir dış güç tarafından kısıtlanmıştır. Bu haliniz, gerçeklik ve rüyalar âlemi arasındaki yarı-uyanık kişinin haline oldukça benzemektedir. Bir film seyretmek, uyanık olmaktan uyku haline geçmeye benzer. Bir seyirci olarak izlediğinizin gerçek olmadığının farkındasınızdır, ama yine de bunun tamamıyla kurgusal olmadığına kendinizi ikna edersiniz. Bir film izlerken, tıpkı tam da uyanmak yahut tam da uyumak üzere olan birine benzersiniz.

Rüya malzemeleri, tıpkı sinemanın malzemeleri gibi, görsel ve işitsel imgelerdir. Ne var ki, rüyalar ve filmler arasında üç temel ve göstergebilimsel fark vardır. Hayalî Gösteren’de Christian Metz, bu farkları şöyle sıralar:

[…] öncelikle, öznenin yapmakta olduğu şeye dair eşitsiz bilgisi; ikinci olarak, gerçek algısal materyalin mevcudiyeti ya da eksikliği; ve üçüncü olarak, hakkında şimdi konuşacağımız metinsel içeriğin kendine ait (film veya rüya metnine ait) bir nitelik.[5]            

            Bütün bu farklar, öznenin uyanıklık derecesine bağlıdır. Uykuda bütünsel yanılsama söz konusudur; özne rüyanın metninde bir rol üstlenebilir. Fakat sinemada, özne kendini perdede göremez, elbette filmde oynayan aktör veya aktrislerden biri değilse. Sinemada sizinle gördüğünüz arasında bir mesafe koyan bir gerçeklik hissi vardır. Uyanık olduğunuzda, izlediğinizin kurgusal olduğunun bir noktaya kadar farkına varırsınız.

            Metz’in dikkat çektiği ikinci fark, algının maddesinin varoluşuyla ilgilidir. Sinematografik imge, gerçek bir imgedir; görsel ya da işitsel bir maddeden yapılmış bir imgedir. Rüyada, rüyanın maddesi yoktur, rüyanın materyali tamamıyla yanılsamadan ibarettir, dışsal bir nesne olarak varlığı yoktur.

            Üçüncü fark, filmin metinsel içeriğine dairdir. Bir rüyayla karşılaştırıldığında, kurgusal film çok daha mantıklıdır. Eğer David Lynch gibileri bir kenara ayırırsak, filmin planı genellikle seyircinin beklentilerine uyum gösteren bir sırada gelişir. Gelgelelim, rüyada, herhangi bir plan yoktur, çünkü kimse başka bir kimseye herhangi bir şey söylemiyordur. Rüya hiçbir yere ait değildir.

Sinema ve rüya arasındaki bu farkları ortaya koyduktan sonra, Metz bir başka terim ortaya atar. Bu Freud’un ‘Tagtarum’ dediği bir nevi bilinçli fantezi olan gündüz düşüdür.[6] Gündüz düşü filme daha yakındır, çünkü gündüz düşü gören, fantezi kuran öznenin bilinci bir noktaya kadar işlemektedir. Dahası, gündüz düşleri de uyanıkken tecrübe edilmektedir. Filmin mantıklı bir  yapısının olmasının nedeni, aktörlerin, yönetmenlerin, ve seyircilerin tümünün uyanık olmasıdır. Bir filmi yapmak ve izlemek, bilinçli, bilinç-öncesi, bilinç-altı psişik süreçleri içerir. Fantezi kurmak da bu üç psişik süreci içerir, fakat bir film, bilinçli seçimler sonucu üretildiğinden, belli bir amaca sahiptir ve belli bir anlamı iletmek ister; ne olacağı önceden planlanmıştır, ve her bir detayı yazılmıştır. Öte yandan, fantezi kurmak içerisinde boşluklar ve bağlantısızlıklar bulunduran tamamıyla psişik bir süreçtir. Fantezi kurduğumuzda, niyetimiz bir başka kişiye belli bir anlamı iletmek değildir. Her iki süreçte de Metz bir tür iradi simülasyonun işlediğini düşünür. Gündüz düşünü gören de, film izleyicisi de gördüklerinin yahut tahayyül ettiklerinin gerçek olmadığının bilincindedirler; fakat yine de tam tersi bir durumun söz konusu olduğuna kendilerini inandırırlar.

Hem film izleyicisi, hem de gündüz düşçüsü, gerçeklik ilkesinin yerine haz ilkesini koyarlar. Her iki durumda da kişinin görmekte veya hayal etmekte olduğunun gerçekten gerçekleşmekte olduğu yönündeki bir yanılsamaya dair gönüllü bir inanç vardır. Bu inanç olmadan, fantezi kuran ya da film izleyen öznenin herhangi bir haz duyması mümkün değildir. Bu etkinliklerin tek amacı, tatmin edici olmayan gerçekliği telafi etmektir. Fanteziler ve filmler toplumsal gerçekliğin destekleyicileridir; onlar sayesinde Gerçek uzakta tutulur, ve özne ile hiçlik arasındaki boşluk korunur. Hiçlik simgesel düzene içkindir. Rüya gören öznenin bilinçdışınca yönetilmesi gibi, sinema seyircisi ve fantezi kuran özne de Gerçeği bir haz kaynağına dönüştürüp simgesel düzene tercüme ederler. Film yapımcıları doğrudan seyircinin bilinçdışıyla iletişim kurmayı denerler. Hedefleri bilinçdışıdır ve bilinçdışı itkilere denk düşen imgeler bulurlar. Bilinçdışını oluşturan da tam bu denkleştirme sürecidir, çünkü bilinçdışı itkilerin adlandırılmasını önceleyen hiçbir şey yoktur. Sinema itkilerin nesnelerini metafor ve metonomi kullanarak toplumsal olarak kabul edilebilir ve simgesel olarak anlaşılır biçimlere sokar.

Lacan’a göre, metafor yoğunlaşmanın, metonomi ise yer değiştirmenin ürünüdür. Bu iki ifade biçiminin çok etkili olmasının sebebi, bilinçdışının işleyişine literal olandan daha yakın olmalarından kaynaklanır. Dolayısıyla, Lacan, “bilinçdışı dil gibi yapılandırılmıştır,” diyebilmektedir.

Gördüğünüz gibi, hâlâ bu “gibi”yi (like/comme) koruyarak, bilinçdışı dil gibi yapılandırılmıştır derken ortaya koyduğumun sınırları içerisinde yer alırım. Bilinçdışı bir dil tarafından yapılandırılmıştır dememek için, “gibi” derim -ki her zaman bu noktaya dönerim.[7]  

Böylece, metafor kavramı bastırmanın bir ürünü olarak belirir ve bir imgenin daha etkili olacak bir başka imgeyle yer değiştirmesini içerir. Metonomi bir nesnenin bütününü temsil etmesi için o nesnenin bir kısmını kullanmanın ürünüdür. Metafor ve metonomi bilinçdışı ve toplumsal gerçeklik arasındaki boşluğu doldurur. Onlar, bu iki dünya arasındaki aracılardır.

“Bildiğimiz haliyle sıradan gerçeklik, derisi soyulmuş etin ve değiştirilebilir maskenin proto-ontolojik Gerçeğine karışır.”[8] Zizek, John Travolta ve Nicholas Cage’in başrolleri paylaştığı Face/Off filmine gönderme yapar. Bu filmde, Travolta ve Cage kendilerini, ne yaparlarsa yapsınlar kendi kendilerine karşı koydukları bir durum içerisinde bulurlar. Birbirlerinin yüzlerine sahiptirler. Mesaj, yüzlerinin ardında Gerçeğin, derisi soyulmuş etin, bizi kendimizle özdeşleştirecek koca bir hiçin bulunduğudur. Toplumsal gerçeklik ve Gerçek arasındaki boşluk açılmıştır ve her iki adam da kendilerini düşmanlarının rolüne bürünmüş halde bulurlar. Yüzün kendisi Gerçeği saklayan maskeye dönüşür. Burada, maskenin Gerçeği temsil eden bir metafor olması değil, yüzün Gerçeği temsil eden bir metonomi olması söz konusudur.

Bu eksikliğin ortaya çıkışından önce (sinema gösterenine hâlihazırda çok yakınız), çocuk, büyük bir endişeden kaçınabilmek adına, inancını iki kat artırır (bir başka sinematik özellik) ve bu noktadan itibaren sonsuza dek iki çelişik fikre sahiptir (gerçek algının her şeye rağmen etkisiz olmadığının kanıtı).[9]

Bazı filmlerin bu iki çelişik konumu birbirinden ayırmadaki başarısızlığı, bu filmlerin iyi etkilerinin nedeni olur. David Lynch filmlerinde sıradan gerçekliğin Gerçeğe karışması sürecini gözlemleyebiliriz. Mulholland Drive’da, Hollywood kariyerinin başlangıcında genç bir aktrisi görürüz. Film onun dağılma sürecini anlatır. Hayalî, simgesel, ve gerçek kademe kademe birbirine karışır ve aktris de kurgusal olan, zihninde olan, ve toplumsal olan arasında ayrım yapabilme yetisini yitirir. Ancak filmin sonuna geldiğimizde, onun gerçek durumunun farkına varırız. Hayatının planını Hollywood’un kurgusal dünyasında kaybetmiştir. Bu kaybın açtığı alanı doldurmak için, uyuşturucu ve alkol bağımlısı olur, ve daha fazla uyuşturucu kullandıkça, iç alan daha da büyür, ve iç alan daha da büyüdükçe, bilinçli seçimler yapması imkânsızlaşır.

gaps in and out of thought… the void is growing…

Yansıtmalı Özdeşim ve İçe Yansıtma

Klein içe yansıtılmış nesneler ile içsel nesneler arasında bir ayrım yapar. İçsel nesneler, hem içe yansıtılmış nesneleri, hem özdeşim nesnelerini, hem de a priori fantezi imgelerini içerir. Klein’a göre, içe yansıtma, çocuğun korkutucu iç dünyasından kaynaklanan endişe ve korkuya karşı bir savunma mekanizmasıdır. Çocuk kendini kötü, saldırgan, ve eziyet edici nesnelerle doluymuş gibi varsayar ve dışarıdan iyi nesneleri içe yansıtmayı dener. Bir başka deyişle, çocuk içsel kötü nesnenin yerine dışsal iyi nesneyi koymaya çalışır. Dolayısıyla, içe yansıtma yalnızca benliğimi değil, aynı zamanda içsel iyi nesneleri korumaya yarayan bir savunma mekanizmasıdır.[10]

Klein bilinçdışı fantezinin bütün psişik süreçlerin temelini oluşturduğunu iddia eder. Fakat Freud’a göre fantezi kurmak sinir bozucu ve tatmin etmeyen gerçekliği telafi eden bir savunma mekanizmasıdır. Klein bilinçdışı fantazmatik üretimin içgüdüsel süreçlerin tezahürü olduğunu düşünür. Klein’ın perspektifinden, bilinçdışı toplumsal gerçeklikte olup bitenle irtibatı olan daha etkin ve üretken bir dinamizme dönüşür. Klein’ın keşfinin önemi, çocuğun henüz hayatının başlangıcından itibaren toplumsal gerçeklikle nasıl da yakından ilişkili olduğunu göstermesidir. Çocuk annesine döner ve bilinçdışı onu çevreleyen nesnelerle ilişki kurma yoluyla bilince yönelir. Klein’a göre, çocuğun ilişki kurduğu ilk dışsal nesnelerden biri anne memesidir. Çocuk açlıktan ötürü, ve başka bir iletişim aracı olmadığından, ağlamaya başlar. Anne, çocuğun süt istediğini anlar. Annenin göğsünden gelen sütle karşılaşan çocuk, açlık sorununa çözüm teşkil eden dışsal bir iyi nesnenin varlığından haberdar olur. Fakat sütün akışının kesintiye uğramasıyla birlikte, açlığın da etkisiyle, çocuğun aklı karışır. Çocuk memeyi kötü bir nesne olarak görür ve daha saldırganlaşır. Süt geri geldiğinde ise, çocuk hem kötülüğün kaynağına, hem de iyiliğin kaynağına saldırdığını fark eder. Böylece çocuk her nesnenin hem iyi, hem kötü olduğunu kavrar; nesnenin nasıl kullanıldığı onun tikel iyiliğini ya da kötülüğünü belirler. Önemli olan, toplumsal gerçeklikle nasıl bir ilişki içerisinde olunduğudur.

Hayatın ilk yılında, içe yansıtma ve bölünme baskındır; çocuk ölüm itkisince yönetilir; bu itki, rahmin sağladığı ve organizmanın her türlü ihtiyacının organizmanın hiçbir çaba sarf etmesine gerek kalmadan sunulduğu kapalı mekân ve zamana dönüşün imkânsızlığı karşısında yaşanan düş kırıklığına cevaben ortaya çıkar.

Ölüm itkisiyle başa çıkabilmek için, özne saldırganlığının bir kısmını anne tarafından temsil edilen dış dünyaya yansıtır. Sonuç olarak, çocuk dış dünyayı kendi içinde bölünmüş bir dünya; kendi içlerinde iyi veya kötü olmayan, başka nesnelerle ilişkilerinde iyi-leşen veya kötü-leşen iyi ve kötü nesneleriyle dolu bir dünya olarak tanır. Yansıtmalı özdeşim çocuğun hayatın zorluklarıyla başa çıkabilmek için kullandığı bir başka savunma mekanizmasıdır. Yansıtmalı özdeşimle birlikte, benliğimi ve içsel iyi nesneleri dışsal kötü bir nesneden gelebilecek olası bir saldırıya karşı korumak için, çocuk içsel kötü nesnelerini dışsal iyi nesneye yansıtır. Çocuk dışsal iyi nesneleri, dışsal kötü nesneleri, içsel iyi nesneleri, ve içsel kötü nesneleri hep birbirine karıştırır. Her şey iç içe geçtikçe, çocuk kendine ve dış dünyaya karşı saldırganlaşır. Bu zor durumla başa çıkabilmek için, çocuk dış dünyaya bütünlükler yansıtır ve iyi ile kötü arasında bir ayrım yapmaz. Bu da çocuğun ölüm itkisince yönetilen halden, yaşam itkisiyle yönetilen hale geçtiği anlamına gelir.

Gelişimin üçüncü aşamasında, depresif konum vardır. Depresif konumla birlikte, çocuk, içinde bulunduğu içe yansıtma ve yansıtmalı özdeşimin paranoid-şizoid konumda, yalnızca iyi nesneye değil, aynı zamanda kötü nesneye saldırmasından ötürü kendini suçlu hisseder. Çocuk bu süre zarfında sevgi dolu ve şefkatli annenin paranoid saldırılara maruz kaldığının farkına varır. Sebep olduğu zararı telafi etmek için, çocuk toplumsal gerçekliği temsil eden anneyle olan ilişkisini onarmaya çalışır. Klein açısından depresif endişe bir ilerleme göstergesidir.

Bu psişik süreçler hayatın sonuna dek sürer. Çocuk aynadaki imgesini kendisi olarak tanımlar. Lacan, Klein’ın depresif konumuna “ayna aşaması” adını verir.

Hayalînin simgesele karşıt olduğu fakat aynı zamanda onunla üst üste bindiği Lacancı anlamda da, hayalî, benliğin temel cezbedilişini, Oedipus kompleksinden önceki (ve ondan sonra da devam eden) bir aşamanın tanımlayıcı damgasını, insanı kendi yansımasından yabancılaştıran ve onu kendi kopyasının kopyası yapan aynanın kalıcı izini, anneyle olan özel ilişkinin derinden süregidişini, eksikliğin ve sonsuz kovalamacanın saf etkisi olarak arzuyu, bilinçdışının ilksel nüvesini (ilksel bastırma) betimler. Tüm bunlar, şüphesiz, bir bakıma ilksel olarak yerinden olmuş uzuvlarımız için sahici bir fiziksel yedek, bir protez işlevi gören o öteki aynanın, sinema perdesinin, işlemesiyle yeniden etkinlik kazanır.[11]  

Bir hayalî ve narsistik özdeşimler dönemi olan ayna aşamasında, çocuk aynada gördüğü yanılsamaya inanır. Kendini bir bütünlük olarak görür ve hakikaten bir bütünlük olduğuna inanır. Bu, ötekinin arzu nesnesi olan benlik ile öznenin gördüğü haliyle benlik arasında geçen bir çatışma dönemidir. Aynadaki yansıma, ölüme dek sürecek olan içe yansıtma ve yansıtmalı özdeşim sürecini başlatır.

[…] Lacan tarafından tarif edildiği şekliyle ayna deneyimi, özsel olarak hayalî olanın (= bir hayaletle, imgeyle özdeşim yoluyla benliğin oluşumu) tarafında konumlanmıştır. Ayna, buradaki, büyük Öteki olarak işlev gören yansıması ayna alanında zorunlu olarak çocuğunkinin yanında görünen ve çocuğu cama doğru tutan annenin dolayımıyla simgesel olana da bir ilk erişim olanağı sağlar gibi görünse de, bu böyledir.[12]

            Perde, yansıtmalı özdeşimin alanıdır. Kendimi karakterin yerine koyarım ve filmi onun perspektifinden görmeye çalışırım. Bir bakıma, kendimi narsistik bir biçimde bütün bir kişi olarak filmin bağlamında konumlandırmaya çalışırım. Fakat perde, bu ayna benzeri niteliğini, ona eriştiği anda kaybeder. Perdeyle birlikte, daha gelişmiş bir süreç işlemeye başlar ve bu sürece, basitçe özdeşim değil, yansıtmalı-özdeşim adı verilir. Özne filmdeki karakter olmadığının ayırdındadır, fakat buna rağmen, sanki bütün bu maceraları yaşayan oymuş gibi, bu kimliği üstlenir.

            Ben, bir filmi izlediğimde, kameranın gözü olurum. Her şey benim etrafımda olup biter ve ben bütün bu olup bitenin gözlemcisi olurum. Bir film izlerken, bir bakıma, yarı-tanrılaşmış bir yaratığa dönüşürüm; her-şey-olmayanı herkesin-üstünde-olmayan bir konumdan gören, duyan bir yaratık; ve aşkın ile içkin arasındaki ikili ayrımı anlamsız kılan bir konum. Olayların hem içinde, hem dışındayım, ve bedenimle ve geriye kalan her şeyle aynı anda hem buradayım, hem başka bir yerde. Benliğin gözünü mümkün kılan ötekinin gözüdür.          

Sinema ve Fetişizm

Bokun bile bir ticari değeri vardır. Bu, elbette, bokun kimin boku olduğuna bağlıdır. Söz konusu olan insan boku olduğunda, ondan kurtulmak için para ödemeniz gerekir. Fakat hayvan boku, birileri onu yenilemeyeceği için değersiz olarak görmek yerine kullanmayı öğrendiğinde, oldukça verimli ve etkili bir gübre olabilmiştir. “Bilakis, annenin bedeninin temaşasına yansıtılan bu terörün ta kendisidir, ve bu, anatominin farklı bir konformasyon gördüğü yerde bir eksikliğin okumasını yapmaya davet eder.”[13]

İçgüdüler bile öznenin kendini içinde bulduğu süperpanoptik yansıtma-içe yansıtma mekanizması tarafından üretildiğinden, bilinçdışına kendini ifade etmesi için bir serbestlik kazandırmak, içerideki kötünün dışa yansıtılmasını üretir. Freud’a göre, ölüm itkisi sonsuzluk, hiçlik, ve ölüm için verilen bir mücadelenin etkisidir. Ben, sebebi olduğunu da ekleyeceğim.

Meta fetişizmi, hiçliğin, öznenin arzusunun Gerçeğinin inorganik nesnelerce temsil edilmesi arzusu olduğu ölçüde, hiçlik istencine eşittir. Kapitalizm nesnelerin kullanım değerinin yerine iki-boyutlu ticari değeri koyar; böylece, özne arzulanmak için arzular, ve bunu da ancak meta fetişizminin iki boyutlu alanını benimseyerek, kendisi bir fetiş nesnesine dönüşerek yapabilir. Marcuse’nin tek-boyutlunun iki-boyutluyu massettiği yönündeki şikâyetini hatırlar ve aynı zamanda Marcuse’nin iki-boyutlu kültürünün bugünün baskın kültürüne dönüştüğünü hatırda tutarsak, çözümün, büyük Ötekine, hayatlarımızda hangi biçimle karşımıza çıkıyor olursa olsun, “Kendimi senin beni gördüğün gibi görmüyorum,” demek olduğu daha anlaşılır olacaktır.

Bizim fikrimizce, fetişizm yalnızca sadizmde, o da ikincil ve çarpıtılmış bir halde, ortaya çıkar. Fetişizm inkâr ve gerilimle olan özsel ilişkisinden yoksun bırakılmıştır ve, sadistik yoğunlaşma sürecinde bir fail olmak üzere, tamamıyla farklı olan olumsuzluk ve olumsuzlama bağlamına geçer.[14]

Böylece ölüm itkisi hâlihazırda var olan nesneleri bölerek yeni arzu nesneleri üretir. Ölüm itkisi olarak özne, simgesel olanı bölerek, hiçliği ve ölümü temsil etmek üzere yeni arzu nesnelerinin ortaya çıkmasına imkân tanıyan mekânlar açar.

İyi nesne bilginin tarafına geçmiştir ve sinema kötü bir nesneye dönüşür (‘bilim’in geride durmasını kolaylaştıran ikili bir yer değiştirme). Sinema ‘infaz edilir’, fakat bu infaz aynı zamanda bir onarımdır (bilme durumu hem saldırgan, hem de depresiftir), fakat göstergebilimciye özgü, özel bir onarım: Kurumdan, ‘incelenmekte olan’ koddan alınanın kuramsal bedende yeniden kurulması.[15]

Sinema hakkında yazmak, temelde, simgesel düzenin bir eleştirisidir, çünkü hem yazma, hem de sinematik üretim simgesel toplumsal etkinliklerdir. Sinema hiçliği örten bir şeyin arzusunu doyuma ulaştırarak yaşam itkisini sömürdüğünden, sinema hakkında yazmak esas olarak simgesel olanın ardındaki hiçliği ifşa etmeye çabalayan ölüm itkisince yönetilir. Bir filmin örttüğü, hiçlikten başka hiçbir şey olamaz; ve filmin ardındaki bu hiçliği ifşa etmek özne ile gösteren arasında bir bölme koyar. Bu açıdan bakıldığında, psikoterapi var olan toplumsal düzeni eleştirir olur, çünkü eleştirmen filmi eleştirmekle film endüstrisini tedavi eder, ki bunun da seyirci üzerinde tedavi edici bir etkisi olur

Sinemada olduğu kadar başka alanlarda da, fetişizmin iyi nesneyle yakından ilişkili olduğu aşikârdır. Fetişin işlevi, (Melanie Klein’ın söylediği anlamda) kendi ‘iyiliği’ içerisinde, eksikliğin dehşete düşüren keşfi tarafından tehdit edilen iyi nesneyi yeniden kurmaktır. Yarayı kapayan ve kendi erotojenik olan fetiş sayesinde, nesnenin bütünü aşırı bir korku olmaksızın yeniden arzulanabilir olur.[16]

            Metz’e göre, sinema bir fetiş nesnesidir. Filmler eksik olan bir nesneyi temsil ederler. İmgelerin perdedeki yansıması, perdenin ardındaki, imgelerin görünmesini mümkün kılan hiçliği saklar. “Fetiş, fiziksel haliyle sinemadır. Fetiş her zaman maddîdir: bir kimse, yalnızca simgeselin gücüyle onu telafi edebilmeye başlamışsa, artık fetişist değildir, demektir.”[17]

            Sinema, ulaşılmaz arzu nesneleri üretir. Bu nesneler, bir boşluğu doldurarak, hiçliği daha da ulaşılmaz bir hale getirir. Sakladıkları bir şey olduğu hissini uyandırarak, hiçlik arzusunu üretirler. Gelgelelim, sinemanın hiçlik istencini sömürme gücü, bir ideoloji biçimi olarak sinematik aygıtı eleştirebilmemiz için elimizde olan tek araçtır.

            Arzu nesnelerinin yüceleşmesi, sinema ve televizyon aracılığıyla olur. Daha da ulaşılmaz olmalarıyla birlikte, daha da yüceleşirler. Sinemanın yaptığı, bir bulunuş yanılsaması yaratmaktır. Sinema hiçliğin yerine geçen bir nesne sunarak eksik bir nesneyi gösterir. Perdede gördüğümüz de bir eksikliğin bulunuşudur. Sinemanın keyfine varabilmesi için, öznenin yapması gereken şey, izlediği şeyin yalnızca bir eksikliği kapatan bir bulunuş, öznenin arzusunun Gerçeğinin temsil edilişi olduğunu bilmektir. Böylece Metz, “fetişin fiziksel haliyle sinema olduğunu” söyleyebilecektir.[18] Bu haliyle, fetiş, hiçlikten başka bir şey olmayan Gerçek arzu nesnesini temsil etmek üzere üretilendir; bu anlamda, fetiş, hiçlik istencini tatmin etmek için üretilir.

            Sinematik anlatı olayları gerçek sırasıyla göstermez. Kesintiler, boşluklar, sahneler arası alanlar vardır. Bütün bunlar -kesintiler, boşluklar, sahneler arası alanlar- bir dış gerçekliğe doğru açılmalardır; gösterilenin dışında bir şey olduğu hissini uyandırırlar. Seyirci, filmde olup bitene dair bilmediği bir şey olduğuna inandırılır. Her insana içkin olan bu bilinmeyene dair merak, sinema tarafından sömürülür. Seyircinini perdede gördüğüne aynı anda hem inanmasını hem inanmamasını sağlayarak, sinema kendisi ile seyrici arasında müphem bir ilişki yaratır.

            Sinema, anlatıda boşluklar bırakarak, yansıtmalı özdeşime olanak tanır. Seyirci filmin metnindeki eksikliğin üzerine içindekileri yansıtır. Bu boşlukları kendi içsel kısmi nesneleriyle doldurur ve filmin bölünmüş anlatısına bir bütünlük ve süreklilik empoze eder.

            Ölüm itkisi bölünme ve içe yansıtma içerir. Ölüm itkisi olarak özne verili bütünlük ve süreklilikleri böler. Ölüm itkisiyle yönetilen bir seyirci için filmdeki karakterlerle özdeşleşmek imkânsızdır. Bilakis, bu seyirci hiçbir şeyi arzular ve onsuz hiçbir anlam olmayacağını bildiği hiçlikle özdeşleşir. Ölüm itkisi, anlatıdaki boşlukları doldurmak yerine, onlara ışık tutar, bu boşlukların anlatıya içkin olduğunu ifşa eder. Anlatının yarım kalmışlığı, anlamının olanaklılığının koşuludur.

            Bu iki seyirci türünü birbirinden ayırt edebiliriz: yaşam itkisince yönetilen seyirci ile ölüm itkisince yönetilen seyirci; çağrışımcılık ve çözülmecilik.

            Çağrışımcılıkta, özne kendini hayalînin ortamına yerleştirir ve filmdeki karakterlerle özdeşleşir. Çözülmecilikte, özne iç ve dış nesneler arasında yeni bölünmelere yol açar ve özdeşimi kendi için imkânsız kılar.

            Yaşam itkisi dünyayla bir olma istencidir; taklitçilik ve çağrışımcılık ardındaki güçtür. Ölüm itkisini taklitçilik ve çağrışımcılıkla irtibatlandırmak yanlıştır. Ölüm itkisi olarak özne bütünlüklerin ve sürekliliklerin çözülmesine ve bölünmesine yol açar. Korku filmlerinde, seyirci açısından hakikat bilgisinin yokluğu, yani seyirciye her şeyi bilen gözün rolü verilmemesi, seyirciyi meraklı kılar ve böylece filmde ne olup bittiğini anlamak için karakterlerle özdeşim kurmaya zorlar. Filmi seyrederken doldurulacak boşlukların bolluğu karşısında, yaşam itkisi izleme süreci boyunca yaptığı işlerden dolayı gücünü yitirirken, ölüm itkisi bastırıldığı için daha fazla güç kazanır. Nihayetinde, yaşam itkisi çöker ve ölüm itkisi salonu kaplar.

            Korku filmi, ölüm itkisi ürünü olsa da, yaşam itkisini, yani seyircinin bütünlük oluşturma, eyleme istencini, anlatıdaki boşluklardan ve tutarsızlıklardan kurtulma arzusunu sömürür. Ölüm itkisi olumsuzlamayı olumsuzlar ve ulaşılabilecek en üst olumlama düzeyine ulaşır. Thanatos hiçbir şey istemezken, Eros hiçliği ister. Thanatos’un Nietzsche’nin şu sözünü tersine çevirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz: “insan hiçbir şey istememektense, hiçliği ister.” Eros hiçliği istemeyi ister ve her şeyin yerli yerine oturması için bütünlükler oluşturma işine girişir; sistemin hiçbir eksiği, dolayısıyla Eros’un da hiçbir isteği olmayacaktır. Thanatos bölünmelere yol açar, ve simgesel olanın ardındaki hiçliğe ulaşmaya çalışır. Thanatos hiçliği istemez; hiçbir şey istemez. Hiçbir şey istemez ki, her şeyin ortasındaki hiçliği, var olan her şeyin ardında hiçbir şey olmadığını gösterebilsin.

            Eros hiçbir şeyin eksik kalmamasını, eksikliğin eksik kalmasını isterken, Thanatos yaşamı olduğu gibi olumlar ve eksikliği ister, bir şeylerin eksik kalmasını, her şey söylendikten ve yapıldıktan sonra o eksikliğin varlığını sürdürmesini ister, ki böylece o eksikliğin sunduğu hiçliği arzulayabilsin. Thanatos hiçbir şeyin yerine bir şey koymayı istemez; bilakis, o, her şeydeki eksikliği ister. Olumsuzlamayı olumsuzlayarak, ölüm itkisi yaşamı olduğu gibi, yani bitmemişliğiyle, ve tam ortasındaki hiçlik ve ölümle birlikte olumlar.

Sonuç yerine

Bu denemede, sinematik aygıtı psikanalizle olan ilişkisi içerisinde çözümlemeye çalıştım. Adını anmamış olsam da, denemenin bütününde Gilles Deleuze’ün etkisi vardı. Henüz Fark ve Yineleme’de Deleuze beyni bir perde/ekran olarak anlar. Bana kalırsa, Deleuze’un bir perde/ekran olarak beyin anlayışının kökleri, onun Fark ve Yineleme’de yeniden yarattığı ölüm itkisi kavramındadır. Onun temsilî varlık tarzına karşı çıkışı, aslında Freud’un itki kuramındaki aşkınlığa yönelmiş kavramsallaştırmalara karşı bir saldırıdır. Deleuze külliyatı bilinçdışı itkiler ile bilinçli arzular arasındaki ilişki üzerine bir araştırma olarak okunabilir. Bu bağlamda, Deleuze’cü felsefeye sadık kalmak adına, beyni yalnızca bir perde/ekran olarak değil, aynı zamanda bir projektör olarak yeniden kavramsallaştırmak gerekir.

Sinematik aygıtın yalnızca bilinçli anlığı değil, aynı zamanda bilinçdışı itkileri de tetiklediğini, böylece yalnızca bilinç değil, bilinçdışını da ürettiğini düşünüyorum. Bilinçdışının arzuları ürettiği konusunda Deleuze’le hemfikirim, ancak Deleuze’de eksik olduğunu düşündüğüm şey, bilinçdışının da her zaman hâlihazırda sinema, medya, ve televizyon gibi dış güçler tarafından üretildiği fikridir. Dolayısıyla, bilinçdışının ürettiği arzu her zaman hâlihazırda hâkim şeyler düzenine hizmet eden hâkim bir arzulama tarzına uyum sağlamaya meyillidir.                                                                                          

İngilizce’den Çeviren: Mehmet Ratip

 


[1] Louis Althusser, “The Ideological State Apparatuses,” [İdeolojik Devlet Aygıtları] Mapping Ideology [İdeolojiyi Haritalandırmak], der. Slavoj Zizek (Londra: Verso, 1994), 123

[2] Althusser, 125

[3] Gilles Deleuze, “The Brain is the Screen.” The Brain is the Screen: Deleuze and the Philosophy of Cinema. Trans. Marie Therese Guiris. Ed. Gregory Flaxman (Minneapolis and London: University of Minnesota Press, 2000), 367.

[4] Christian Metz, The Imaginary Signifier: Psychoanalysis and Cinema [Hayalî Gösteren: Psikanaliz ve Sinema], çev. Celia Britton, Annwyl Williams, Ben Brewster and Alfred Guzetti (Londra: Macmillan, 1982), 136-7

[5] Christian Metz, The Imaginary Signifier: Psychoanalysis and Cinema [Hayalî Gösteren: Psikanaliz ve Sinema], çev. Celia Britton, Annwyl Williams, Ben Brewster and Alfred Guzetti (Londra: Macmillan, 1982), 120

[6] Metz, 43-9

[7] Jacques Lacan, The Seminar, Book XX: Encore, On Feminine Sexuality, The Limits of Love and Knowledge [Kadın Cinselliği Üzerine, Sevginin ve Bilginin Sınırları] (New York: Norton, 1998), 48

[8] Slavoj Zizek, Did Somebody Say Totalitarianism?[Biri Totalitarizm mi Dedi?] (Londra: Verso, 2001), 183

[9] Metz, The Imaginary Signifier [Hayalî Gösteren], 70

[10] Melanie Klein, The Psychoanalysis of Children [Çocukların Psikanalizi], çev. Alix Strachey (Londra: The Hogarth Press, 1975)

[11] Metz, The Imaginary Signifier [Hayalî Gösteren], 4

[12] Metz, 6

[13] Metz, 69

[14] Gilles Deleuze, Coldness and Cruelty [Soğukluk ve Zalimlik], çev. Jean McNeil (New York: Zone, 1989), 32

[15] Metz, 80

[16] Metz, 75

[17] Metz, 75

[18] Metz, 75

aç gözlerini aç gözlerini alejandro amenábar'ın 1997 tarihli filmi. gerçek ile gerçeklik arasındaki indirgenemez boşluk üzerine kurulu film, tekrar yapımı olan vanilla sky'dan gerilim düzeyi ve yalınkat konuya odaklanma biçimiyle ayrılıyor kanımca. her birimiz maske değil gerçek bir yüze sahip olmak istediğimizi söylüyoruz, ancak maskenin ardında hiç bir şey olmadığı ya da olan şeyin gerçek olmadığıyla yüzleşmek kolay değil. gerçekliğin bizzat fantazi tarafın … Read More

via Mutlak Töz

via Total Assault On Culture

A Lacanian Ink Event – Jack Tilton Gallery – NYC, 10/15/2010
Introduction by Josefina Ayerza


Post-yapısalcılık adlı düşünce akımının son otuz yılda deforme olmakla kalmayıp özündeki ideoloji karşıtı duruşa son derece ters düşen bir şekilde yüceltilerek global kapitalizm dedikleri üretim ilişkileri biçiminin elinde şamar oğlanına döndürüldüğünü artık hepimiz biliyoruz. Ünlü Alman düşünürü Karl Marx’ın tarif ettiği biçimiyle kapitalizm, içinde bulunduğumuz şu günlerde çok daha vahşi bir hal almıştır ve karşıtlarını içinde barındırmakla yetinmez, bunları kendine hizmet edecek şekilde deforme edip anti-kapitalist güçleri etkisiz ötesi kılar. Bu durumu göz önünde bulundurduğumuzda, örneğin Gilles Deleuze ve Felix Guattari gibi aklı ve deliliğin anlamını sorgulamakla işe koyulmuş, akabinde geliştirdikleri bir atakla ise Freud’cu psikanalize ve Marxizm’in ortodoks kanadına Nietzsche vasıtasıyla karşı çıkarak materyalist bir psikiyatri ve ortotoks olmayan bir Marxizm yaratma çabalarının nasıl olup da global kapitalizm dedikleri üretim ilişkileri biçiminin boyunduruğu altına girerek global anormalleşmeye hizmet eder hale geldiğini idrak etmemiz kolaylaşır.

Post-yapısalcılık özünde yapısalcılık, Batımerkezci aklın egemenliği ve Aydınlanma akımına bir tepki olarak Fransa’da doğmuş ve bu akımların kalıpçı ve dogmatik yanlarını budamaya yönelik teorik yazılarla işe başlamıştır. Özellikle Michel Foucault, Gilles Deleuze, ve Jacques Derrida’nın birbiri ardına yayınladıkları kitaplarla Kuzey Amerika üzerinden tüm dünyaya yayılmış bir düşünme biçimidir post-yapısalcılık. Temelde durağanlık karşıtı ve sürekli değişim taraftarı olmasına karşın post-yapısalcılık Kuzey Amerika’lı akademisyenlerin öğrencilereine çarpıtarak aktarmakta tereddüt etmediği ve bunun neticesinde de çarpıtılmış, yani Amerikanlaştırılmış haliyle edebiyat ve sinema başta olmak üzere tüm kültürel üretim alanlarının egemen teroik temelini oluşturmuştur. Hollywood filmlerinin post-yapısalcılığı para getirecek şekilde deforme edip sömürerek kitlelere ulaştırması neticesinde ise bu akım bugün maalesef bir tepki olarak doğduğu kapitalist ve Batımerkezci düşünce kalıplarının oyuncağı olmuştur. Tabii benim bu yazıdaki amacım post-yapısalcılığı global kapitalistlerin elinden kurtarıp hakettiği yere yerleştirmek değil, bunun boş bir çaba olacağı kanaatindeyim. Heidegger’in de dediği gibi “korkunç olan şey çoktan gerçekleşti.” Benim bu yazıdaki amacım post-yapısalcılığın toptan reddedilecek bir düşünce biçimi olmadığını, bilâkis tıpkı Frankfurt Okulu Eleştirel Teori’sinden olduğu gibi ondan da öğrenilecek ve global kapitalizm destekli global anormalleşmeye karşı kullanılacak pek çok şey olduğunu gözler önüne sermektir. Düşünülüp yazılanları arka bahçeye gömüp unutmakla geleceği dünden ve bugünden daha iyi kılmanın mümkün olmadığı kanaatindeyim.

Post-yapısalcılık, yapısalcılık ve Aydınlanma projelerine bir alternatif üretmek maksadıyla ortaya çıkmış ve tek tip aklın egemenliğine karşı alt-kültürleri, delileri, anormalleri, dışlanmışları, sömürülüp bir kenara atılmışları öne çıkarmakla son derece yerinde bir çabanın ürünü olarak özellikle yetmişlerde ve seksenlerde dünyayı sarsmış olsa da, global kapitalizm marjinalliği ve anormalliği moda haline getirerek bu dışlanmış ve öteki diye tabir edilegelmiş grupları marjinalliklerinden ederek günün normu haline getirmiştir. Artık herkes anormaldir ve bununla gurur duyanların sayısı hiç de az değildir. Korku filmlerine baktığımız zaman psikopatların başından geçen ilginç olayları ve doğaüstü hadiseleri çarpıtarak aktarmak suretiyle milyonlarca dolar para kazanan yapımcı ve yönetmenlerin bolluğu göze çarpmakta, hatta gözleri yuvalarından etmektedir.

Post-yapısalcılığın statik ve normalleştirici düşünce kalıplarını yok ederek yerine akışkanlığı ve dinamizmi yerleştirme projesinin pratikte fiyaskoyla sonuçlanmış olduğu doğrudur. Bunun sebebi az önce de sözünü ettiğim gibi kapitalizmin yapısı gereği kendine karşı olan her fikri emip süzgeçtem geçirerek kendi lehine çevirmekte gösterdiği başarıdır.

Marx’ın kapitalizmin kendine karşı olan güçleri bünyesinde barındırdığını ta o zamandan söylemiş olduğunu zaten söylemiştim. Yinelemekte zarar yok, fayda var. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’ndan kaçarak Amerika’ya sığınan Theodor Adorno, Max Horkheimer, ve Herbert Marcuse gibi düşünürler Marx’ın işte bu görüşüne Nietzsche’nin toplumsal, etik ve estetik değerlerin yok edilip yeniden yaratılması gerektiği görüşünü de ekleyerek günün koşullarına uyarlamış ve savaş bittikten sonra neşe içerisinde yenilmiş bir Almanya’ya dönerek Frankfurt Okulu’nu kurup bugün Eleştirel Teori diye bilinen yaklaşımın öncüleri olmuşlardır. Temelde kültür ve siyaseti birbirinden ayırmanın yanlış olduğunu vurgulayan Frankfurt Okulu Eleştirel Teorisine göre kapitalizm hasta bir toplum yaratmakla kalmayıp bu hastalığı sinema, edebiyat ve daha başka kültürel formasyonlar vasıtasıyla popülerleştirerek kitleye pazarlıyordu. Kapitalist üretim-tüketim ilişkilerinin içsel çelişkilerini içselleştiren bireyler kişilik bölünmesi yaşayarak kitlesel bir halüsinasyonun kuklaları ve kurbanları haline geliyordu. Dolayısıyla eleştirmenin görevi kendisini toplumun dışına atarak mutsuz bilincine rağmen, hatta bu mutsuzluktan ve yalnızlıktan güç alarak yeni bir düzenin yaratılması yolunda yazılar yazmaktı.

Benzer bir çizgide Gilles Deleuze ve Felix Guattari iki ciltlik Kapitalizm ve Şizofreni: Anti-Oedipus adlı kitaplarında Marx-Nietzsche-Freud üçgeni içerisinde değerlendirdikleri geç kapitalizmin kendine karşı güçleri hem üretip hem de yok ettiğini yazacaklardır yetmişlerin sonlarına doğru. Her ne kadar şizofreninin sadece kapitalizmin bir ürünü olduğuna katılmasam da Deleuze ve Guattari’nin kapitalizmin kendi ürettiği anormallikleri bastırarak canına can kattığını ve radikal anormalleşmeye götüren bir üretim-tüketim ilişkileri kısrdöngüsüne dayandığını itiraf etmek durumunda hissediyorum kendimi.

Görüldüğü gibi post-yapısalcılık ve Eleştirel Teori birbirinden sanıldığı kadar da uzak değil. Bu iki düşünce akımı yer yer birbirine zıt gibi görünse de aslında aynı hedef doğrultusunda gelişmiş ve birbirine benzer yanları olan, yirminci yüzyılın ikinci yarısına damgasını vurmuş iki ayrı muhalif tavırdır. Her iki düşünce sisteminde de göze çarpan en temel özellik disipilinlerarası bir yaklaşım sergileyerek felsefe, psikanaliz, edebiyat, sinema, siyaset alanları arasında yeni bağlantılar kurmak çabasıdır. Bu çaba yer yer başarısızlıkla sonuçlansa da bu farklı söylem biçimlerinin sentezlenmesi elbette ki takdire şayan bir uğraştır ve kapitalist üretim-tüketim ilişkilerinin eleştirisini ekeonomi-politik gibi dar bir alandan kurtarıp kapitalizmin dış yapısı ve iç dinamikleri gereği kendini sürekli yenileyerek büyüyen bir hal aldığı günümüz dünyasında kültür araştırmalarının hakettiği öneme kavuşmasını sağlamıştır. Her iki grubun da geç kapitalizmin dayattığı normlar karşısında anormalliğin eleştirel bir tavır takınmakta faydalı olabileceğini savunması ise bir tesadüftür. Zira biliyoruz ki post-yapısalcılık ve Eleştirel Teori uzun yıllar birbirlerinden habersiz bir şekilde sürdürdüler çalışmalarını. Nitekim Michel Foucault bir röportajında “Adorno’nun çalışmalarından haberim olsaydı kariyerimin başında yazdığım Deliliğin Tarihi adlı yapıtımda söylediğim pek çok saçma şeyi söylemekten kaçınırdım. Fransa’da Ecole Normale’de okurken  profesörlerimiz bize hiç bahsetmemişti Frankfurt Okulu’nun çalışmalarından. Adorno’yu keşfettiğim zaman benim patikalar açmakla uğraştığım alanlarda Adorno’nun çoktan beridir caddeler inşa ettiğini görünce hem üzüldüm hem de sevindim,” türünde sözler sarfetmiştir. (Bu noktada tarihi okuma biçimi bakımından Foucault’yla pek çok benzerlikler taşıdığını düşündüğüm Arif Hasan Tahsin’in “Aynı yolu yürüyenler farklı yerlere varamazlar,” sözlerini hatırlamamak neredeyse imkansız).

 

Dünyamızda hem doğa hem de kültür birbirine paralel olarak sürekli değişiyor. Bu değişimin devamlı suretle bir gelişim şeklinde gerçekleştiğini söylemekse oldukça zor görünüyor. Ve/fakat akışkanlığın moda haline geldiği, kimliklerin global kapitalizm potası içinde eriyerek yer yer birbirine girdiği şu günlerde düşüncenin olduğu yerde sayması elbette ki beklenemez. Bunu beklemek oldukça saçma bir beklenti olur kanaatindeyim. Nitekim kimse de böyle bir şey beklemiyor zaten ve düşünürler de düşüncelerini değiştirip günün koşullarına uyarlamak suretiyle çığ gibi büyüyen bir global anormalleşme süreci karşısında kendi normlarını ve içinde yaşadıkları toplumarın değerlerini eleştirecek yeni yöntemler ve söylemler yaratmak yolunda didinip duruyorlar. Tüm dünyada olduğu gibi yurdumuzda da geçmişten bağımsız bir gelecek düşleri bir tarafa bırakılıp tarihten kaçmanın imkansızlığı yavaş yavaş idrak ediliyor. Artık anlamayan kalmadı bugünün anlam kazanması için dünün unutulmamakla kalmayıp yeniden yazılmasının şart olduğunu. Farklı ve etkili yorum gelmişi de geçmişi de doğrusunu unutmadan yanlış okumayı becerebilmekten geçer. Bunun içinse eleştirel yorumcunun şimdi ve burada içinde yaşadığı koşullardan hareketle ve/fakat bir başka dünyanın, bir başka düzenin kurallarıyla kendi yaşam biçiminin temellerini sarsacak gücü ve cesareti kendinde bulması gerekir sevgili okur.

Bunu yapmayı başarmış en önemli okur-yazarlardan biri olan Slovenyalı düşünür Slavoj Zizek gerek kitaplarında gerekse röportajlarında ütopyaların ölmediğini veya en azından ölmemesi gerektiğini sık sık vurguluyor. Zizek hem post-yapısalcılığı hem de Eleştirel Teori’yi kullanarak bu ikisinin ötesinde ve ne biri ne de öteki olan yeni bir yaklaşımın temellerini atmış bir kişi. Zizek bunu özellikle iki grubun da dışladığı Lacan’ın öznenin oluşum teorisini Hegel’le beslemek suretiyle siyaset bilimi ve kültür araştırmalarına uygulayarak başarmış.

Zizek’in konumuzla alakasına birkaç cümle sonra döneceğiz, ancak öncelikle Lacan’ın neden önemli olduğunu kavramalıyız. Lacan’da karşılaştığımız en önemli yenilik çocuğun biyolojik varlığının sosyolojik varlığa dönüşme sürecinin açıklığa kavuşmasıdır. Lacan’cı psikanaliz büyük oranda işte bu geçiş sürecini anlatmaya çalışır. Lacan’a göre çocuk dili öğrenmeye başladığı andan itibaren biyolojik varlığından uzaklaşmaya başlar. Yani çocuk “benim adım şudur, budur, ben şuyum, buyum” demeyi öğrenmeye başladığı andan itibaren sosyal kimliğini kazanmaya başlamış, ve saltık kimliğinden, yani biyolojik kimliğinden uzaklaşmaya başlamış demektir. Buraya kadar pek de öyle yeni bir şey yok aslında, zira tüm bunlar Freudcu psikanalizle oldukça yakın bir ilişki içerisinde. Ama unutulmamalı ki Lacan’ın burada altını çizmeye çalıştığı nokta dil dediğimiz şeyin olgunlaşma sürecindeki yeri. Dilin edinilmesiyle birlikte çocuk ben, sen, o, biz, siz, onlar ayrımını yapmayı öğreniyor ve böylelikle de kendisiyle sosyal çevre arasına bir çizgi çekiyor, bir sınır koyuyor.

İşte şimdi Zizek’in konumuzla alâkasına gelebiliriz, ki nitekim işte geldik de zaten. Sanırım geldiğimiz bu noktada öncelikle eğlence endüstrisinin global anormalleşmeye katkılarından söz etmemizde fayda var. Biliyoruz ki ezelden beridir eğlenmek için normdan sapmak gerektiği görüşü son derece yaygın. Ortaçağ’dan beridir bir ülkedeki eğlencenin bolluğu o ülkedeki özgürlük bolluğunun göstergesi olarak kabul ediliyor. Ve/fakat bu görüş global kapitalizmin geldiği ve bizi getirdiği noktada anlamını yitiriyor. Meselâ reklamlara baktığımız zaman görüyoruz ki çoğu ürün insana verdiği zevk ve yaşamın tadının daha çok çıkarılmasına katkıları bağlamında değer atfediliyor. Bir mal ne kadar zevk verirse tüketiciye fiyatı da o kadar artıyor. Zizek’e göre global kapitalist sistem artık eğlenceyi kısıtlamıyor, aksine özendiriyor. Yurdumuzdaki eğlence mekânlarının bolluğu ve eğlence sektöründe bir kaç yıldır yaşanan patlama bunun en önemli göstergelerinden biri. Dolayısıyla yurdumuzdaki eğlence mekânlarının bolluğuna kanıp da yurdumuzun her gün ve her bakımdan özgürleşmekte olduğu sonucuna varmak son derece yanlış. Bilâkis eğlence sektöründeki bu patlamayı global kapitalizmin insanları boyunduruğu altına alıp onları özgürleşmekte oldukları yanılsamasına hapsederek salakça bir sevince mahkûm ediyor oluşu şeklinde yorumlamalıyız. Bu yorumu yapabilmemiz içinse çok eğlenmiş ve eğlenceden bıkıp usanmış olmamız gerekmiyor; her ne kadar eğlenceden bıkıp usanarak eve kapanıp bol bol kitap okumak ve Hollywood filmlerinden daha başka filmler seyretmek bu saptamayı yapmayı kolaylaştırıcı faktörler olsa da…

Ha eğer olayı global bazda düşünmek arzusuyla yanıp tutuşmamıza rağmen odaya kapanıp mevcut düzeni eleştiren kitaplar okumak ve sıradışı filmler seyretmek düşüncesine sıcak bakmıyorsak mahalle bakkalına gidip Coca-Cola tenekelerine bakmamız da işe yarayabilir. Coca-Cola tenekesine baktığımız zaman görürüz ki üzerinde “Enjoy Coke!” yazmaktadır ki bu Türkçe’de aşağı yukarı “Kolanın tadını çıkar!” veya abartacak olursak “Kola iç ve zevk al, hatta zevkten kudur!” anlamına falan gelmektedir. Oysa kola içip de orgazm olanını ben henüz ne gördüm ne de duydum.  Kola içen adamın da kadının da olsa olsa dişleri çürür, asitten midesi delinir, kendisini çarpıntı bulur, şeker hastası olur ve daha da abartacak olursak kudurur ölür; zevkten değil ama, global ve kapitalist gazdan…

Cover of "The Time Machine"

Cover of The Time Machine

 

The Time Machine

The Time Machine

by H. G. Wells

The book’s protagonist is an amateur inventor or scientist living in London who is never named; he is identified simply as The Time Traveller. Having demonstrated to friends using a miniature model that time…

 

 


 

News from Nowhere

News from Nowhere

by William Morris

News from Nowhere (1890) is a classic work combining utopian socialism and soft science fiction written by the artist, designer and socialist pioneer William Morris. In the book, the narrator, William Guest,…

 

 


 

A Connecticut Yankee in King Arthur's Court

A Connecticut Yankee in King Arthur’s Court

by Mark Twain

This is the tale of a 19th-century citizen of Hartford, Connecticut who awakens to find himself inexplicably transported back in time to early medieval England at the time of the legendary King Arthur in AD…

 

 


 

The Panchronicon

The Panchronicon

by Harold Steele MacKaye

A novel about time travel. Excerpt: “Don’t have to keep count,” he replied. “See that indicator?” he continued, pointing to a dial in the ceiling which had not been noticed before. “That reads May 3, 1898, now,…

 

 


 

Police Operation

Police Operation

by Henry Beam Piper

Hunting down the beast, under the best of circumstances, was dangerous. But in this little police operation, the conditions required the use of inadequate means!

 

 


 

Last Enemy

Last Enemy

by Henry Beam Piper

The last enemy was the toughest of all–and conquering him was in itself almost as dangerous as not conquering. For a strange pattern of beliefs can make assassination an honorable profession!

 

 


 

He Walked Around the Horses

 

 


 

Genesis

Genesis

by Henry Beam Piper

Was this ill-fated expedition the end of a proud, old race–or the beginning of a new one? There are strange gaps in our records of the past. We find traces of man-like things–but, suddenly, man appears, far…

 

 


 

Time and Time Again

Time and Time Again

by Henry Beam Piper

To upset the stable, mighty stream of time would probably take an enormous concentration of energy. And it’s not to be expected that a man would get a second chance at life. But an atomic might accomplish both–…

 

 


 

Key out of Time

Key out of Time

by Andre Alice Norton

Ashe Gordon and Ross Murdock, angry about the loss of their fellow agent Travis Fox on the planet Topaz, have travelled to the planet Hawaikan, a warm ocean planet, where they intend to set up a time gate. The…

 

 


 

The Time Traders

The Time Traders

by Andre Alice Norton

Intelligence agents have uncovered something beyond belief, but the evidence is incontrovertible: the USA’s greatest adversary is sending its own agents back through time! And someone (or something) is presenting…

 

 


 

The Chronic Argonauts

The Chronic Argonauts

by H. G. Wells

This brief story begins with a third-person account of the arrival of a mysterious inventor to the peaceful Welsh town of Llyddwdd. Dr. Nebogipfel takes up residence in a house sorely neglected after the deaths…

 

 


 

Golf in the Year 2000, or, What we are coming to

Golf in the Year 2000, or, What we are coming to

by J. McCullough

Written by a mysterious 19th-century Scottish golfer named J. (or Jay) McCullough, using the pseudonym “J.A.C.K.,” it also predicted the advent of golf carts, golf professionals and international golf competitions….

 

 


 

A Dream of John Ball

A Dream of John Ball

by William Morris

A Dream of John Ball (1888) is a novel by English author William Morris about the English peasants’ revolt of 1381 and the rebel John Ball. Like the novels close contemporary – A Connecticut Yankee in King Arthur’s…

 

 


 

Project Mastodon

 

 


 

The Sleeper Awakes

The Sleeper Awakes

by H. G. Wells

The Sleeper Awakes is H. G. Wells’s wildly imaginative story of London in the twenty-second century and the man who by accident becomes owner and master of the world. In 1897 a Victorian gentleman falls into…

 

 


 

Looking Backward

Looking Backward

by Edward Bellamy

Set in Boston on December 26, 2000, but written before the turn of the nineteenth century, this classic Utopian novel is more significant and relevant than ever with its reappearance this millennium. Addressing…

 

 


 

Seven Out of Time

Seven Out of Time

by Arthur Leo Zagat

The novel concerns scientists from the future who pull seven people out of time in order to study emotion which has been lost to the human race.

 

 


 

Time Crime

Time Crime

by Henry Beam Piper

The Paratime Police had a real headache this time! Tracing one man in a population of millions is easy–compared to finding one gang hiding out on one of billions of probability lines!

 

 


 

The Time Axis

The Time Axis

by Henry Kuttner

Called to the end of time by a being known as The Face of Ea, four adventurers face a power that not even the science of that era could meet — the nekron, negative matter, negative force, ultimate desctruction…

 

 


 

Temple Trouble

Temple Trouble

by Henry Beam Piper

Miracles to order was a fine way for the paratimers to get mining concessions–but Nature can sometimes pull counter-miracles. And so can men, for that matter….

 

 


 

The Man Who Came Early

The Man Who Came Early

by Poul William Anderson

How rarely science-fiction writers succeed in creating a wholly alien culture may be judged from any adequate study of an earthly culture of a time or place which does not form part of our direct heritage. S.F’s…

 

 


 

The Day of the Boomer Dukes

The Day of the Boomer Dukes

by Frederik Pohl

Just as medicine is not a science, but rather an art–a device, practised in a scientific manner, in its best manifestations–time-travel stories are not science fiction. Time-travel, however, has become acceptable…

 

 


 

Doctor Who: Nightshade

Doctor Who: Nightshade

by Mark Gatiss

Monsters of the mind kill all in their path.

 

 


 

Doctor Who and the Empire of Glass

 

 


 

Doctor Who: Human Nature

Doctor Who: Human Nature

by Paul Cornell

“On the eve of the First World War, John Smith teaches at an English public school. But is he all that he seems?”

 

 


 

Doctor Who: The Sands of Time

Doctor Who: The Sands of Time

by Justin Richards

An ancient Egyptian god is reborn through Nyssa.

 

 


 

Doctor Who and the Scales of Injustice

Doctor Who and the Scales of Injustice

by Gary Russell

The Silurians come up against a sinister government department.

 

 


 

Chronalgia

 

 


 

The Man Who Saw the Future

The Man Who Saw the Future

by Edmond Moore Hamilton

Excerpt: Jean de Marselait read calmly on from the parchment. “It is stated by many witnesses that for long that part of Paris, called Nanley by some, has been troubled by works of the devil. Ever and anon great…

 

 


 

Benefactor

Benefactor

by George H. Smith

We can anticipate that robots will be fiercely resented, at first, in a society that will see them as the latest—and an indestructible—widespread threat to the workers whom they will replace. The men who…


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ölümün bu denli yakınlaşmış olması elbette ki o güne dek eşi benzeri görülmemiş bir karmaşa yaratacaktı dünyada. Ne de olsa hepimiz bir gün mutlaka öleceğimizi bilsek de bunun tam olarak ne zaman gerçekleşeceğini asla bilemeyiz, tabii eğer ölümcül bir hastalığa yakalanmışsak ve ölüm tarihimiz işinin ehli bir doktor tarafından matematiksel bir şaşmazlıkla saptanmamışsa. Ayrıca, gerçekleşecek ölümün toplu bir ölüm olacak olması da ölümü tekil bir olay olmaktan çıkarıp, Ölüm diye tabir edebileceğimiz çoğul ve kolektif bir olaya dönüştürüyordu. Büyük harfle yazılmış Ölüm ise küçük harfle yazılan tekil ölümlerden çok farklı bir anlam taşıyordu. “Sanırım Ölüm ve ölüm arasındaki ilişkiyi Heidegger’in Dasein ve dasein, yani Varlık ve varlık kavramları arasındaki ilişkiye benzetebiliriz,” dedi ontolojiden az çok anladığı anlaşılan bir okuyucu; ama tabii onu kimse duymadı, ve biz sözlerini buraya aktarmak ihtiyacı duymasaydık diğer bütün okuyucular bu benzetmeden bihaber olacaktı.

Yaşanan kaosun boyutları o denli kaygı verici seviyelerde seyretmekteydi ki, bir kitap önce bahsettiğimiz ve dünyadaki tüm ekranların neden bir anda hep birden beyazlaştığını açıklığa kavuşturmak üzere oluşturulan Dünya Devletleri Ortak Platformu (DDOP) acilen toplanıp güneşin 4.5 yıl içerisinde söneceği yönündeki spekülasyonların kaynağını ve söz konusu spekülasyonların bilimsel dayanağı olup olmadığını araştırmak üzere Üst Düzey Bir Araştırma Komisyonu kurulmasına karar verecekti. Bu toplantı o kadar ateşli tartışmalara sahne olmuştu ki olup bitenleri tüm detaylarıyla olmasa bile en azından mümkün mertebe detaylı bir şekilde anlatmazsak kurguda devasa bir boşluk oluşacağından ve söz konusu boşluğu doldurmak için hayâl güçlerini ve projeksiyon mekanizmalarını kullanmak yerine her şeyi anlatıcıdan bekleyen bazı talepkar okuyucuların isyanlarını daha başlamadan bastırmak gayesiyle, olası boşluğu önemsemeyen, hatta farkında bile olmayan, olsalar da onu kendi uyduracakları diyaloglar ve fantezilerle doldurmaktan gocunmayan, bilakis zevk duyan güzide okuyucularımızn affına sığınarak, az önce sözünü ettiğimiz toplantının teferruatlarına geçiyoruz şimdi.

Öncelikle belirtmek isteriz ki toplantı ta en başından gereksiz bir gerginlikle başladı. Çünkü Dünya Devletleri Ortak Platformu’nun başkanı o sabah evden çıkmadan önce evde tost yapacak ekmek ve kahveye koyacak süt olmadığı için karısıyla münakaşa etmişti. Sorun, kadının bir gece önceden kalmış iki dilim pizzayı ve iki ay önceden kalmış süt tozunu adamın önüne koymasıyla çözülmüş gibi gözükse de, monotonluğa varan bir düzene olan düşkünlüğü ve rutinden sapmamaya meyilli kişiliği sebebiyle, başkanın güne sinirli başlamasına, bunun neticesinde ise toplantıyı açarken söylediği o talihsiz ve bir o kadar da düşündürücü sözlerin ağzından çıkmasına yetmişti. O sözler şunlardı sevgili okur: “İçimden bir ses birbirimize artık günaydın diyemeyeceğimiz günlerin yakın olduğunu söylüyor. O sese inanıp inanmamak konusunda ise henüz net bir karara varmış değilim. Yaşamakta olduğum ve ruhumda derin yaralar açmakta olan bu çelişki yüzünden her zamanki kadar içten bir günaydınla açamayacağım ne yazık ki oturumu. Umarım bu tavrımı anlayışla karşılarsınız.” Ekranların beyazlaşmasının ardından yaşanan süreçte sergilediği soğuk kanlılıkla öne çıkan, olaylara nesnel yaklaşımıyla tanınan, hiç gereği yokken karamsar olmayı ve hiç gereği yokken iyimser olmayı dışlamak suretiyle “kötümser akıl – iyimser irade” şiarını yaşam biçiminin temel ilkesi edinmiş ve işte zaten tam da bu yüzden başkanlık koltuğunda oturan başkanın hiç gereği yokken sergilediği bu olumsuz tavır delegeler arasında mırıldanmalarla başlayıp gittikçe artan bir ses dalgasının yayılmasına sebebiyet vermiş ve Dünya Devletleri Ortak Platformu genel sekreterinin “sizi aklı başında bir insan bilir, öyle sayardık sayın başkan, fakat görünen o ki soğuk kanlılığınızı muhafaza etmekte güçlük çekiyorsunuz, yüksek müsaadenizle sorabilir miyim, nedir acaba sizi ortada fol yok yumurta yokken bu denli endişe verici ve karamsar söylemleri dillendirmeye iten?” Başkan elbette ki kendisini günaydın kelimesine elveda diyecekleri günlerin yakın olduğunu dillendirmeye iten etkenin sabahleyin karısıyla arasında geçen ve fol ile yumurtadan ziyade, tost ekmeği ile süt eksikliğinin kaynaklık ettiği münakaşanın sinir sisteminde yarattığı geçici bir zayıflık şeklinde zuhur etmesi olduğunu söyleyemezdi, ki sanırız düzeninin bozulmasına paralel olarak alt-üst olan hormonal dengesiyle, yani bilinçdışıyla ilgili olan bu durumun kendisi de farkında değildi zaten. Lâfı fazla uzattığımızın farkındayız, ama bunlar önemli konular. İnsan doğasına ve ağır yük altındaki insanların ruhsal yaşamına ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulunmak herkesin eline, her zaman geçen bir fırsat değil ne yazık ki; biz de işte bu gerçekten hareketle elimize geçen bu fırsatı değerlendirip, insan doğasına ve ruhsal yaşama, ahkâm düzeyinde de olsa katkı koyalım dedik. Her neyse, genel sekreterin sözlerini yürütme kurulu sorumlusunun “bizden bir şey mi gizliyorsunuz sayın başkan, bizim bilmediğimiz bir şeyler mi biliyorsunuz, istihbaratın yürütmekte olduğu gizli bir operasyonun meyveleri mi bunlar? Sanırım bu soruların yanıtlarını bilmek sadece yürütme kurulu sorumlusu olan benim değil, tüm delegelerin hakkı.” Yürütme kurulu sorumlusunun bu kuşkucu ve pireyi deve yapan soruları karşısında afallayan başkan ancak o zaman uyanıp sabah miskinliğini üzerinden atabildi. Ev ve iş yaşamını karıştırmamalıydı, bir boşanmanın arifesinde olmalarının kuvvetle muhtemel olduğunu ima eden o talisiz sözleri Dünya Devletleri Ortak Platformu delegelerine değil, karısına söylemiş olmalıydı. İnsan belirli bir rutine alışmışsa düzeni bozulunca böyle yersiz sözler sarf edip saçmalayabiliyor işte. Ama diğer yandan bakarsak aslında başkan saçmalamıyor, bilakis son derece yerinde sözler sarf ediyor da olabilirdi. Zira kim bilebilirdi ki güneşin gerçekten de 4.5 yıl içerisinde sönüp sönmeyeceğini? Nitekim bir yıl önce televizyon ekranlarıyla başlayıp, bir-iki hafta gibi kısa bir zaman zarfında dünyadaki tüm ekranları kaplayan o kaynağı meçhul, esrarengiz beyazlık da kimsenin aklına gelmezdi. Hatta kimilerinin günümüzde bile bu beyazlığın gerçek olduğuna inanmakta güçlük çekmekte ve bizzat kendilerinin kafayı yemiş olabileceğinden endişe etmekte ısrarlı olduğu söylenir, ki bunda haksız da sayılmazlar aslında, zira gerçek olan bir şeyin, yani ekranların beyazlaşmasının gerçek olmadığını sanıyorlar; bu sanrının ise deliliğin yarısından çok daha fazlasını teşkil ediyor olduğunun kuşkuya yer bırakmayacak denli kesin, son derece bilimsel bir veri olarak kabul edilebileceğini ise bilmiyoruz söylemeye gerek var mı, ama her zaman olduğu gibi yine de söylüyoruz işte, belki vardır diye. Akıl ihsan olunmuş her fani, dünyadaki tüm ekranların bembeyaz olduğunu teslim etmek durumundadır çünkü bizce; hatta daha da ileri gidecek olursak, ekranların beyazlaşmasının kabulü aklın göstergesi, reddi ise akıl hastalığının belirtisidir bile diyebiliriz, ki nitekim işte dedik de zaten galiba. 

“Elimizde henüz kesin bir bilgi yok, ama Dr. Lawgiverz diye bir adamın adı dolanıyor ortalıkta,” diye sürdürdü başkan konuşmasını ve detayları delegelere nakletmek üzere sözü istihbarat teşkilatı baş sorumlusuna bıraktı. “Aslında nakil aşamasına gelmiş pek bir şey yok, ama şimdilik şunu söyleyebiliriz ki ajanlarımız fellik fellik Dr. Lawgiverz’i arıyor. Elde ettiğimiz son bulgulara göre en son Uzak Doğu’da görülmüş. Orada ne halt ettiğini biz de bilmiyoruz, ama sanırız Japon bir bilim adamıyla uzun süredir zamanda yolculuk, ölümden sonra yaşam ve uzaylılarla irtibatla ilgili bir iş çeviriyorlar. Tüm bunların güneşin 4.5 yıl içerisinde sönecek olmasının yanı sıra ekranların beyazlaşmasıyla da bir ilgisi olabileceğini düşünüyoruz. Ayrıca Dr. Lawgiverz’in Spekülatif Gerçekçilik adlı bir felsefi akımın öncüleri olan ve kendilerine Spekülatif Gerçekçiler diyen bazı kişilerle de örgütsel faaliyetler yürütmekte olduğu da aldığımız duyumlar arasında. Tüm bunlar arasında ne gibi bağlantılar olduğunu tabii ki her zaman olduğu gibi gene zaman gösterecek. Hummalı çalışmalarımız en fenni şekilde sürüyor, ajanlarımız dünyanın dört bir yanına dağılmış, Dr. Lawgiverz’i ve ilişki içerisinde olduğu kişileri arıyor. Internet üzerinden, birer hücre niteliğini taşıyan bloglar vasıtasıyla dünyaya bir virüs gibi yayılan bu felsefi-örgütsel hareketin son derece kompleks bir haberleşme ağıyla vücut bulmakta olduğunu, hatta söz konusu ağla özdeş olduğunu söyleyebiliriz. Örümcek Avı diye adlandırmayı uygun bulduğumuz operasyonlarımız Spekülatif Gerçekçiliğin köküne kezzap suyu dökünceye kadar sürecektir; bundan kimsenin kuşkusu olmasın!”

Konuşmasının sonlarına doğru kendinden geçtiği ve soğuk savaş günlerine geri döndüğü söylemeye bile gerek olmayacak derecede bariz olan istihbarat teşkilatı baş sorumlusunun Dracula’yı aratmayacak derecede kan içmeye meyilli olduğu her halinden belli. Sözlerini bitirdikten sonra önündeki bardaktan üç-dört yudum su almakla yetindi ama şimdilik. O suyunu içerken delegeler de gayet yoğun bir biçimde aldıkları notları birbirleriyle karşılaştırıyor ve heyecanlı heyecanlı mırıldanıyorlardı. Derken, artık tamamen uyandığı anlaşılan ve sabahleyin karısıyla arasında geçen münakaşayı unutmuş gözüken başkan, ellerini birbirine vurmak suretiyle insanlar arasında alkış tabir edilen ve genellikle beğeni göstergesi, nadirense protesto belirtisi kabul edilen etkinliği hayata geçirmeye başladı. Onu, çok geçmeden diğer delegeler de izleyecek ve bu büyük buluşma, duygu yoğunluğundan ötürü kalbi hızla çarpmakta olan, hatta coşku ve sevinçten gözleri yaşla dolma noktasına gelen istihbarat teşkilatı baş sorumlusunun hanesine yazılan artı iki puanla doruk noktasına ulaşan daramtik sahneyle sona erecekti. Belli ki başkanın ve onu takiben delegelerin alkışı bu bağlamda protestodan ziyade beğeni niteliği taşıyordu. Üst Düzey Bir Araştırma Komisyonu kurulmasına işte o gün, oylamaya bile gerek kalmadan karar verildi. Komisyonun başına Dracula’yı aratmayacak derecede kan içmeye hevesli ve hayata bakışı Rambo’nun bıçağını aratmayacak kadar keskin bir insan olduğu her halinden anlaşılan istihbarat teşkilatı baş sorumlusu getirildi. Komisyonun temel ilkesi ise “hedef göster, ceset iste!” olarak belirlendi.  

By Jacqueline Agathocleous, Published on November 6, 2010

ONE MAN was stabbed and several police and members of the public were injured last night at the annual migrants’ Rainbow Festival in Larnaca when violent clashes broke out between nationalist protestors and festival-goers.

Phinikoudes Beach was turned into a warzone, when marching members of three nationalist movements came into conflict with participants at the antiracism festival, and with members of migrant support group KISA, the organisers of the event.

Even in their riot gear, a number of policemen sustained injuries, as did several members of the public. In the aftermath, the beach was covered with broken chairs and other debris.

Eyewitness Beran Djemal told the Cyprus Mail last night that one Turkish Cypriot man – 30-year-old singer Sertunc Akdogdu who was performing at the festival – was rushed to hospital after being stabbed in the stomach, while another man had his arm broken. Djemal said after the fracas a number of Turkish Cypriots took refuge at Larnaca Police Station waiting for the violence to be over. As the newspaper went to press, incidents were ongoing.

“A music group of Turkish Cypriots who tried to go home were warned not to leave as it would be dangerous,” said Djemal.  She said the injured Turkish Cypriots – and other festival-goers – asked for a police escort to the hospital because they were scared. “But the police refused to help and arrested four of the festival-goers. They did nothing to the fascists and told us not to take photographs because they said it was provocative.”

Headed by the Greek Resistance Movement, a group of protestors had been on their way to the town’s Ayios Lazaros area in a march they had arranged over a month ago to protest the government’s migrant policies.

Accompanied by a strong police presence, the protestors were on their way through Phinikoudes Beach – where the Rainbow Festival was being held – and according to eye witnesses, all hell broke loose.

The protestors came into conflict with members of KISA, which had decided to hold the Festival in Larnaca – instead of Limassol, as was initially planned – in a bid to hold an “anti-demonstration” to counterbalance the nationalists’ march.

According to Djemal, it all started during a speech by the head of the European Commission’s Representation in Cyprus – Androulla Kaminara.

“During the speech, around 80 fascist protestors carrying Greek flags started shouting slogans against migrants,” said Djemal. “The festival-goers returned the slogans, shouting: ‘Nazis out of Cyprus’”. It was then that the scuffles broke out.

“Some of the nationalists had their faces covered, one lifted up his shirt and showed a swastika tattooed on his stomach,” Djemal said. “They threw bottles at festival-goers and cut the electricity cables when a band was playing. Over the next two hours, clashes continued and the group of nationalists grew to around 150.”

Even though both sides offer contradicting accounts of how the events unfolded, the general view was that police and Larnaca Municipality had done little to avert the troubles.

KISA head Doros Polycarpou said his NGO had asked the police to divert the protestors’ march so that it didn’t pass by the Rainbow Festival.

“On the contrary, the police seem to have allowed them to move forward and once they reached the event, to protect ourselves, we sat in the road to block it in a peaceful way to convince the police to veer them away,” said Polycarpou. “They allowed the neo-Nazis to head into the event and start hitting people, in full view of the police. You can imagine what happened after that.”

Another eye witness who wished to remain anonymous told the Cyprus Mail: “The protestors entered the area where the festival was about to start and started throwing chairs all over the place, breaking every single one. There were children waiting in a caravan and they became very scared.”

On the opposite side of the fence, the nationalist protestors claim it was they who were attacked. However, they too agree that it all could have been avoided if the correct actions were taken by the police and Larnaca mayor.

“I am a member of the public who decided to march against illegal immmigrants – not against the migrants themselves, but the policies promoted in their favour by the government,” Dr Andreas Paraxenopoulos, a member of Greek Resistance, told the Cyprus Mail last night. “We announced our march a month and a half ago to the police, and the police – along with the Larnaca mayor – oddly allowed KISA to do another anti-demonstration. It is like they wanted to make us fight.”

Paraxenopoulos said the troubles started when members of KISA attempted to prevent the protestors from moving ahead with their march.

“We were calm. We are just trying to exercise our right as Cypriot citizens to do a demonstration to protest something that is of concern to us.”

He went on to accuse KISA members of throwing chairs at the protestors, as well as paint – something he said the public would become witness to when watching the news today.

“They started approaching us, breaking chairs and throwing them at us, calling us neo-Nazis – we just want our country to remain Greek. I was personally drenched in paint. They were savage with bad intentions and if the police weren’t there, they would have slaughtered us,” Paraxenopoulos claimed. “The police and municipality are to blame; they really seem to have wanted us to fight among ourselves.”

A Larnaca police spokesman said there had been a number of injuries, though the full extent of the damage will be assessed today.

Trouble started brewing last week, when KISA announced it would be cancelling the Rainbow festival in Limassol and bringing it to Larnaca last night, as an “anti-demonstration” to the planned march against migrants by the three nationalist groups.

KISA called on all members of the public to join its anti-demo against the “racist and radical right-wing elements in Larnaca”. It added that the Rainbow Festival would from now on be held in Larnaca instead of Limassol – as well as Nicosia – as an antiracism message to the town.

“In view of this new provocative demonstration, KISA decided to organise this year’s Rainbow Festival – apart from Nicosia – in Larnaca instead of Limassol, as was the case for the past two years,” KISA announced. “On the same day of the aforementioned event, the Rainbow organisation will send our antiracist messages against the presence and actions of the radical right-wing and racist elements in Larnaca.”

Referring to KISA as a “social abscess” and “the fifth column” – defined as a group of people who clandestinely undermine a larger group, such as a nation, from within to help an external enemy – the Greek Resistance used its website to blast KISA for organising the Rainbow Festival on the same day.

Bookmark and Share

via Festival turns into war zone as migrants and nationalists clash – Cyprus Mail.

My review of Nina Power’s One Dimensional Woman appeared in last weekend’s The Sunday Star. It’s an important, intelligently-argued book, and I highly recommend that the world reads it. Yes, the world. I’ve reproduced it in full here:

For all of us who happily imagine contemporary feminism to be a uniform and linear yellow brick road that delivers us right into the heart of the Emerald City of equality, there’s no one better than Nina Power to take a sledgehammer to that useless utopian dream. With One-Dimensional Woman, Power, a British philosophy professor at Roehampton University, has set out to untangle and reveal the underlying irrationality and contradictions of much of modern-day feminism – wedded as it is to the ugly and false emancipatory “ideals” of capitalism. The title of Power’s book comes from Herbert Marcuse’s One-Dimensional Man, a treatise published in 1964 that offered a critique of the false needs created by modern industrialist society – the idea that people were “free” in their choices when they were actually deeply bound to an insidiously rigid system of production and consumption… Read More

via The Blog of Disquiet

Word from Urbanomic that Volume III of Collapse has sold out and is now available for free online. It includes the much-cited original Speculative Realism conference. Find it here.

via Speculative Heresy

Collapse III contains explorations of the work of Gilles Deleuze by pioneering thinkers in the fields of philosophy, aesthetics, music and architecture. In addition, we publish in this volume two previously untranslated texts by Deleuze himself, along with a fascinating piece of vintage science fiction from one of his more obscure influences. Finally, as an annex to Collapse Volume II, we also include a full transcription of the conference on ‘Speculative Realism’ held in London in 2007.

The contributors to this volume aim to clarify, from a variety of perspectives, Deleuze’s contribution to philosophy: in what does his philosophical originality lie; what does he appropriate from other philosophers and how does he transform it? And how can the apparently disparate threads of his work to be ‘integrated’ – what is the precise nature of the constellation of the aesthetic, the conceptual and the political proposed by Gilles Deleuze, and what are the overarching problems in which the numerous philosophical concepts ‘signed Deleuze’ converge?

Contents

ROBIN MACKAY
Editorial Introduction [PDF]
THOMAS DUZER
In Memoriam: Gilles Deleuze 1925-1995 [PDF]
GILLES DELEUZE
Responses to a Series of Questions [PDF]
ARNAUD VILLANI
“I Feel I Am A Pure Metaphysician”: The Consequences of Deleuze’s Remark [PDF]
QUENTIN MEILLASSOUX
Subtraction and Contraction: Deleuze, Immanence and Matter and Memory [PDF]
HASWELL & HECKER
Blackest Ever Black [PDF]
GILLES DELEUZE
Mathesis, Science and Philosophy [PDF]
INCOGNITUM
Malfatti's Decade [[PDF]
JOHN SELLARS
Chronos and Aion: Deleuze and the Stoic Theory of Time [PDF]
ÉRIC ALLIEZ & JEAN-CLAUDE BONNE
Matisse-Thought and the Strict Ordering of Fauvism [PDF]
MEHRDAD IRAVANIAN
Unknown Deleuze [PDF]
J.-H. ROSNY THE ELDER
Another World [PDF]
RAY BRASSIER, IAIN HAMILTON GRANT, GRAHAM HARMAN, QUENTIN MEILLASSOUX
Speculative Realism [PDF]

For Lacan there is this solipsistic period of life at the beginning. The subject becomes capable of making a distinction between himself and others after the Narcissistic period of the mirror stage. The subject’s ability to interpret and adapt shows signs of progress. Once the mirror stage is passed through and the fantasy is traversed, the subject becomes capable of controlling the unconscious drives and touching reality. The child learns to postpone gratification and finds other ways of satisfying himself. The function of the I shows itself when the child feels the need to act upon the external world and change things in the way of attaining pleasure and satisfaction of desires. When the child gives up desiring his mother and realizes that he has to identify with his father the foundations of the super-ego formation are laid. It is the fear of castration that leads the male child to give up the mother. The sexual desire turns away from the forbidden object and moves towards finding ways of expressing itself in and through metaphors supplied by the predominant culture.

            According to Klein the formation of the super-ego begins in the first year of life. For Klein the “early Oedipus conflict” is at the root of child psychoanalysis. Klein says that Oedipal tendencies of the child start with oral frustrations and this is when the super-ego takes its course of formation. 

These analyses have shown that oral frustrations release the Oedipus impulses and that the super-ego begins to be formed at the same time. […] This is the beginning of that developmental period which is characterized by the distinct demarcation of genital trends and which is known as the early flowering of sexuality and the phase of the Oedipus conflict.[1]    

            It is Klein’s legacy to have taken the beginning of development to a stage earlier than the appearance of the Name of the Father. In this world the castrating father figure doesn’t yet exist. And the child has at least three years ahead to become capable of using language. Klein’s journey into a zone before language, a zone before the child finds itself in the signifying chain, is valuable especially for showing the lack of the role of fantasy and phantasmatic production in Lacan’s story of the formation of the subject. And Gilles Deleuze uses Klein’s insight to make the necessary connections between literature and the unconscious. But before moving on to Deleuze I would like to show from where Klein is coming and hint at the direction she could possibly be heading towards.

            Klein attributes as much importance to the death drive as she does to the life drive. For Klein, already in the first year of life there are object relations and these relations involve expression of libidinal and aggressive impulses.

[…] unfavourable feeding conditions which we may regard as external frustrations, do not seem to be the only cause for the child’s lack of pleasure at the sucking stage. This is seen from the fact that some children have no desire to suck—are ‘lazy feeders’—although they receive sufficient nourishment. Their inability to obtain satisfaction from sucking is, I think, the consequence of an internal frustration and is derived, in my experience, from an abnormally increased oral sadism. To all appearances these phenomena of early development are already the expression of the polarity between the life-instincts and the death-instincts. We may regard the force of the child’s fixation at the oral sucking level as an expression of the force of its libido, and, similarly, the early and powerful emergence of its oral sadism is a sign that its destructive instinctual components tip the balance.[2]

            The child projects his aggressive impulses onto the external world and sees the object (the mother’s breast) as an enemy trying to destroy him. The frustrations that take place in the first year of life cause anxiety and lead the child to express his aggressive impulses through oral sadism (biting the breast). The fantasy that the mother contains the father’s penis leads the child to want to tear apart the mother’s body and introject the object hidden in it through oral sadism. After oral frustration the attention of the child shifts from the mother’s breast to the father’s penis. The aggression against the father’s penis and the response this aggression gets plays a dominant role in the formation of the super-ego. As it develops the super-ego becomes more and more important in the way the subject handles his relation to the world.

[…] by projecting his terrifying super-ego on to his objects, the individual increases his hatred of those objects and thus also his fear of them, with the result that, if his aggression and anxiety are excessive, his external world is changed into a place of terror and his objects into enemies and he is threatened with persecution both from the external world and from his introjected enemies.[3]

             An aggressive attitude towards the external world damages the relationship with the external world; the external world is regarded as hostile, which leads to aggression, and this aggression in turn provokes hostility against the child. It is this kind of a vicious cycle in which many psychotics and neurotics find themselves. Klein describes schizophrenia as the “attempt to ward of, master or contend with an internal enemy.”[4] For Klein, the force of aggression as a result of oral frustrations can reach to such levels that the subject feels obliged to project the super-ego ideal onto the external world. The super-ego is terribly ruthless and aggressive. The projection of the super-ego onto the external world turns reality into an enemy. The subject becomes ill and shuts himself up into his fantasy world and, detached from reality, suffers inordinately. Lacan sees schizophrenia in a similar way; for Lacan what produces schizophrenia is the exclusion of the Name of the Father.                        

            With Klein we learn that the sense of reality is gained through oral frustrations. Lacan, too, thinks that frustrations have a role to play in the constitution of the reality principle. But according to Lacan what’s important is not the natural frustrations themselves, but how they are symbolized, how they are represented in and through language, how they manifest themselves in the form of cultural products. Lacan finds Klein’s theories too biological.

            To explicate where Lacan and Klein disagree I would like to give their opinions on Dick who is a four years old boy suffering from “psychosis.” Dick, who hardly ever talks, is permanently indifferent towards the external world. In Dick’s world there is no good and bad, there is nothing to be afraid of and nothing to love. It is as though Dick lives in a world apart, in another reality. Dick’s world is not structured like language, there is no differentiation, and where there is indifference there can be no difference, in Dick’s world all objects and subjects are one.    

            Dick has a toy train which he repetitively moves to and fro on the floor. Klein says, “I took the big train and put it beside a smaller one and called them ‘Daddy train’ and ‘Dick train.’ Thereupon he picked up the train I called Dick and made it roll [toward the station]… I explained: ‘The station is mummy; Dick is going into mummy.’[5] At the end of this first session of therapy Dick begins to express his feelings. It is after Dick becomes capable of situating himself within the symbolic order in relation to his mother and father that he becomes a human. He begins to play his role given to him by Klein.

            Human reality is a mediated reality. We can see in Dick’s case that the biological turns into cultural through Oedipalisation. Lacan thinks Klein’s therapeutic technique is correct but her theory wrong. What Lacan thinks Klein’s theory lacks is the castrating father figure who says “No.” Lacan complains that the castrating father figure is not given a role in Klein’s scenario. It is true that father is not given a role in the process of subject formation, but Lacan’s assumption that Klein is Oedipalizing the child is wrong. For if the father is excluded from the scene how can the Oedipal triangle be formed. All Klein does is to tell Dick that mummy and daddy copulate. Klein’s world is entirely biological, whereas Lacan is talking about the subjectivation of the individual in and through symbols. For Lacan the unconscious is nothing other than a chain of signifiers. There is nothing before the symptoms manifest themselves in and through metaphors. So metaphors are the products of repression which splits the subject into two separate but contiguous sides; the biological self and the cultural self. Psychoanalysis is about a regressive process which goes back in time through a chain of signifiers and tries to reach the Real of the subject’s desire. A symptom is the manifestation of the Real of the subject’s desire in the form of metaphors.

In advancing this proposition, I find myself in a problematic position—for what have I taught about the unconscious? The unconscious is constituted by the effects of speech on the subject, it is the dimension in which the subject is determined in the development of the effects of speech, consequently the unconscious is structured like a language. Such a direction seems well fitted to snatch any apprehension of the unconscious from an orientation to reality, other than that of the constitution of the subject.[6]

            When Lacan says that “the unconscious is structured like a language,” what he wants to say is that if the unconscious is a web of metaphors the signifiers behind the metaphors are interacting with one another just like the signifiers in language.   

            In psychosis the subject’s fantasy of unmediated omnipresence resists symbolization. The subject cannot turn his feelings and thoughts into symbolic acts, he cannot make a distinction between the me and the not me, cannot engage in intersubjectivity. Introversion dominates the psychotic and he finds himself in a world where nothing matters for nothing is differentiated. The psychotic experiences his inner reality as though it is the reality of all, he cannot separate the inner from the outer. The psychotic’s reality escapes cultural codes. The psychotic doesn’t know the symbolic meaning of the father’s law. The law of the father establishes the order of culture, but the psychotic refuses to come to terms with the father’s law and eventually cannot overcome his frustrations. The mother’s role is determinant in the formation of psychosis. If the mother doesn’t recognize the role of the father the child remains locked in the imaginary world, outside signification.   

            Psychosis appears when all the signifiers refer to the same signified. Language and meaning dissolve. Locked in the mirror stage the subject identifies everything as me, and the me as the phallus. But the reality is that the “I” is not the phallus inside the mother’s body. The psychotic is deprived of nostalgia, of the feeling of loss which is constitutive of the subject. Lacking lack the psychotic subject lacks what Lacan calls “lack in being.” And lacking lack in being the subject cannot identify his natural self as being separate from the cultural objects of identification. By entering the symbolic order the narcissistic sense of oneness, “the oceanic feeling,” is lost. And this loss opens a gap within the subject, which the subject tries to fill with the objects of identification presented to it by the predominant culture. Identification is a way of compensating for the emptiness within the subject caused by the loss of sense of oneness. But the unconscious desires can never be satisfied by metaphors. To overcome the frustration caused by the loss of his fantasy world, the subject turns towards symbolic acts in the way of climbing up the social ladder. The subject becomes a doctor, pilot, teacher; all to endure the pain of not being able to satisfy one’s unconscious desires, or the Real of one’s desire. It is in this context that Lacan sees repression as productive of the subject as a split subject. Because the psychotic has lost nothing, lacks nothing, he has no motivations for such pursuits as becoming a doctor, pilot, or teacher. The psychotic has no sense of nostalgia and he is therefore extremely indifferent to the external world. Experiencing no frustrations in the face of the harsh reality of not being one, the psychotic desires nothingness.


[1] Melanie Klein, The Psychoanalysis of Children, 123

[2] Melanie Klein, The Psychoanalysis of Children, 124

[3] Klein, 143-4

[4] Klein, 144

[5] Melanie Klein, quoted from Deleuze and Guattari’s Anti-Oedipus, 45

[6] Jacques Lacan, The Four Fundamental Concepts of Psychoanalysis, ed. Jacques-Alain Miller, trans. Alan Sheridan (London: Hogarth Press, 1977), 149

It was Melanie Klein who emphasized the importance of fantasies and playing in the process of development. In her Psychoanalysis of Children Klein brought to light that as humans we perpetually oscillate between paranoid-schizoid position and the depressive position throughout life. Klein categorized the death drive as more dominant in the paranoid-schizoid position and life-drive as more dominant in the depressive position. For Klein a successful therapeutic procedure would result in maintaining a contact with the intermediary realm between phantasm and reality. Klein’s importance lies in her acceptance and affirmation of our most primitive drives’ role throughout life. The need for satisfaction of those drives sometimes reaches to such inordinate measures that we become aggressive in the face of reality. Frustrations arise and things get worse, for we don’t know how to turn our frustrations into fuel for the life drive, and eventually fall victim to the death drive in search of omnipotence.[1]

According to Freud, as he puts it in his Three Essays on the Theory of Sexuality, drives were governed by the pleasure principle and the object of satisfaction of these drives was not very important. In other words, between the drive and its objects there was no natural tie.[2] But for Klein, who prefers the word instinct instead of drive, from the beginning of life onwards instincts are connected to certain internal objects. From the beginning of life the human subject is in pursuit of object relations in the way of satisfying the instincts such as hunger and thirst.[3]

Klein’s shifting conceptualisation of the process of subject formation can be clearly observed in her analysis of the relationship between “The Early Stages of the Oedipus-Conflict and Super-Ego Formation.” Klein takes the beginning of socialization to a pre-Oedipal stage, a pre-verbal if not pre-linguistic stage, to the first year of life. When a baby is born it immediately is in the world of objects. And language, being the extension of the world, that is, being one of the objects surrounding the subject, is immediately at the disposal of the subject just like any other object. We must keep in mind, however, that from language Klein understands not only the words but also the objects such as a toy soldier, or a ball, or any other object. Now, the baby as the subject throws its toy soldier at the mother to get her attention, or to articulate that it is hungry. This action of the baby is similar to someone sending a letter to his/her lover to articulate that he/she has missed him/her and wants to have sex soon. It is in this larger context that we understand language not only as words but also as everything that is at hand.[4]

According to Freud, Lévi-Strauss, and Lacan, the formation of the subject begins with the appearance of the Name of the Father and his law prohibiting incest. It is only with the father saying, “No, you shall not desire the mother, but try to be the object of mother’s desire,” that the child experiences his first confrontation with the symbolic order. But in Klein this process is related to the development of object relations in a time where there is imaginary meaning and not symbolic meaning.

            Klein attributes great significance to the unconscious phantasmatic workings of the mind. The unconscious which for Freud and to some extent Lacan is a static state of being becomes the site of a continuity in dynamism and the time of a perpetual phantasmatic production. For Klein, the object of psychoanalysis may be the Unconscious, but the object of psychotherapy is this unconscious process of phantasm production. Klein’s therapeutic technique involves bringing the patient face to face with the Real of his/her desire. In this process very primitive and archaic aspects of the human subject are put into the spotlight.    

Early analysis offers one of the most fruitful fields for psychoanalytic therapy precisely because the child has the ability to represent its unconscious in a direct way, and is thus not only able to experience a far-reaching emotional abreaction but actually to live through the original situation in its analysis, so that with the help of interpretation its fixations can to a considerable extent be resolved.[5]

When a child creates imaginary characters, pretends that they are real and talks with them, this is considered as playing, but when an adult does the same thing he is considered to be a schizophrenic, a subject of psychosis. Schizophrenia is a term coined by Bleuler to designate a set of symptoms such as loss of memory and excessively regressive behaviour usually associated with old age. The schizophrenic experience, as understood by Bleuler, is the reliving of childhood near death in the form of a disorganizaton and loss of the pieces constituting the memory.

[…] by projecting his terrifying super-ego on to his objects, the individual increases his hatred of those objects and thus also his fear of them, with the result that, if his aggression and anxiety are excessive, his external world is changed into a place of terror and his objects into enemies and he is threatened with persecution both from the external world and from his introjected enemies.[6]

Klein describes schizophrenia as the “attempt to ward off, master or contend with an internal enemy.”[7] This theme is linked to Klein’s discussion about the dynamic of envy. For Klein, the child, not yet capable of making a distinction between what is inner and what is outer, attacks the source of possible gratification. Envy is a product of a fantasy that the breast is good all the time because it supplies the child with milk whenever he wants. When the milk is denied to the child the child believes that the mother is bad because she is withholding the source of good. The child splits the object into good and bad to save the good breast from possible damage caused by his attacks on the bad breast. Klein goes on to say that it is at this stage that the child develops a sense of external reality by beginning to see the mother as another person, and the breast as a whole object which is good and bad at the same time. This is the depressive position in which the same object has conflicting significations for the child. Understanding that he has been attacking not only the bad breast but also the source of good induces guilt in the child who in turn learns why not to be envious. Klein sees guilt as therapeutic of envy. What appears to be the illness turns out to be the source of good in Klein’s therapeutic procedure. With Klein therapy is reaffirmed as the process of reconciliation through which a rational subject is created.


[1]Melanie Klein, The Psychoanalysis of Children, trans. Alix Strachey (London: The Hogarth Press and the Institute of Psychoanalysis, 1975)

[2] Sigmund Freud, Three Essays On The Theory Of Sexuality, trans. Strachey J. (London: Hogarth Press, 1964)

[3] Melanie Klein, Envy and Gratitude and Other Works 1946-1963, (London: The Hogarth Press, 1984)

[4] Melanie Klein, The Psychoanalysis of Children, trans. Alix Strachey (London: The Hogarth Press and the Institute of Psychoanalysis, 1975)

[5] Melanie Klein, The Psychoanalysis of Children, trans. Alix Strachey (London: The Hogarth Press, 1975),9

[6] Klein, 143-4

[7] Klein, 144

Blake's The Great Red Dragon and the Woman Clo...

Image via Wikipedia

Melanie Klein is the first psychoanalyst to analyse a pre-verbal and pre-Oedipal stage of development, that is, before the child starts to hate the father and wants to unite with the mother whom he believes to contain the father’s penis. In her Psychoanalysis of Children Klein gives a good example of how this adaptation to reality takes place: 

The small patient will begin, for instance, to distinguish between his make-believe mother and his real one, or between his toy brother and his live one. He will insist that he only meant to do this or that to his toy brother, and that he loves his real brother very much. Only after very strong and obstinate resistances have been surmounted will he be able to see that his aggressive acts were aimed at the object in the real world. But when he has come to understand this, young as he is, he will have made a very important advance in his adaptation to reality.[1]

Klein analyses the process of adapting to reality in terms of the child’s relation to his mother’s body. In the first year of life it is through introjection of the mother’s body as the embodiment of the external world that the child learns to relate to reality. At this stage the child sees the breast as the representative of the mother. The child projects his own reality onto the external world and believes that the mother’s breast belongs to him. When the flow of milk is interrupted the child becomes aggressive towards the mother and bites the breast. According to Klein this is the paranoid-schizoid position characterized by oral sadism.

Klein associates this attitude of the child with the dynamics of an adult schizophrenic mind.  A child who cannot yet make a distinction between the inner reality and the external world is like a psychotic adult who cannot make a distinction between what belongs to his fantasy life and what to the external world. 

A good example to this situation can be selected from the Hollywood horror scene. What we see in the Red Dragon, for instance, is a man who over-identifies with Hannibal Lecter, and becomes what Hannibal Lecter identified with in the first place; a psychotic serial killer who identifies himself with Blake’s Red Dragon.

The psychotic serial killer who believes himself to be constructing a work of art with stories of his murders, sees his criminal acts as the actualization of a prophecy, an incarnation of the myth of Red Dragon. It is through William Blake’s painting, Red Dragon, that the character is familiar with the myth of Red Dragon. Towards the end of the film we see him literally eating, incorporating, Blake’s original painting. That is when his total transformation from bodily existence to a mythological dimension beyond the flesh takes place. Until that point in the film he is governed by the Red Dragon, now he is the Red Dragon, which means that he no longer takes the orders from a force outside of himself. He has introjected the source of power and has become his own master against himself. And perhaps he even believes that his becoming is complete now. 


 

[1] Melanie Klein, The Psychoanalysis of Children, trans. Alix Strachey (London: The Hogarth Press and the Institute of Psychoanalysis, 1975), 11

Accelerationism


“But which is the revolutionary path? Is there one? – To withdraw from the world market, as Samir Amin advises Third World Countries to do, in a curious revival of the fascist “economic solution”? Or might it be to go in the opposite direction? To go further still, that is, in the movement of the market, of decoding and deterritorialization? For perhaps the flows are not yet deterritorialized enough, not decoded enough, from the viewpoint of a theory and practice of a highly schizophrenic character. Not to withdraw from the process, but to go further, to “accelerate the process,” as Nietzsche put it: in this matter, the truth is that we haven’t seen anything yet.”

Gilles Deleuze and Felix Guattari, Anti-Oedipus

“The English unemployed did not have to become workers to survive, they – hang on tight and spit on me – enjoyed the hysterical, masochistic, whatever exhaustion it was of hanging on in the mines, in the foundries, in the factories, in hell, they enjoyed it, enjoyed the mad destruction of their organic body which was indeed imposed upon them, they enjoyed the decomposition of their personal identity, the identity that the peasant tradition had constructed for them, enjoyed the dissolutions of their families and villages, and enjoyed the new monstrous anonymity of the suburbs and the pubs in morning and evening.”

Jean-Francois Lyotard Libidinal Economy

“Machinic revolution must therefore go in the opposite direction to socialistic regulation; pressing towards ever more uninhibited marketization of the processes that are tearing down the social field, “still further” with “the movement of the market, of decoding and deterritorialization” and “one can never go far enough in the direction of deterritorialization: you haven’t seen anything yet”.

Nick Land, “Machinic Desire”

“In the early 1970s, post-68 French thinkers such as Deleuze and Guattari and Lyotard made the heretical suggestion that capital should not be resisted but accelerated. Deplored, repudiated then forgotten, this remarkable moment was returned to only in the UK during the 1990s, in the theory-fiction of Nick Land, Iain Hamilton Grant, Sadie Plant and the Cybernetic Culture Research Unit. Drawing upon Fernand Braudel, Manuel DeLanda, and cyber-theory, 90s accelerationism drew a distinction between markets (as bottom-up self-organising networks) and capital (an oligarchic and predatory system of control). Was accelerationism merely a new cybernetic mask for neoliberalism? Or does the call to “accelerate the process” mark out a political position that has never been properly developed, and which still has a potential to reinvigorate the left?

This one-day symposium will think through the implications of accelerationism in the light of the forthcoming publication of Nick Land’s Fanged Noumena: Collected Writings 1987-2007 and Benjamin Noys’s The Persistence of the Negative.”

Speakers:

  • Ray Brassier – co-editor with Robin Mackay of Nick Land’s Fanged Noumena: Collected Writings 1987-2007 (2010)
  • Mark Fisher – author of k-punk blog and a founder member of the Cybernetic Culture Research Unit
  • Alex Andrews – a researcher at the Department of Theology and Religious Studies at the University of Nottingham.
  • Benjamin Noys – author of The Persistence of the Negative (2010), blogs at No Useless Leniency
  • Nick Srnicek – author of Speculative Heresy blog, PhD candidate at LSE, and is working with
  • Alex Williams on a book critiquing folk politics Alex Williams – working on a book on accelerationism, blogs at Splintering Bone Ashes

A music mix by Mark Fisher to illustrate the ‘Accelerationism’ event can be found here.

—————————————————————————————————-

 

Mark Fisher

PLAY

download  

_____________________________________________

Ray Brassier

PLAY

download  

______________________________________________Session 2

Ben Noys

PLAY

download 

______________________________________________

Alex Andrews

PLAY

download 

______________________________________________

questions:

PLAY

download 

____________________________________________Session 3

Nick Srnicek

PLAY

download 

____________________________________________n 4

Alex Williams

PLAY

download 

______________________________________________

Closing discussion

PLAY

download 

————————————————

Trackbacks

Tags: , , , , , , ,

via Accelerationism

via ideologic

pıctosophızıng ƒar ƒrom the chaoıds . .

Image by jef safi via Flickr

 

To valorize negative sentiments or sad passions—that is the mystification on which nihilism bases its power. (Lucretius, then Spinoza, already wrote decisive passages on this subject. Before Nietzsche, they conceived philosophy as the power to affirm, as the practical struggle against mystifications, as the expulsion of the negative.)[12]

Purgatory, purification, extraction of the positive, expulsion of the negative, projection, introjection… Throughout his discursive life Deleuze conceived of purification of the self as the goal of literature. He believed that through an exposition of the evil within one was healing the society. But this theory can only produce otherness as negativity and that is almost exactly the opposite of what affirmative critique ought to be. Nietzsche’s project of “the expulsion of the negative” is a recurrent theme in Deleuze’s writings. Like Nietzsche he thought that it is only through regression that one could be purified and get outside the confines of the Cartesian cogito. Deleuze’s attempts at escaping from the Cartesian dualism, however, can only cause an interruption of the splitting process and slides towards overcoming the split to attain oneness. Giving a voice to the other creates the conditions of impossibility for the other’s finding his/her own voice.

It is at this mobile and precise point, where all events gather together in one that transmutation happens: this is the point at which death turns against death; where dying is the negation of death, and the impersonality of dying no longer indicates only the moment when I disappear outside of myself, but rather the moment when death loses itself in itself, and also the figure which the most singular life takes on in order to substitute itself for me.[13]

With Deleuze it is always one dies rather than I die, or as the Cynic saying goes, “when there is death I am not, when I am there is no death.” Instead of accepting the state of being wounded as a perpetually renewed actuality, instead of affirming death within life, the other within the self, Deleuze climbs over the walls of his wound, and looking down on the others, he loses the ground beneath his feet, and eventually falls into the split he was trying to get rid of.

A wound is incarnated or actualised in a state of things or of life: but it is itself pure virtuality on the plane of immanence that leads us into a life. My wound existed before me: not a transcendence of the wound in a higher actuality, but its immanence as a virtuality always within a milieu (plane or field).[14] 

Affirming the mutual inclusiveness of introversion and intersubjectivity means preferring an a-sociality, what Blanchot calls “being in a non-relation,” to the symbolic order. Blanchot’s attitude is exactly the opposite of the symbolic market society that dissolves the most fundamental questions of being human in a pot of common sense. The subject of the market society is continually in pursuit of increased strength and self-confidence. And for that reason governed by what Nietzsche called the herd instinct, the will to nothingness, this subject becomes a reactive and adaptive subject. The symbolic order loses the ground beneath itself when and if the majority starts to see living with the thought of death not only as a natural necessity, but also as something to be affirmed.

Death has an extreme and definite relation to me and my body and is grounded in me, but it also has no relation to me at all—it is incorporeal and infinitive, impersonal, grounded only in itself. On one side, there is the part of the event which is realized and accomplished; on the other, there is that “part of the event which cannot realize its accomplishment.”[15]

Notes:

[12] Gilles Deleuze, Pure Immanence: A Life, trans. Anne Boyman (New York: Zone Books, 2001), 84

[13] Gilles Deleuze, The Logic of Sense, trans. Mark Lester (London: Athlone, 1990), 153

[14] Deleuze,  Pure Immanence: A Life, 31-2

[15] Deleuze, Pure Immanence, 151-152

“Those who are already familiar with Meillassoux’s writings may prefer to start with the interview and then the excerpts from L’Inexistence divine, which is a much weirder book than you might expect. Who actually predicted Meillassoux would say that justice can come about only through an omniscient and omnipotent Christ-like mediator who then abandons all this power voluntarily once the world of justice is achieved? Religion is attacked not for naivete, but for idolatry and blasphemy. There are a number of such surprises in the book, and watch for the mention of Lucifer late in the day. (He could also have named Captain Ahab in that particular passage.)

The child is also a key concept in the book, though I’ll let you wait until Fall 2011 to read about that.

So is beauty, though in a modified Kantian fashion that I personally wouldn’t accept.

Whether you like or dislike The Divine Inexistence, after reading the 27,000 words I translated, you will have to admit it: Meillassoux has guts. Who expected a new French philosopher, born in the 1960′s and coming from a deeply leftist-materialist background, to come out in favor of a (temporarily) omnipotent Messiah paving the way for a God who suddenly comes into existence for no reason whatsoever?” Graham Harman.

I’m now putting the finishing touches on the manuscript, which means trying to make the writing as clear and interesting as possible. With this project I’ve followed my now near-religious custom of banging out a quick first draft, then revising incessantly. It was my failure to do this that made the dissertation take longer than it should have, and I have a visceral horror of that graduate school era of procrastination and alibis, a night from wh … Read More

via Object-Oriented Philosophy

%d bloggers like this: