Skip navigation

Category Archives: FİLOZOF

Araya pek çok ahkâm tohumu serpiştirdiğimizin farkındayız. Lâkin farkında olduğumuz bir başka şey de bizim, bu anlatının yazarı ve/veya yazarları olarak, okuyucularımıza sadece zevk vermek ve hoş vakit geçirmelerini sağlamak için yazmadığımız gerçeğidir. Son derece önemli mevzuları mercek altına alıyoruz burada; anlatıya ara vermişsek insanlığın geleceğine dair birtakım endişeler taşıyor oluşumuzdandır. Her neyse, lâfı daha fazla uzatmadan kaldığımız yere geri dönecek olursak görürüz ki olayın aldığı gayet komplike hâl yıllardır durmaksızın coşkuyla çarpamktan yorgun düşmüş ve/fakat aynı sebepten, yani durmaksızın çoşkuyla çarpmaktan ötürü, kas bakımından güçlenmiş yüreklere acı vermektedir. Çünkü “Ölüm ve Kapitalizm” temalı konferansın ilk konuşmacısı üç silahşörlerde şok etkisi yaratacak bir kişidir. Söylemeye gerek var mı bilmiyoruz, ama her ne hikmetse “istihbaratın düştüğü yanılgının ve bilgi eksikliğinin boyutları hem korkunç, hem düşündürücü, hem de ibret vericidir,” demekten de kendimizi alamıyoruz. Söz konusu yanılgıdan kaynaklanan istihbarat krizinin üç silahşörler için bu duygulara ilâveten endişe verici de olmasının ise insan doğasının gereği olduğunu da sözlerimize eklemeyi ihmâl etmiyoruz. Zira konferansın ilk konuşmacısı devletler platformunun korkulu rüyâsı Dr. Lawgiverz’dir. Belli ki doktor Japonya’da olmaktan ziyade tıpkı üç silahşörler gibi İngiltere’nin başkenti Londra’dadır.

Evet, yanlış duymadın, “Ölüm ve Kapitalizm” adlı konferansın ilk konuşmacısı, akıl ihsan olunmuş her fâninin aklına durgunluk vermesi kuvvetle muhtemel olsa da Dr. Lawgiverz’di, ey üstündeki lâneti yazgısı belleyen şaşkın okur. Akla zarar hakikatlerin birbiri ardına zuhruyla kasılan bilinçlerin daha fazla kasılmasına gönlümüz razı olmadığından, Dr. Lawgiverz’in konuşmasının anlatımızın kurgusu açısından önem arz etmeyen yanlarını budayıp, sadece hayati ehemmiyeti haiz bazı noktaları iktibas etmenin yerinde olacağını düşündük. Eminiz ki pek çok okuyucumuz bu kararımızı sevinçle karşılamış, içlerine dolan salakça sevinçle ne yapacaklarını bilmez bir vaziyette taklalar atmaya başlamıştır. Kararımızdan hoşnut olmayan okuyucularımıza ise elimizden herkesi tatmin etmenin mümkün olmadığı gerçeğini bir an olsun akıllarından çıkarmamalarını salık vermekten başka bir şey gelmediğini üzüntüyle belirtmek isteriz. Kendilerine burada sizlerin huzurunda söz veririz ki bir dahaki sefere de şimdi sevinç çığlıkları ve taklalar atan okuyucularımıza vereceğiz aynı salığı. Böylece her iki gruptaki okuyucularımızı da eşit derecede ihya etmiş olacağız sanırız. Kendini hangi gruba dahil hissederse hissetsin, hiçbir okuyucumuzu sanrılarımızla meşgul etmek istemediğimiz için lâfı fazla uzatmadan Dr. Lawgiverz’in konferansta sarfettiği ibret verici sözlere geçelim isterseniz şimdi hep birlikte.

Ama durun bir dakika, sanırız bu kısımları böyle hızlıca geçiştirmemek lâzım, ne de olsa Dr. Lawgiverz’in üş silahşörlerin dizi dibinde olması kurguya yepyeni bir boyut katıyor. Şef yanındaki iki embesile şaşkınlık ve kınamayı aynı anda dışa yansıtan bir bakış fırlatıyor. Az önce iki embesil diye andığımız müffettiş ve çavuş ise şefe şaşkınlık ve korku dolu bakışlarını gönderiyor. İşler iyice sarpa sarıyor anlaşılan. Her neyse ama, şimdi panik yapmanın ve çevredekilere işin içindeki bit yeniklerinden örnekler sunmanın hiç sırası değil. Üç silahşörlerin bu aşamada yapması gereken soğuk kanlılıklarını korumak ve ölümle kapitalizm arasındaki ilişkileri spekülatif realist bakış açısıyla mercek altına almak maksadıyla düzenlenmiş “Ölüm ve Kapitalizm” adlı bu konferansı konuyla son derece alâkadarmış gibi can kulağıyla dinlemek. Şimdi papara koparmanın ve Dr. Lawgiverz’in yanına gidip “tutklusunuz bayım, sizi neo-liberal düzenin ve global kapitalizmin temellerine dinamit döşemeye, bu suretle rejimi yıkmaya cüret ve teşebbüs etmekten tutukluyoruz!” demenin hiç sırası değil. Bu arada dikkatli okuyucularımız soracaktır; “peki ama üç silahşörler Dr. Lawgiverz’i nereden tanıyor? Anlatıda daha önce Dr. Lawgiverz’in resmini gördüklerini hatırlamıyoruz.” Haklısınız sevgili okurlar, görmediniz, çünkü gösteren olmadı. Bizim de gözümüzden kaçan bu ayrıntıyı gündeme getirdiğiniz için size teşekkürü bir borç biliriz. Borcumuzu nasıl ödeyeceğimizi ise şimdilik bilemiyoruz. O yüzden hemen konuya açıklık getireceğini düşündüğümüz şu açıklamayı yapmayı boynumuzun borcu sayıyoruz: Dr. Lawgiverz’in resimleri devletler platformunun web sitesinde yayımlanmıştır; devletler platformu ise söz konusu resimleri bizzat doktorun kişisel web sitesinden araklamıştır. Zaten doktorun öyle saklısı gizlisi de yoktur. Internete girip google arama motoruna Dr. Lawgiverz yazıp ara’yı tıklamak irili ufaklı, renkli renksiz pek çok Dr. Lawgiverz resmine erişiminizi mümkün kılacaktır. Yani kısacası üç silahşörlerin, doktorun resimlerini görmesi değil, görmemesidir imkânsız olan. Bu konuya da yapıbozum tekniğini kullanmak suretiyle böylece açıklık getirdiğimize göre sanırız artık anlatımıza kaldığımız yerden devam edebilir, yani Birkbeck Enstitüsü’nün konferans salonuna geri dönebiliriz. Lâkin salona dönüp anlatıya devam etmeden önce tüm bu açıklamalarımızı anlamsız kılmak pahasına şunu da sözlerimize eklemeden edemedik: Zaten konferansın posterlerinde Dr. Lawgiverz’in ilk konuşmacı olduğu açık ve net bir biçimde yazılıydı. Bu posterlerin nasıl olup da üç silahşörlerin gözünden kaçmış olabileceğini ise  inanın biz de bilemiyoruz. Tek tesellimiz, bir anlatıcı da olsa insanın her şeyi bilmesinin mümkün olmadığı gerçeğidir.

Üç silahşörler konferans salonunun arka sıralarına oturmayı seçmiştir. Bu seçimlerinin ardında yatan sebep ise tüm salona hakim bir görüş açısına sahip olmak arzusunu taşımalarıdır; böylece salonda kuş uçurtmayacaklar, dişi olsun veya olmasın hiçbir sineğe geçit vermeyeceklerdir. Bu arada Dr. Lawgiverz, Ölümlüler, Ölümsüzler ve Spekülatif Gerçekçiler adlı konuşmasına başlamıştır bile, ki söz konusu konuşmayı da ne yazık ki anlatının akışı içerisinde yeri olmadığı düşüncesiyle kitabımızın son bölümüne aldığımızı belirtelim. Tekrarlamaktan asla bıkmayacağımız o bölüm ise her zaman olduğu gibi gene Dr. Lawgiverz’den Nihilistik Spekülasyonlar adını taşımaktadır, ey görüşleriyle kitabın organik bütünlüğüne katkı koyan paha biçilmez okur!

Sanctus and Other Films by barbarahammer.com from barbara hammer on Vimeo.

Sanctus is a film of the rephotographed moving x-rays originally shot by Dr. James Sibley Watson and his colleagues. Making the invisibile, visible, the film reveals the skeletal structure of the human body as it protects the hidden fragility of interior organ systems. Sanctus portrays a body in need of protection on a polluted planet where immune system disorders proliferate.

Snow Job: The Media Hysteria of AIDS, 1988, 8 min.
Endangered, 1989, 19 min.
Sanctus, 1990, 20 min.
Vital Signs, 1989, 10 min.

Üst Düzey Bir Araştırma Komisyonu’nun ilk icraatı Dr. Lawgiverz’i bulup sistemin temellerini dinamitlemesini engellemek için yargıya havale etmek üzere üç siyasi polis memuru görevlendirmek olur. Üç farklı ülkeden seçilen ve kendi ülkelerinde işlerinin ehli olduklarını ispatlamış bu üç siyasi polisin biri şef, biri müfettiş, diğeri de basit bir çavuştur. Öncelikle üçünün de konuşabildiği ortak bir dil belirleyip, ki bu dil elbette ki İngilizce’dir, işe koyulan bu üçlüye Üç Silahşörler demek ise ilerleyen süreçte açıklığa kavuşacak sebeplerden ötürü sanırız pek yerinde olacaktır. Dolayısıyla da bundan böyle onları üç silahşörler olarak anacağımızı şimdiden belirtelim.

Her neyse, geleneksel romanlarda olduğu gibi durup da bu üçlünün teker teker karakter tahlillerine girişmek yerine, karakterlerini olayların seyrinin açıklığa kavuşturmasını günümüz edebiyatına uyum açısından uygun bulduk. Örneğin göreve getirildikleri o ilk günkü karşılaşma esnasında gerçekleşen şu anekdot bile bize nasıl bir üçlüyle karşı karşıya bulunduğumuzu göstermeye yeter ve hatta artar bile diye düşünüyoruz.

Şef şu sözlerle başlasın mesela konuşmasına: “Arkadaşlar merhaba. Bildiğiniz gibi Dünya Devletleri Ortak Platformu’nun istihbarat şubesi baş sorumlusu kendisine verilen yetkiye dayanarak Üst Düzey Bir Araştırma Komisyonu oluşturdu ve beni de şimdilik üçümüzden ibaret bu komisyona şef olarak atadı. Bundan böyle aramızdaki kültürel farklılıkları geri plana itip ortak bir amaç doğrultusunda, yani Dr. Lawgiverz’i ve Spekülatif Gerçekçiler’i haince planlarını yürürlüğe koymaktan men etmek yolunda birlikte çalışacağız. İstihbarat şubesi baş sorumlusunun bana verdiği dosyaya göre Dr. Lawgiverz şu anda Japonya’da. Sanırım aramızda bir Japon’un bulunması da bu yüzdendir.” Bunları söylerken bakışlarını müfettişe yönelterek başını hafifçe öne eğmesinden anlıyoruz ki müfettiş Japon’dur, ki nitekim öyle olduğu için de sözü devralan o olacaktır. “Teşekkürler şefim. Japonya polis teşkilatı olarak, Dr. Lawgiverz’in iletişim halinde olmanın da ötesinde bir takım bilimsel projeleri hayata geçirmek üzere son derece içli dışlı olduğu bilim adamını tespit etmiş bulunmaktayız. Takamuro Kootaro adındaki bu adam yıllardır zamanda yolculuk, ölümsüzlük ve daha başka doğa üstü hadiselerle ilgili araştırmalar yapıyor. Ne yazık ki arkasındaki güçleri henüz tespit edebilmiş değiliz, ancak Japonya dışından, büyük ihtimalle Kuzey Amerika’dan olduğunu tahmin ettiğimiz bazı şer odaklarından beslendiğini tahmin ediyoruz. Ona maddi kaynak sağlayan birden fazla enstitü olduğu aldığımız duyumlar arasında.” O vakte kadar tüm bunları dikkatle dinlemekte olan çavuş tam da müfettiş sözlerini bitirdiği esnada araya girerek Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı olduğunu ele veren bir cümleyle başlayacaktır konuşmasına. “Chicago Haberalma Örgütü’nde geçirdiğim yıllar boyunca edindiğim tecrübeyle ifade edecek olursam Dr. Lawgiverz’in söz konusu Japon bilim adamına maddi kaynak sağlayan enstitülere göbekten bağlı olduğunu söyleyebilirim. Elimizde henüz kanıt olmasa da Dr. Lawgiverz’in Takamuro Kootaro’yla ülkemizdeki birtakım ne idüğü belirsiz enstitüler arasında bir nevi köprü vazifesi gördüğünden eminiz diyebilirim. Oradaki arkadaşlarım gerekli kanıtları bulmakla, bulamadıklarını ise yaratmakla meşguller şimdi.” 

Dikkatli okuyucularımızın gözünden kaçmayacağı üzere şefin milliyetini belirtmediğimizin ise elbette ki farkındayız. Bunun sebebi kendisinin Atlantik Okyanusu üzerinde uçmakta olan bir uçakta ve/yani hiçbir ülkenin hava sahasına dahil olmayan bir bölgede doğmuş olmasıdır. Annesi İspanyol-İtalyan, babası ise Fransız-İngiliz kırması olan bu adam sizin de gördüğünüz üzere kırmaların kırmasıdır. Avrupalı diyebileceğimiz şef, artık Avrupa Birliği kurulduğu için çoğu anlamsızlaşan toplam altı ülkenin pasaportunu birden taşımakta ve yedi dili anadili gibi konuşabilmektedir. Elbette ki bunun sebebi herhangi bir anadile sahip olmamasıdır, yani mantık kurallarına özen gösteren okuyucularımızın da takdir edeceği üzere az önce yanlış bir benzetme yapmak gafletine düştük. Zira anavatanı olmayan bir insanın anadili de olmaz, olamaz.

Londra’nın her zamanki gibi o son derece soğuk ve yağmurlu gecelerinden birinde, Dünya Devletleri Ortak Platformu tarafından üç silahşörlere merkez ofis niyetine tahsis edilen, Liverpool Street yakınlarındaki o eski evde vuku bulan bu anekdot, üç silahşörlerin, ertesi gün bazı spekülatif gerçekçilerin Londra’da boy göstereceği bir konferansa, esas amaçlarının ne olduğunu kimseye çaktırmadan katılıp olayın felsefi boyutunu mercek altına alma kararıyla son bulacaktır, ki nitekim sanırız bulmuştur da zaten işte.

Hakkı Yücel

 Yazar Cengiz Erdem’in ikinci kitabı “Zeno (Filozofun Bir Ölümlü Olarak Portresi)” (Cinius Yayınları) geçtiğimiz aylarda yayımlandı ve bir okuru olarak tıpkı birinci kitabı “Beni Bu Dışarıdan Çıkarın”da olduğu gibi elime yapışıp kaldı.. Kendi adıma bu vazgeçilmez ilişkinin hangi kurucu ve sürükleyici ögelerden oluştuğunu bir çırpıda söylemek belki zor.. Ancak yine de bunun, Erdem’in “gerçek hayatla kurmaca hayat” arasındaki boşlukta dolanıp duran metninin; ‘geleneksel/gerçekçi’ roman anlayışının lineer bir zaman akışı içinde seyreden, somut bir gerçeklik olarak orada anlam kazanarak okur tarafından kolay alımlanmasına ve duyumsanmasına yol açan o bütünlüklü “zaman-insan-mekân” birlikteğini bozmasından ve kurgusal yapısını altüst etmiş olmasından; bu bütünlüklü gerçeklik anlayışının çok ötesinde, dahası artık parçalanmış ve belirsizleşmiş hale gelen yeni bir gerçekliği önceleyen, bu gerçekliği gerek dil ve gerekse biçim çeşitlemeleriyle yeniden üreten ve bunu yaparken de karşılığını, sadece “dış dünyada” (dış gerçeklik olarak) değil, “iç dünyada” (iç gerçeklik olarak), yani hem bilinç, hem bilinçaltı ve hem de bilinçdışının uzayıp giden karanlık labirentlerinde arıyor, bu bağlamda okuruna yeni ‘ okuma alanları’ ve ‘özgürlükleri’ yaratmış olmasından kaynaklandığını söylemem mümkün..

Aslında tam da burası, geleneksel okurun (galiba hepimiz biraz öyleyiz) , modern ve modern sonrası (postmodern) romanın (edebiyatın) farklılığıyla yüzleştiği, ana yörüngesine belirsizliğin, göreceliğin ve aynı anda gün yüzüne çıkmaya hazır ihtimaller çokluğunun (çoklu hikâye/metin ihtimallerinin) yerleştiği ve buradan beslenerek yeni bir “yazar-metin-okur” ilişkisinin başladığı; bir bakıma yazarın ve yazdığı metnin performansı ve açtığı alanlarla ilintili olarak, okuru(nu)n onu ya yolun hemen başında terkettiği ya da peşine düşerek sonuna kadar onunla gittiği zor dönemeçtir…Yazar Cengiz Erdem ve metinleri, yaygın ifade biçimi ile söylersek, geleneksel/gerçekçi roman (edebiyat) anlayışına dair “ezberler”in bozulduğu , bir o kadar da tehlikeli bu zor dönemeçte doğuyor, çarpıcı bir gelişim gösteriyor, giderek özgünleşiyor ve en azından kendi adıma benim elime yapışıyor..

Yeni bir yazarın doğuşu olarak da nitelendirilebilecek olan bu yazı(n) serüveni hakkında kesin hükümler vermek için belki biraz erken..Ancak Erdem’in yayımlanmış iki kitabını yanyana koyunca (ve öncesinde yazdıklarını da düşününce) bunların, genç bir yazarın raslantısal ve iki atımlık baruttan ibaret yazı(n) serüveninin yapıtları olmadığını; aksine kendini sürekli besleyen donanımlı bir bilincin ve bilinçli bir seçimin, gelişmeye açık ve bir o kadar da doğurgan ifadesi olduklarını söylemek mümkün..Kurgusundan diline, biçeminden biçimine farklı metinler yazıyor Erdem ve bu farklılığını da, bu tür anlayışların kimi marjinal örneklerinde olduğu gibi, kör bir başıbozukluk, denetimsiz bir dağınıklık ya da saçma bir anlamsızlık ve yüzeysellik olarak değil; aksine yazı(n) serüvenini besleyen kök damarların ayırdında olarak ve bir bakıma “zamanın (değişen) ruhu”yla örtüşen kurmaca tekniklerini zorlayarak ve çoğaltarak sergiliyor.. İtiraf etmek gerekir ki bu, yüzeyde ve derinde farklı boyutlarda seyreden kaygan bir zemindir ve gerçe(kli)k de bu zeminde kayar, dağılır ve parçalanır..Bu yüzden okur onun tutamaklarını kolay kolay yakalayamaz, belki daha çok alttan alta hissedebilir (zaten yazarın yapmak istediği de herhalde büyük oranda budur); metnin kendisinin bu bağlamdaki farklılığı ise kaçınılmaz olarak farklı bir okur tipini – metnin kendisine katılacak ve onu yeniden üretecek- gereksinir.. “Zeno”yu okuduktan sonra başa döndüm ve bunları düşünerek sona doğru bir kez daha yürümeye başladım..

Erdem kitabına verdiği “Zeno” üst başlığına, “Filozofun Bir Ölümlü Olarak Portresi” alt başlığını ilave ederken, bilinçli olarak J.Joyce’un “Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi” romanına gönderme yapmakta ve bir bakıma durduğu başlangıç yerini belirlemektedir.. Burası ‘geleneksel/gerçekçi roman’ anlayışından ‘modern roman’ anlayışına geçişin yaşandığı, bu bağlamda ‘fay hattı’nın kırıldığı yerdir ve kök damarları da başta Joyce olmak üzere Woolf, Beckett vb. gibi yazarlardır ki, Erdem’in Joyce’a gönderme yapması da bu nedenle anlamlıdır..Devam etmektedir Erdem ve bu kez de Einstein’a göndermede bulunmaktadır ki bunun da anlamı; ‘gerçekçi’ romanın üzerine oturduğu ve hem kurgusal bütünlük, hem zamanın lineer akışkanlığı, hem mekânın üç boyutluluğu, hem romanın hikâyesinin ‘zaman-mekân-insan’ bütünlüğü ve hem de bütün bu sürecin arkasında yer alan Newton fiziğinin pozitivist mantığının; yirminci yüzyılın ilk yarısında gelişen ‘modern roman’da artık yirminci yüzyılın fiziği olan Einstein’le, onun zamanın lineer akışkanlığını bozan, ışık hızına göre değişkenlik kazanan, mekânın ve maddenin farklı koşullarda ve farklı boyutlarda görünümlerinin oluşabileceğini ima eden ve nihayet göreceliği öne çıkaran mantığıyla değiştiğinin ifade edilmiş olmasıdır..Erdem’in bir başka göndermesi ise Freud’adır ki, bunun da anlamı, onunla birlikte modern romanda insanın görünmeyen dünyalarına ısrarlı yolculukların başladığı, düşlerde ve fantazilerde gezinmelerin söz konusu olduğu, gerçe(kli)ği sadece dış dünyada ve dış dünyadaki haliyle değil, aynı zamanda bilinçte, bilinçaltında ya da dışında aranması ve yeniden üretilmesi bağlamında bir arayışa girildiğidir..Burada da bitmez Erdem’in göndermeleri ve onun sürekli beslendiği bir başka kök ana damara, Nietzsche’ye yönelir ki bunun da anlamı, onun dilin ‘metaforik bir yapı’ bir “seyyar metaforlar ordusu” tespitine özel bir vurgu yapılmasıdır..Aynı anda Kafka’nın ortaya çıkması ise, yalın ve kolay okunan bir dilin nasıl ‘metaforik’ bir zenginlik ve çağrışım yoğunluğu içeriyor olduğunu göstermesi bakımından önemlidir ve Erdem’in dilinin de benzer bir yalınlık ve ‘metaforik’ bir yoğunluk içermesi, Kafka ile kurulabilecek dil akrabalığını ortaya koyması açısından dikkat çekicidir..Ve sonra Foucault’ya yapılan gönderme gelir ki bu da kanımca Erdem’in ‘modern’ romanla ‘modern sonrası’ (postmodern) roman (ve dünya kuşkusuz) arasındaki gidiş gelişlerini açıklaması bağlamında değerlendirilmelidir..Uzatmak pahasına yazarın referanslarının burada da bitmediğini, örneğin “Zeno’nun Psikanalizden Felsefeye Meyleden Bir Sinemasever Olarak Portresi” ara başlığının zımnen “felsefe-psikanaliz-popüler kültür (sinema)” üzerinden okumalar yapan ve açılımlar sergileyen Zizek’e göndermeler içerdiği de söylenebilir..Ve kuşkusuz diğerleri..

İyi de bütün bu göndermelerle ne yapmak istemektedir Cengiz Erdem; bir malûmatfuruşluk mu, arapsaçı bir kolaj mı, entelektüel ukalalık mı, marjinal bir çıkış mı..? Kanımca hiç de böyle değil..Bu yolla yazar daha kitabın ilk sayfasında “Hayatın ve edebiyatın var olabilmesi için aralarında bir mesafe olması şarttır….yazıyla hayat arasındaki boşluk ortadan kalkınca” kitabın(ın) da (hayatın mı yoksa) sona ereceğinden söz ederken; bir bakıma parçalanarak belirsiz hale gelen gerçe(kli)ğin arkasında bıraktığı ‘boşluk’u işaret etmekte, ve belki de bu kadar parçalı hale gelen gerçe(kli)ğin sadece Cengiz Erdem’le değil, bu çokluğa ve parçalılığa denk düşecek çoklu yaklaşımlarla (farklı yazarlar, görüşler) ve metinlerle (kimi zamanlar bazı metinlerden alıntılar yapması da bundan) kuşatılabileceğinin altını çizmek istemektedir..Nitekim bu yaklaşım bugünün romanında ‘metinlerarasılık’ adıyla sıklıkla kullanılan bir yöntem olarak uygulana gelmektedir.. Erdem bununla da yetinmemekte, bu ürpertici ve bir o kadar da heyecan verici ‘boşluk’un doldurulması bağlamında bir başka yöntemi, ‘üstkurmaca’ yöntemini kullanarak kendi metnini nasıl yazdığını anlatmakta, bizatihi metnin kendisini metnin ana konusu –belki kahramanı- haline getirmekte (bu aynı zamanda gerçe(kli)ğin kurgusallığına da bir göndermedir) ve bu arada da o çok sık kullandığı, kâh sevgiyle okşadığı kâh lânetlenmiş olduğunu haykırdığı (ama aynı anda lânetinden arındırmak istediği), “Ey sevgili ve lânetli okur”una da bir yerde metne katılma ve o metni yeniden üretme çağrısı yapmaktadır..

Sonuç itibarıyla denilebilir ki, Cengiz Erdem’in metni biçimden biçeme, dilden ( o dil ki yazar onunla kökünden kesip koparacak ve bir sessizliğin içinde yeniden kurmaya soyunacak kadar cebelleşmektedir) kurguya varan bir çeşitlilik içinde yol almaktadır..Bu çeşitliliğin ve farklılığın okurla metin arasında özel bir ilişkiyi gereksindiği ise çok açıktır..Bir bakıma metnin alımlanmasını zorlaştıran bu durum, kanımca Erdem’in başından beri bilinçli tercihidir..Çünkü bu yolla yazar, bir yandan okuru metne ve metin üzerinden gerçe(kli)ğin kendisine yabancılaştırırken ve onunla metin arasına adeta aşılması zor bir mesafe koyarken (çoğu zaman okur tam da burada yazarını ve metni terk eder) ; bir yandan da bîzatihi bu yabancı(laştır)manın (bugünün insanının yabancılaşmış halinin) onu hayatla ve gerçe(kli)ğin bu haliyle yeniden yüzleşmesi gerektiğinin esas nedeni olduğuna işaret etmektedir..Ve bu yüzden metin boyunca çeşitli göndermelerde bulunup alıntılar yaparken (derin sularda yüzerken) , motifler çizip ürkütücü ve de grotesk karşıtlıklar oluştururken, dil biçem ve biçim oyunlarına girerken, hasılı onu neredeyse içinden çıkılmaz labirentlerde dolaştırırken, aynı zamanda kendisi geriye çekilerek (metin artık sona ermiştir ve şimdi yazar sözü okuruna bırakmıştır) ona “Ey sevgili/lânetli okur, engel diye gördüğün şeyler senin bu metne (hayata) katılacağın ve orada gerçe(kli)ği yeniden üreteceğin özgürlük alanlarıdır” çağrısında bulunur..

Belki bu yüzden metnin sonuna gelip de Cengiz Erdem aradan çıkınca, kendi kendime şu soruyu sordum: Zeno kimdir ve burada anlatılanlar kim(ler)in hikâyesidir..? Her ne kadar yazar başlangıçta kahramanının kök ağacını Antik Yunan’a kadar uzatıp akademiadan geçiriyor ve sonra da arka kapağa “içe dönük infilâklardan medet uman garip bir düşünme biçiminin girdaplarında boğulan bireyin kendi yarattığı labirentte kayboluşunun ve çözümü sevgide bulmak suretiyle yenden doğuşunun öyküsü..” diye not düşerek, sonuçta isimsiz ‘birey’in varlığında Zeno’yu ve hikâyesini çoğaltıyorsa da; doğrusu ‘Zeno’ bende ‘kseno’ (yabancı) sözcüğünü çağrıştırarak, onun dolayımıyla anlatılanların bir yabancılaşma ve ona dahil olanların hikâyesi olduğu düşüncesini uyandırdı..

Cengiz Erdem çağrışımı yoğun, ucu açık metinlerini çarpıcı bir biçimde kurguluyor; bu yolla görünür ve gündelik hayatlarımızın ve ilişkilerimizin arkasındaki gizli dünyalara dalıp çıkıyor, oradaki yapaylığın ve yüzeyselliğin altındaki derin öze vurgu yapıyor, gerçe(kli)ği (yıkarak) yeni gerçek(lik)ler için ‘özgür’ alanlar açıyor ve okurunu da bu serüvene katılmaya çağırıyor..İtiraf etmeliyim ki bu hikâye(ler)den etkilendim ve ilk kitabı “Beni Bu Dışarıdan Çıkarın”ın ardından yazdığım yazının sonunda onun için yaptığım “bu genç yazara dikkat” uyarısında haklı olduğumu anladım..

Şimdi bir kez daha hatırlatmak istiyorum ki, bu genç adam işini iyi yapıyor.

(c) Hakkı Yücel, Afrika Pazar, 2008.

 
Zeno: Filozofun Bir Ölümlü Olarak Portresi
Cengiz Erdem
Aralık 2007
 
 

Senden ricam bir süreliğine bir balık olduğunu düşünmendir sevgili okur. Bir balık olarak sen, eğer karşında bir olta görsen, gidip kendini şeytani bir hazla kahkahalar ata ata o oltaya takar mıydın? Kendini bir balığın yerine koyan bir insan olarak ben bunu pek sık yapar ve bundan da büyük bir haz alırım. Hatta bununla da kalmaz ve kendimi kendini bir leoparın dişlerine geçiren bir geyik olarak da duyumsarım zaman zaman. İnsanın düşmanını sonsuz bir aşkla sevmesi bir sapkınlık olarak nitelendirilir çoğunluk tutsağı zihniyetler tarafından; lâkin işin aslı hiç de öyle değildir aslında. Bir insanın düşmanının istediği yönde hem de abartılı bir biçimde düşmanının istediği biçimde hareket etmesi ve bunu yaparken de şeytani bir haz duyması son derece takdire şayan bir davranış biçimidir aslında. Düşmanın senin için arzuladığını sen düşmandan daha çok arzula ve bunu yaparken de düşmanından daha çok daha büyük bir haz duy ki düşmanının seni düşman olarak görmesi anlamını yitirsin ve düşmanın komik hallere düşüp kendi manyaklığının kurbanı olsun. Düşmanını sevebilecek kadar özgür olmak herkese nasip olmaz. Kısmet işi de değildir düşmanını sevmek. Zaman içerisinde çaba sarfedilerek kazanılan bir yetenektir.
Bir virüs düşün sevgili okur ve kendini o düşündüğün virüsün yerine koy. Sen de takdir edersin ki o kendini yerine koyduğun virüsün varlığını sürdürebilmesi için elbette ki karşısındaki insanı hasta etmesi gerekir. Virüsler başkalarının hastalanmasıyla varlık sürdüren şeylerdir. Virüsler hastalıkların hem ürünü hem de üreticisidirler. Bir virüs olsaydın sevgili okur, ilaçlara seve seve yenik düşer miydin hastanın sağlığına kavuşabilmesi için? Bu büyüklüğü gösterebilir miydin?
***
Mesela ünlü düşünür Friedrich Nietzsche gerek felsefesiyle, gerekse de yaşamıyla ve ölümüyle emsal teşkil ediyor bu büyüklüğe. Nietzsche böylece kozmik bir gösterge, beyaz bir gecede kimsenin net olarak göremediği ama varlığını hissettiği, kendini arayan bir yıldız haline geliyor işte. Kendisini öldürmeyen şeyin kendisini güçlü kılacağına olan inancından ötürü yaşamı boyunca çektiği tarifi imkansız acılar karşısında yenilmemiş, yazılarına yaşamın çok anlamlılığı karşısındaki neşesinin damgasını vurmuştur Nietzsche. Bu neşenin kaynağını oluşturan derin bunalımına karşın Nietzsche asla yaşamdan nefret etmemiş, her zaman nefrete svgiyle karşılık vermiş, “sana bir kovan arı sunana sen bir kavanoz balla karşılık ver” diyebilecek kadar aşkıncı ve/fakat aynı zamanda da içkin bir tavır takınmayı bilmiştir. Onun yaşamın güçlükleri karşısındaki, kimilerince akıl dışı diye nitelenen duruşu ve bu duruşun göstergeleri olan yapıtları pek çok insana dayanma gücü verirken, kimilerini de—onun ayaktakımı diye nitelediği kendinibilmez putperestleri—kustukları nefretin kurbanları kılarak kendi dışkılarında boğmuştur.
Nietzsche’nin yaşamı bir ölüm süreci, yaşamayı ise ölüme ve köle ahlâkının hastalıklı yaşam biçimlerine karşı girişilen amansız bir mücadele olarak görmesi yaşamı boyunca uğradığı derin hayal kırıklıklarından ileri gelir. Hastayken sağlığa karşı durmamayı, sağlıklıyken de hastalara yukarıdan bakmamayı bilen Nietzsche hem güncel siyasetin kısıtlayıcı ortamından beslenerek varlık sürdüren dar kafalı politikacılardan, hem de ukalalığı erdem sayan akademik çevreden tiksinerek, köle mentalitesinin hem ürünü hem de üreticisi olan sürü psikolojisinin dayattığı dünyevi budalalıklardan elini ayağını çekerek kendini dağlara vurmuş, ve herkesin “bir başka dünya olamaz” diye bas bas bağırdığı bir ortamda daha başka dünyalar tahayyül ederek bu dünyaları kitaplarında yarattığı anlam dünyaları vasıtasıyla binbir güçlükle de olsa kitlelere ulaştırmayı başarmıştır. Üniversitede daha yirmibeş yaşındayken filoloji profesörlüğüne yükselen Nietzsche akademik ortamın kendine sunduklarını elinin tersiyle iterek özgür ve bağımsız bir yazar olarak dağlarda sürdürmüştür yaşamını. Önceleri kitapları basılmayan, basılsa da rağbet görmeyen Nietzsche, sonra, ama çok sonra üne kavuşmuştur. Nietzsche kendini kendi kafasında yarattığı dünyaya hapsetmeyi göze alarak, okurlarına o dünyadan haberler vermek yolunda kaybetti akıl sağlığını. Son eseri Ecce Homo’da megalomanyaklı seviyesine varan kendine bakış biçiminde bile şeytani bir ironi sezilen, aldığı son derece olumsuz eleştirileri lehine çevirerek yarılan bilincini yok olana kadar insanlığın hizmetinde kullanmıştır. İnsanlık için çok büyük ama kendisi için çok küçük adımlar attığını düşündüğüm Nietzsche’nin kıymeti konusunda hala daha kuşku duyan insanlar vardır dünyamızda ve/fakat kaybedecek hiçbir şeyi kalmayana dek kaybetmesini bilen ve yenilik yaratmak yolunda kendisine kıyıcı yollara sapmaktan çekinmeyen, yirminci yüzyıla Marx ve Freud ile birlikte damgasını vuran Nietzsche’yi anlamaya muktedir olamayan ve onun gibi yaşamaktan aciz bu idrak kabiliyeti cüzi zatların hayatı sevmesi ve olumlaması mümkün olabilir mi hiç? Doğuştan tutsak, doğal olarak güçsüz olanlardır erk sahibi olmak arzusuyla yanıp tutuşanlar. Nietzsche’nin güç istenci kavramını iktidarda olmak arzusu diye çarpıtarak yorumlayanlardır ölüm dürtüsünün kurbanları. Kendine yönelik yıkıcılıkla kendini yeniden yaratmak arasındaki ince çizgi üzerinde kahkahalar ata ata cambazlık yapan Nietzsche çıldırma sürecinin başlangıcına denk gelen 1889 yılında yazdığı son metinlerde bakın nasıl konuşturuyor yarıldıkça ışık saçan bilincini: “Şu sıralar olup bitenler izleyici bile olunamayacak kadar iğrenç geliyor bana: Halkları, ırkları benmerkezciliğe kışkırtan, bu günlerde büyük politika adına sahip çıkılan bu lanet olası politika – Ödevimin yüce anlamına bundan daha aykırı bir şey tanımıyorum.” Nietzsche’nin daha o zamandan yirminci yüzyılda çok korkunç savaşların çıkacağını öngörmesi ve Avrupa’daki silahlanmayı şiddetle eleştirmesi basit bir kehanet değildi. O, insanın zaman içerisindeki konumunu çok iyi analiz etmiş ve içgüdüleriyle aklını diyalektik ötesi diye nitelendirilebilecek daha başka bir sentezleme tekniğiyle birbirlerini besleyecek şekilde kullanarak varmıştır son yazılarındaki bu gelecek senaryolarına. Yaşamı kısıtlayan indirgemeci tutumların insanın gerçekle bağlarını kopararak onu kendi yarattığı yanılsamalarla bezenmiş bir düş dünyası içine hapsederek kendine kıyıcı yollara sapmaya iten dürtüleri en büyük düşmanı olarak görmüştü Nietzsche. Ve bu dürtülere karşı, yani öz-kıyıma ve ölüme direnirken yaşamı olumlayıcı bir tavırla başsız, bayraksız, kralsız, tanrısız bir arka bahçe yaşamını onaylayan yaşama sevincini kitapları vasıtasıyla gönderiyordu okuyucularına. Bakın ne diyor Nietzsche ilk kitabı olan Trajedinin Doğuşu’nda: “İnsan şarkılar terennüm ederek ve raksederek daha ulvi bir beraberliğin bir üyesi olarak kendini gösterir: O, yürümeyi ve konuşmayı unutmuş ve vecd halinde raksederken havada yükselme yolundadır. Tüm hareketlerinde bir büyülenmişlik dile gelir.”
Olumlayıcı düşüncenin hem nedeni hem de sonucu olan neşedir Nietzsche’yi “iyinin ve kötünün ötesine” taşıyan. Trajik olan da işte bu neşedir zaten. Nietzsche’nin kendine kendi içinde yarattığı ötekilerin gözüyle bakıp gülmesidir onun nihilizme götüren herşeye abartılı bir ironiyle k
arşı çıkışını anlamlı kılan. En ciddi anlarında bile ironik bir özeleştiri vardır aslında. Devletin ve insanın bilinçaltına inerek, insanın içine işlemiş devlet mekanizmasının derinliklerini kendilerine mesken tutmuş korkunç canavarları salıveren, yüzeydeki masumiyetin maskeleri altındaki gerçek yüzleri teşhire yönelik gezintilere çıkıp yeryüzünün arka bahçelerinde kaybuluşunun öykülerini düzerek ve kendi içindeki kötülükten korkmak yerine ona karşı savaşmak suretiyle herekesin insanlığın kanayan yaraları karşısında tiksinip gerçeklere sırtını döndüğü bir zamanda bu yaraları deşen bir neşterdir Nietzsche. Şunu söyler kendine: “Sen küçük ve acınacak kişilere pek yakın yaşadın. Onların göze görünmez öclerinden kaç! Onlar sana karşı öcden başka bir şey değildirler. Artık el kaldırma onlara! Sayısızdır onlar, hem senin yazgın sinek kovmak değildir ki…” Ve kendine bunu söylerken Nietzsche işte aslında hem herkese, hem de hiçkimseye, ne herkese, ne de hiçkimseye söyler ağrıyan dişine rağmen: “Kırın camları ve atın kendinizi pencereden aşağıya; insan devletin bittiği yerde başlar zira…”
İnsanın tüm bunları düşünüp kaleme alabilmesi ve bununla da kalmayıp kendisini ve başkalarını bunlara inandırmaya çalışması için ne denli derin bir buhranın pençesinde kıvranmakta olduğunu söylemeye sanırım ki gerek bile yoktur sevgili okur. “Beni öldürmeyen şey beni güçlü kılar” demek suretiyle Nietzsche aslında başımıza gelmiş kötü hadiseler karşısında umutsuzluğa kapılıp yenilgiye uğramak yerine bu hadiselerin şu anda gerçekleştireceğimiz eylemler vasıtasıyla uzun vadedeki anlamlarına kavuşacaklarını, dolayısıyla da bu kötü hadiseleri lehimize çevirmek yolunda çaba sarfetmemiz gerektiğini söylemek istemektedir. Yani evet benim başıma bu son derece üzüntü verici şey geldi ve/fakat ben bunun beni küçsüz kılması yolunda değil, bilâkis gücüme güç katması yolunda hareket etmeliyim ki bu hayatta mutlu olabileyim. Yani işte aslında Nietzsche ıstırabın yaratıcılık için şart olduğunu değil, yeni bir şey yaratmış bulunmanın genellikle ıstıraplı bir sürecin neticesi olduğunu söylemektedir. Nietzsche’nin söylemediği, hatta tam tersini söylediği şeyi söylemeye çalışırsak belki ne söylemek istediğini daha iyi anlayabiliriz, ki Nietzsche’nin söylemediği o şey şudur sevgili okur: Çekilen acıların insanın gücüne güç kattığı, dolayısıyla da güçlü olmak için tarifi imkansız acılar çekmenin, akla hayale fazla gelecek ıstıraplara maruz kalmanın şart olduğu… Eserlerine bunalımının damgasını vuran Nietzsche’nin yaşamı boyunca maruz kaldığı ıstırapları nasıl bir vecd hali içerisinde kaleme aldığını düşünürsek kendisinin kemale ermek için acı çekmenin gereğine değil, kemale ermiş kişinin genellikle kemale eriş sürecinde acı çekmiş olduğuna vurgu yaptığını idrak ederiz. Yani işte Nietzsche acı, keder, elem ve ıstırap tutkunu bir filozof değil, bilâkis ıstıraplardan mümkün mertebe kaçınmanın öneminden ve/fakat ıstırap gerektiren bir mevzu olduğu taktirde de bu ıstıraplara göğüs germeyi bilmenin gerekliliğinden bahseden bir filozoftur. Ötekini öldürmek ve intihar etmek, kendine veya başkasına zarar vermek düşüncelerine kesinlikle sıcak bakmayan bir kişidir Nietzsche. Sıcak bakmadığı gibi hatta bu düşüncelere karşıdır bile… Bu karşı duruşun, ölüme karşı bu direnişin sebebi ve hatta itici kuvveti ise yaşamı tüm karmaşa ve çelişkileriyle, tüm belirsizliği ve sonluluğuyla, içinde barındırdığı tüm iyilikler ve kötülüklerle, tüm mutluluk ve mutsuzluklarıyla, yani olduğu gibi görüp olumlamak azminin sınır tanımaz gücüdür kudretidir sevgili okur.
***
Nietzsche’nin yaşamı ve felsefesini kısaca anlatmak suretiyle gelmek istediğim nokta aslında çoktan geride bıraktığım bir nokta ki o da birtakım bireylerin toplum tarafından işlenen birtakım dosyasız cinayetlerin, nahak yere mahkûmiyetlerin ve yargısız infazların kurbanı oluşudur. Bu bireyler toplumun iyileşmesi yolunda hastalanırlar. Onların hastalanması topluma terapidir. Onlar hastalandıkça toplum iyileşir, zira onlar hep kendi sağlıklarını toplumun hastalıklarını iyileştirmenin yollarını asfaltlamakta kullanırlar. Toplum onları birer hastalık belirtisi olarak görürken onlar aslında çok derinden gelen bir sağlık dalgasının, önüne kattığı hastalıkları yok ederek ilerleyen bir iyileşme sürecinin dinamolarıdır. Zihinlerinde çakan şimşeklerin aydınlattığı karanlıklara nisbet, sırtlarında şaklayan kırbaçlara inat, kimi zaman kendi içlerinde yarattıkları boşluklara düşerek, kimi zaman da küre-i arzın malûm enginlerindeki dinginlikleri hareketlendirerek sürdürürler yaşamlarını. Yeryüzünün arka bahçelerini kendilerine mesken tutmuş, beynin labirentinde kayboluşlarının öykülerini düzerek, ve bilincin arka sokaklarındaki leşleri gözler önüne sererek nefrete sevgiyle karşılık veren ve hiçbir yüce kavmin hiçbir ulu şefine yama olmak istemeyen, yüce kavimlerden ve ulu şeflerden tiksinen birer neşter gibidir onlar.
Biliyorsun doktorlar ameliyat sırasında neşteri hastanın etine vurup vücutta yarıklar oluştururlar. İşte etteki o yarıklar birer yaralanmadır belki ama bu yaralanmalar iyileştirici etkiler doğuran, içinden sağlık akan kanallar açarlar. Ameliyat vücutta tahribata sebep olabilir ama bu tahribat hastayı uzun vadede iyileştirici etkiler yaratmak içindir. Toplumumuzdaki ve dünyamızdaki dışlanmış, marjinalleştirilmiş, elma kurdu ilan edilmiş, semptomluk damgası yemiş kişiler de işte aslında tıpkı Nietzsche gibi kıymetleri çok sonra anlaşılacak birer yaşamsever, birer neşterdirler. İçinde yaşadıkları toplum onları tükettikçe onların topluma sevgisi katlanarak artar. Toplum dişlerini onlara geçirdikçe onlar şeytani bir hazla kahkahalar ata ata kendilerini toplumsal çarkın dişlileri arasına atar. Diş izleri ölümcüldür. Alınan ölümcül yaralardan kanlar sızar. Sızan kanlar damlar damlar göl olur ve onlar kendi kanlarında boğulur ölür. Onların cesetleri yüzeyde salınır durur, diptekiler sağolsundur.

© cengizerdem, 2005-2007

 

 
Hayatımın bu karanlık dönemi elbet bir gün sona erecekti. O vakte kadar yapmam gerekense kendimi bir ölümsüz olarak tahayyül etmek suretiyle ölüm, ölmek düşüncesini hayata geçirmeyi olasılıklar dışına hapsetmekti. Ne de olsa şimdiye kadar hiçbir ölümsüzün öldüğü, ölebildiği görülmemişti. Eğer bir ölümsüz ölebilecek olsaydı kendisine ölümsüz denemezdi herhalde. Herneyse, içinde bulunduğum günlerin karanlık oluşunun birden çok sebebi vardı aslında. Ama benim gözümde büyüttüğüm, adeta işte bir saplantı haline getirdiğim sebep tekti. Hayatımın içinde bulunduğum zaman dilimi içerisinde karanlık diye tabir edilebilmesini mümkün, hatta gerekli kılacak o kadar çok sebep varken benim her şeyi tek bir sebebe indirgeyip söz konusu sebebi olduğundan ve hatta belki de olabileceğinden çok daha büyük görmemin ve göstermemin sebebi ise elebette ki öteki sebeplerden, yani işte belki de asıl sebeplerden kaçmak arzusunu taşıyor oluşumdu. Tabii bunu ancak şimdi anlayabiliyorum, iş işten geçtikten sonra yani.
Herkesin anılarını yazmayı alışkanlık haline getirdiği, insanların anılarının paylaşılmaya değecek kadar önemli olduğunu düşünmekte tereddüt etmediği, ve hatta bununla da kalmayıp anılarını yazıp basmayı marifet bellediği bir dönemden geçmekte olduğumuzu göz önünde bulundurarak ben de modaya uydum ve şu anda okumakta olduğunuz bu kitabı yazmaya koyuldum. Ama benim ötekilerden farkım yazmakta olduklarımın geçmişte yaşadıklarımdan ibaret olmaktan ziyade, geçmişte yaşadıklarımın şimdim ve olası geleceğim üzerindeki etkilerini konu alması. Yani hayli spekülatif bir denemeyle karşı karşıyayız burada. Bu gerekli teferruatı da paylaştığımıza göre herhalde artık işin özüne inebilir ve konudan uzaklaşmak pahasına neden insanların büyük bir kısmının kendilerinden üstün olduğunu bildikleri diğer insanların kuyusunu kazmaya meyilli oldukları üzerine bir miktar ahkâm kesebiliriz. İstisnaların kaideyi bozmaya muktedir olduğunu da akılda tutarak bu konuda şunu söyleyebiliriz ki, aşağılık kompleksi sosyal hayata üstünlük kompleksi şeklinde yansıyan patolojik bir ruhsal durumdur. Ruh doktorları kendilerinin de aynı sorundan muzdarip olduklarını bildikleri için olsa gerek, bu konu üzerinde düşünmeyi ısrarla reddetmektedir. Dolayısıyla da her vesileyle kuyusu kazılan bir aşağılık kompleksi mağduru olarak ben şahsen bu konuya bizzat eğilmekte fayda gördüm. Kitap süresince bir ölümsüz olarak ölümlülerin dünyasına tıpkı bir kuş misâli bakabilmeyi gerektiren birtakım spekülasyonlar yapacağımı ise şimdiden belirteyim. Belirteyim ki okuyucunun bu kitapta karşılaşması kuvvetle muhtemel akıldışı düşüncelerin birer dayanağı olsun.
Ölümsüz olduğumu anlamam aşağılık kompleksimi aşma çabalarımın bir ürünüdür denebilir aslında, ki nitekim işte denmiştir de zaten. Ama hemen altını çizeyim, benim ölümsüzlüğüm Romantikler’in ölümsüzlük anlayışından tamamen farklı. Şöyle; ben yaşamın sonsuzlukla çevrelendiği inancına sahip olmaktan ziyade sonsuzluğun yaşam denilen ölüm süreci tarafından çevrelendiği kannatindeyim. Konuya açıklık getirecek olursam ise diyebilirim ki benim için her insan kendi içinde sonsuz yaşam olanakları barındırmakla beraber, sosyal hayat dediğimiz hapishane bu olanakların önüne set çekip insanı düşünüp yapabilecekleri son derece kısıtlı bir varlığa dönüştürür. Yani toplum denilen yığın, insan denilen varlığa akıldan yoksun bir hayvan muamelesi yaparak onu ölümlü bir mahlûğa dönüşütür. Doğrusunu söylemek gerekirse bu kanıya varmak son derece zor oldu benim için. Çünkü 21. Yüzyıl’da yaşayan bir insanın çıkıp da ben ölümsüzüm diyebilmesi için aklını yitirmiş olması gerekirdi, ki nitekim ben de ancak aklımı yitirdikten sonra buldum kendimde bir ölümsüz olduğumu dile getirebilecek cesareti. Lâkin hemen belirteyim, benim yitirdiğim akıl bir ölümlünün aklıydı. Yani bir ölümsüzün aklıyla bakıldığında insanlığın sağ duyusu diye nitelendirebileceğimiz illetin mağduru olan bir mahlûkatın aklından başka bir akıl değildi benim yitirdiğim akıl, ki insan aklının nelere kadir olduğunu bilen okuyucularımın takdir edeceği üzere öyle bir aklın muhafazasından ziyade yitirilmesinde fayda vardır. Nitekim söz konusu akıl yitirilmiş ve bu yitirişin faydaları da çok geçmeden görülmüştür tarafımdan. İşte mevcut sosyal yapının perspektifinden bakılınca akıldan yoksun bir ölümlü olarak görülen, ama aslında toplumdışı bir ölümsüz olarak sürdüğüm yaşam, tüm engelleme girişimlerine rağmen böyle, yani bu yitirişle başladı.
Mevcut düzen tarafından tahakküm altında tutulan insan hayatı o kadar çok olasılık barındırmaktadır ki bünyesinde, bu olasılıklar gayet rahatlıkla sonsuz olarak nitelendirilebilir. Sonsuzluk kavramı ise ezelden beridir düşünürlerin aklını kurcalamış bir sorundur. Pek çok düşünür sonsuzluk kavramını düşünülemez olarak nitelendirmiş ve tıpkı aşağılık kompleksiyle üstünlük kompleksi arasındaki derin ve karmaşık ilişki üzerine düşünmeyi kişisel sebeplerden ötürü bir tarafa bırakan psikanalistler gibi söz konusu düşünürler söz konusu kavramı hapsolduğu çağdışı düşüncelerden kurtarıp yeniden ele almak ve yeni bir anlamla donatmak yerine, doğrudan düşünmek eyleminin kendisini bir tarafa bırakmıştır. Belli ki sonsuzlukla karşı karşıya kalan beyin felç olma riskiyle karşı karşıya gelebilmektedir. Beyin felç olunca düşüncenin iflâs etmesininse kaçınılmaz olacağını ise bilmiyoruz söylemeye gerek var mı, ama gene de söylüyoruz işte, belki vardır diye.
Görülüdüğü üzere biz herkes gibi anılarımızı yazmıyoruz sevgili okur. Bilâkis, yaşadıklarımızın, anlamı gelecekte anlaşılacak düşüncelerimiz üzerindeki etkilerini yazıyoruz. Herkes gibi bizim de “yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz bir şeyler var” yani. Ama bizim yaşadıklarımız o kadar sıradışı ki bu yaşananlardan öğrenilenler de son derece sıradışı düşünceler şeklinde zuhur ediyor kaleme alınıp kâğıda dökülünce. Düşüncelerimizin toplumsallaşma uğruna saçmalamak eğilimine yenik düşmemesi için özellikle yürürlüğe soktuğumuz ve alçaklıkla yükseklik arasındaki ilişkiyi alt-üst ettiğine inandığımız bu ne idüğü belirsiz akıl yürütme düzeyi ise anacak ölümsüzlüğümüzün bir etkisi olabilir herhalde. Zira ölümsüzlüğün yan-etkileri olduğu kadar doğrudan etkileri de vardır kannatimizce. Zaten bilincin malûm enginlerini yara yara dolaşan bir yazma eyleminden başka hangi eylem hakikatin fışkıracağı yarıklar oluşturabilir ki dil vasıtası ile zihinde? Zevki damarlarına zerk etmeyi alışkanlık haline getirmiş yazarlara inat biz acıyı doğrudan beynimize enjekte ede ede bu hallere geldik işte ve cümlelerimizin sonlarını e harfleriye bitirmezsek rahat edemiyoruz netice itabarı ile. Sanırız ki bu düşünce treninden atlayıp ebediyete intikal etmezsek içinde bulunduğumuz kısır döngüyü kıramayacağız.
Ölümsüz olunca ilk karşılaştığımız gariplik benliğimizin yitimi olmuştu. Ölümlü ve siyasi bir hayvan olan ben, ölümsüz bir bize dönüşmüştü. Benliğimiz bu durumu neşeyle karşılayacaktı tabii. Ne de olsa bir elin nesi vardı, iki elinse sesi. Nerde çokluk orda bokluk olduğunu ise anlatımızın kurgusu gereği şimdilik yadsıyacak, ona bir hiç muamelesi yapacaktık, ki nitekim yapmaktaydık da zaten işte. Her neyse, ölümsüzlük ölümlüler için geçerli ve mümkün olan pek çok şeyi olduğu gibi, intihar etmeyi de imkânsız ve anlamsız kılıyordu. Ölümsüz insan sonsuza dek yaşayacağını bildiği için olsa gerek, eylediği eylemler ve söylediği söylemler vasıtasıyla son derce temkinli bir varlık portresi çiziyordu. Ölümlülerin değer atfettiği pek çok şeyin ölümsüz için en ufak bir kıymeti harbiyesi yoktu. Daha başka ne denebilir ki bir ölümsüzü bir ölümlüden farklı kılmak için? Elbette ki pek çok şey. Ama yer darlığı sebebiyle şimdilik hâlihazırda söylemiş olduğumuz şeyleri söylemekle yetinip geriye kalan farklılıkları anlatımızın ilerleyen safhalarına bırakıyor ve bir ölümsüzün ölümlüler arasında yaşaması kuvvetle muhtemel zorluklara geçiyoruz şimdi. Bu bağlamda öncelikle belirtmek isteriz ki bir ölümsüz doğası gereği söz konusu zorluklara tamamen kayıtsız bir varlıktır. Zira onun için ölümlülerin dünyası devasa boyutta bir saçmalıktan ibarettir. Bir ölümsüz ölümlülerin dünyasında olup biten hadiselere karşı tamamen duyarsızdır. O kadar ki en feci felâketler bile onun için en ufak bir anlam ifade etmez. Ölümlülerin dünyasında geçerli olan iyilik ve kötülük kavramları bir ölümsüz için içi tamamen boş kavramlardır. Çünkü ölümsüzler iyinin ve kötünün ötesinde olduklarını düşünmekten ziyade, iyinin ve kötünün gerisinde veya altında olduklarının idrakine varmış varlıklardır. Zira onlar için iyi ve kötü ideal olan ve bu yüzden de ulaşılmaz kavramlardır.
Ölümsüzleri aptal sanan okuyucularımız için hemen belirtelim, bir ölümsüz bir gün mutlaka öleceğini gayet iyi bilir. Zaten her ölümsüz bir gün öleceğini gayet iyi idrak etmiş olduğu için ölümsüzlük mertebesine yükselmiştir. Hiçbir ölümsüz ölümün anlamını idrak etmeden neyse o, yani bir ölümsüz olamaz. Ölümlülerin büyük bir kısmı ise ölüm üzerine yeterince düşünmedikleri için birer ölümlü formunda ölmeye mahkûm olmaktan kurtulamaz ve ölümün mağduru olarak ölürler. Bu zavallı mahlûklar kendilerini hayvanlardan farklı birer insan sandıkları için ölümlü birer hayvan olarak acıya mıhlanmış birer yaşam sürdürürler. Artık hepimizin bildiği gibi Kapitalizm, kölesi olan bilinçleri onları içinde bulundukları durumdan kurtulmaya yönelik herhangi bir eylemde bulunmaktan men eder. Kendi hastalıklarını ötekilere yansıtmak suretiyle çevrelerindeki herkese deli gömleği giydirmek ve bu vesileyle de işte kendilerini normal hissetmek eğilimindedir bunlar. Ben ruh doktoruna gidiyorm ve bana şu ilaçları veriyor, kendimi çok iyi hissediyorum, sen de git ruh doktoruna, sana da versin bu ilaçları ve sen de iyi hisset kendini, demek suretiyle depresyonu günün normu haline getirmeye çalışır durur bunlar. Oysa ki depresyon son derece ciddi bir hastalıktır ve günün normu haline gelse bütün sistem çökecektir. Çöksündür tabii; bir ölümsüz olarak mevcut sistemin çökmesine bir diyeceğimiz olamaz herhalde. Lâkin bizde tedirginlik yaratan, haplarla mutluluğu yakaladığına inanıp da önüne gelen herkese aynı yoldan yürümeyi önerenlerin düştüğü biçarelik halidir, ki söz konusu biçarelik halinin engin bir şuur yoksunluğundan, bir başka deyişle muazzam bir bilinçsizlikten kaynaklandığını bilmiyor, daha doğrusu bilemiyoruz söylemeye gerek var mı.
Buraya kadar yazdıklarımızdan anlaşılacağı üzere ölümsüzlük bilincine ulaşmak için ölümlülük bilincini son noktasına kadar götürüp tersine dönmesini sağlamak gerektiği aşikârdır. Bir ölümsüz için ölümün imkânsız olduğunu intihar girişimlerinin sonuçsuz kalması bağlamında daha önce belirtmiştik. Peki ama hastalık ve kazalar sonucu gerçekleşen ölüm vakaları karşısında ne olmaktadır bir ölümsüze? İşte bu tür sorularla ölümsüzlük teorimize neşter vurmaya meyilli okuyucularımızın sorularını anlamsız kılmak için özellikle kaleme aldığımız bir sonraki bölüm sanırız konuya açıklık getirecektir.
***
Birinci çoğul şahıs için henüz çok erken olduğuna kanaat getirdim ve bu vesileyle de işte tekrar birinci tekil şahısa dönmeye karar verdim. Ama iş işten geçmeden hemen belirteyim, arada bir kaymalar, yani birinci tekil şahıstan birinci çoğul şahısa hiç beklenmedik ve yersiz geçişler olabilir. Hatta okuyucu uyarılmalıdır ki bu geçişler birinci tekil şahıstan üçüncü tekil ve üçüncü çoğul şahıslara doğru seyirler bile izleyebilir. Okuyucu bunlara şaşırmamalı, bilâkis söz konusu geçişleri neşeyle olmasa bile en azından olgunlukla kucaklamalıdır. Zira şu anda yazılmakta olmakla beraber gelecekte okunmakta olacak olan bu anlatı normal bir bilincin ürünü olmaktan ziyade son derece bölünmüş ve buna bağlı olarak da kendi içinde pek çok çelişki ihtiva eden bir akıl yürütmenin ürünüdür. Bu anlatıcının bilinci kendi kendini katlayıp kendi dışına, yani bilinçdışına doğru bir seyir izlemeye meyillidir belli ki. Ama unutulmamalıdır ki bir önceki cümlede adı geçen bilinçdışı aslında bilincin içindedir. Kendisine bilinçdışı denmesinin ise ancak bahse konu dışın içteki bir boşluk şeklinde zuhur etmesi olabilir. İçteki bu boşluk o derece ulaşılmazdır ki bilincin perspektifinden bakılınca dışarıda diye tabir edilmesi gayet vaciptir. Psikanalizin temel kavramlarından biri olan bilinçdışının aslında bilincin içindeki adlandırılamayan bir boşluk olduğunu ise hayli spekülatif bir düşünme biçiminin ürünü olan psikanaliz bilimine aşina okuyucularımız bilecektir. Biz sadece bilmeyenler için belirtme ihtiyacı duyduk bu önemli ayrıntıyı. Her neyse, bu değerli bilgi de paylaşıldığına göre herhalde artık anlatıya kalındığı yerden devam edilebilir.
***
Çözümü imkânsız gibi görünen pek çok sorunu çözmem ölümün de, tıpkı bilinçdışının bilincin içindeki bir boşluk oluşu gibi, yaşamın içindeki bir boşluk olduğunu kavradığımda mümkün olmuştu. Evet, ölüm yaşamı çevreleyen bir son olmaktan ziyade yaşamın içindeki bir sonsuzluktu. Ve bu sonsuzluk her sonsuzluk gibi ancak bir boşluk şeklinde var olabilirdi. Biz insanlar ölümü yaşamın dışına hapsetmekle kendimize en büyük kötülüğü yapmaktaydık aslında, zira ölümü hep ve sadece başkalarının başına gelen bir hadise olarak algılıyorduk bu suretle. Oysa kişinin kendi ölümü asla tecrübe edilemeyecek bir durum olmakla birlikte son derece kişisel bir mevzuydu. Ölen için üzüntü duyulacak bir şey değildi ölüm. Ama insanlar başkaları öldüğü zaman yas tutmayı bir görev, kaçınılmaz bir gereklilik sayardı. Ölen kişinin artık var olmamasından ziyade artık aramızda olmamasıydı üzüntü duyulan şey. “Hayatını kaybetti” diye buyuran gazete haberlerini ezelden beridir saçma bulurdum ama bunu neden saçma bulduğumu açıklayamazdım. Şimdi açıklayabiliyorum işte: Ölen kişi bir şey kaybetmiyordu aslında ölünce, yaşayanlar onu kaybediyordu. Bir yakınları ölünce üzüntü duyan dirilerin ağlayıp sızlanmasının ardındaki bencilliği ise bilmiyorum deşifre etmeye gerek var mı bu radedden sonra. Elbette ki ben de üzüntü duyardım sevdiğim bir yakınım ölünce, ama bu gerçeğin beni söz konusu üzüntünün bencilce olduğunu dile getirmekten men etmemesi gerekiyor, ki nitekim etmiyor da zaten işte. İnsan denen mahlûk sevdiği kişiler ölünce o kişiler için değil, kendisi için üzülür kanımca. Buna katılıp katılmamaksa insanın acı gerçekleri kendine itiraf etme kabiliyetine bağlıdır.
İnsan ruhunun karanlık yönü üzerine, söz konusu karanlık yönü aydınlatmak maksadıyla kestiğim bu ahkâmların kanları damlıyor dilime. İğrençleşmek ve korkunçlaşmak pahasına, hiç tereddüt etmeden, önce emiyorum sonra yutuyorum ahkâm kanlarını. Bu konu ileride tekrar açılıp açılmayacağı meçhul bir biçimde şimdilik kapanmıştır sevgili okur, metin ol, nur içinde yat, hatta gerekirse nur ol ve münasipse başımıza yağ.
Nerede kalmıştık? Kaldığımız bir yer yoktu, öyle yazılıp yazılıp gidiyorduk. Kimdik biz? Bizler bu anlatıyı oluşturan cümlelerdik, kelimelerimiz bize karşıydı. Yazıldıkça yarattığımız anlamlar içlerinde boşluklar barındırıyordu ve kimileri bunlara doğal olarak anlam boşlukları diyordu. Hatta kimileri bununla da kalmayıp bizi anlamsızlıkla itham ediyordu. Çünkü kendileri anlamın varlığı için kendi içinde boşluklar barındırması gerektiğini bilmekten aşırı derecede acizdi. Acizliğin aşırılığı o boyutlarda seyrediyordu ki buna acizlik demek neredeyse ayıp kaçacaktı, ve hatta belki de kaçmıştı bile, kimbilir. Sadede gelecek olursak diyebiliriz ki anlam boşlukları anlamsızlık yaratmak yerine anlamın yaratılması için gerekli birer koşuldur. Anlamsızlık ancak ortada hiçbir şey yoksa var olabilir ve işin ilginç yanı hiçbir şeyin olmaması anlamsızlığı bile anlamsız kılabilecek bir durumdur. Bizler bu anlatının cümleleri olarak kendi içimizde hiçlik kelimesini barındırmamayı kararlaştırdık. Hiçlik yerine boşluk veya delik kelimlerini ihtiva edeceğiz bundan böyle, çünkü hiçliğin düşünülemeyecek bir şey olduğundan hareketle kelimesinin varlığının da yersiz olması gerektiğini düşünüyoruz. Boşluk, hiçlikle eş anlamlı değildir bizce, zira dünyada içi boş şeyler vardır ve dolayısıyla da düşünülebilecek ve hatta görülebilecek bir şeydir boşluk. Oysa hiçlik ne olduğunu bilemediğimiz, göremediğimiz, duyumsayamadığımız, tanımlayamadığımız şeyleri tanımlamak için kullanılan içi boş bir kavramdır, hatta kavram bile değildir, manadan tamamen yoksun bir kelimedir. Hiçlik anlamsızlığın ta kendisidir belli ki.
***
Konuyu gayet keskin bir dönüşle değiştirmek pahasına “Zeno: Filozofun bir ölümlü olarak portresi” adlı kitabı yazıp bitirdiğimde mizah kabiliyetimi yitirmiş olduğumdan olsa gerek, söz konusu kitabı adlandırma aşamasında hataya düştüğümü itiraf etmeliyim bu noktada. Bu itirafı etmeliyim ki konu girdiği çıkmaz yoldan çıkabilsin. Kitabın başlığı “Zeno: Filozofun bir ölümsüz olarak portresi” olmalıydı aslında. Çünkü portresi çizilen filozof hakikaten de ölümlüler arasında sıkışıp kalmış bir ölümsüzü anlatıyordu, ama Zeno’nun yeniden doğabilmesi için ölmesi gerektiği düşüncesi beni son anda kitabın adındaki ölümsüz sıfatını ölümlüye dönüştürmeye sevk etmişti. Uzun süre doğru kararı vermiş olduğum yanılsamasıyla avutmaya çalıştım kendimi, ama hayır, daha fazla katlanamayacağım bu kendimi kandırma işlemine. Zeno neyse o, yani bir ölümsüz olmalıydı. Her neyse, yazılıp basılan yazılıp basıldığı gibi kalmaya mahkûmdur belki, ama bu yazılıp basılana sonradan yapılacak eklentilerin onun anlamını değiştirmeye muktedir olmadığı anlamına gelmiyor. Geriye dönüp yaptığım bu hatayı düzeltmek mümkün olmadığına göre, Zeno’nun ölümsüzlüğünün ölümlülüğünden kaynaklanan bir ölümsüzlük olduğunu gösteren yeni bir kitap yazmalıydım. Roman boyunca bir ölümsüz gibi davranan ve romanın sonunda da ölümsüzlüğü kanıtlanan Zeno adlı filozofun, romanın alt-başlığında bir ölümlü olarak anılması içinden çıkılması güç bir çelişki doğuruyordu. İşte bu çelişkiye açıklık getirecek, devam niteliğindeki bir başka kitabın yazılması bu yüzden zaruriydi. Hatırlanacağı üzere Zeno romanın sonunda akıl hastanesindeki beyaz odasında yeniden doğuşuna giden yolu asfaltlamakla meşguldü yazı vasıtasıyla. Kullandığı kelimlerin insan ruhunda yaratması kuvvetle muhtemel tahribata ışık tutan Defter-i Tekvin adlı duvar yazıları Zeno’nun bir ölümlü olarak ölüp bir ölümsüz olarak yeniden doğmasına giden yoldu aslında. Zeno’nun ölümsüzlüğünün farkına varması için bir ölümlü olarak portresini yok etmesi, yani sembolik intiharını hayata geçirmesi gerekiyordu. Beyaz odasının duvarlarına yazdıklarıyla anlatılmaya çalışılan psişik ölümünün beynini beyaz bir sayfaya dönüştürmüş olduğu ve yeniden doğuşunun, Tanrı’nın tüm varlığı hiçlikten yaratması misali sonsuz bir beyazlık üzerinde oluşan kelime dediğimiz lekeler vasıtasıyla gerçekleşeceğiydi. Zeno önce Nonez’e, yani hiçliğe, sonra da Tekvin’e, yani yaradılışın kendisine dönüşmeliydi, ki nitekim dönüşecekti de zaten işte. Bu üç karakterin bir araya gelerek oluşturduğu bütünlük ise Zeno’yu hâlihazırda olduğu, lâkin olduğunun farkında olmadığı bir ölümsüz haline getirecekti. Zeno’nun başına gelen her şeyin bir anlam kazanabilmesi için katetmesi gereken bu zihinsel süreçler ise ancak Nietzsche’nin ebedi dönüş diye nitelendirdiği kısır döngünün kırılıp kısır olmayan bir döngüye dönüştürülmesiyle mümkündü.
Neyse o, yani tam da bir kurbandan başka bir şey, bir ölüm-için-varlıktan başka bir şey ve dolayısıyla ölümlü bir varlıktan başka bir şey. Bir ölümsüz: İnsanın başına gelebilecek en kötü durumlar, O kendini hayatın karmakarışık ve zorbaca akışı içinde ayrı bir yere koyabildiği sürece, onun böyle olduğunu, yani ölümsüz olduğunu gösterir. İnsanın herhangi bir veçhesini düşünmek için, bu ilkeden yola çıkmamız gerekir. İnsan hakları varsa da, bunlar kesinlikle hayatın ölüme karşı hakları ya da sefalete karşı hayatta kalmanın hakları değildir. Ölümsüz’ün kendi kendilerine dayanan haklarıdır ya da Sonsuz’un ıstırap ve ölüm denen olumsallığın üzerinde uygulanan haklarıdır. Sonuçta hepimizin ölecek olması, geride sadece tozun kalacak olması, İnsan’ın, koşulların onu maruz bırakabileceği hayvan-olma ayartısına karşı koyabilen biri olarak kendini olumladığı anda sahip olduğu ölümsüzlük kimliğini hiçbir surette değiştirmez.”(1)
Bir ölümsüz olabilmek, daha doğrusu hâlihazırda olunubulunan ölümsüzlüğü idrak etmek suretiyle hayata geçirebilmek için ölümden kaçmak çözüm değildi, değildir. Bilâkis hayatta kalıp ölümlülüğü en ince ayrıntılarına ve en uç noktasına kadar tecrübe etmek suretiyle hâlihazırda ihtiva ettiği ölümsüzlüğü yazarak açığa çıkarmak gerekiyordu. Zeno’nun ölümlülük hâli kendi içinde sonsuz yaşamı, yani ölümsüzlüğü barındırıyordu. Zaten eğer öyle olmasaydı Zeno psişik ölümünü takiben yeniden doğamazdı. Kitap, “tekvin o yüzden bu kadar yakındır belki de işte, kim bilir…” sözleriyle bittiğine göre kitabın sonunda Zeno ölmüş olamazdı. Yani aslında olabilirdi ama olursa bu ölümün bir anlamı olmazdı. Zeno yeniden doğabilmeliydi ki ölümünün bir anlamı olsun, veya Zeno ölebilmeliydi ki yeniden doğabilsin. İşte bu paradoksal durum benim kafayı yememde rol oynayan en önemli etkenlerden biriydi. Şöyle: Ölümsüz olabilmek için önce ölmek gerektiği gibi bir durum söz konusuydu. İlk bakışta çelişik gibi görünen bu paradoksal durum ise insanın içindeki ölümsüzlük potansiyelini gerçekleştirmesi için son derece gerekli bir koşuldu. Ölü bir insanın bir daha asla ölemeyeceği bariz olduğuna göre, bir ölü formunda sürdürülen yaşamların ölümsüzlere ait yaşamlar olduğu söylenebilirdi, ki nitekim söylenmişti de zaten işte. Ölüm kaçınılmaz bir sondu elbet, fakat bu son sonluluğun sonu olabilirdi ancak. Sonluluğun sonunun da sonsuzluğun başlangıcı olduğunu ise bilmiyorduz bu aşamadan sonra söylemeye gerek var mı.
***
Bu arada hemen belirtelim, biz ve ben biriz, çünkü ben zaten içimdeki karakterlerin rollerini hayata geçirdiği bir tiyatro sahnesinden başka bir şey değilim. Yani ben bizim tiyatrodur denebilir, hatta ben yokum aslında, çünkü biz bilmekteyizdir ki bir ölür, geriye çokluk kalır diye de eklenebilir. Ölen bir’in yerine asla sıfır geçmez, çünkü sıfır, olmayan bir’den başka bir şey değildir. Bir’in yerine bir başka şeyden ziyâde hiçliğin kendisi geçtiği zaman ortaya çıkan niceliksellik ve niteliksellik dışı duruma verilen addır sıfır. Bir ise asla saf hâliyle var olamayacağına göre her şey iki’den başlar. Peki ama bir’in asla var olamayacağını da nereden çıkardık? Bir’in asla var olamayacağını bir yerden çıkarmış değiliz sevgili okur. Bir zaten hiç yoktu, asla olmadı. Sayılar sıfırdan başlar ve iki ile devam ederdi ama biz iki’ye geçebilmek için bir’in bölünebilir varlığına o kadar çok ihtiyaç duyduk ki asla olmayan bir şeyden varmış gibi söz ettik. Olmayan bir şeyden olması muhtemel bir başka şeye geçiş aşamasında bir basamağa ihtiyaç duyduk çünkü biz. Bir işte böyle doğdu, yani olmayarak olan, olmayandan olana geçebilmek için oldurulan ve hâlihazırda bölünmüş olduğu halde bölünebilir bir bütünlük maskesi takmış olarak doğdu bir. Demek ki sıfırdan sonra bir değil, iki gelir, çünkü her bir kendi içinde olan ve olmayan diye ikiye bölünmüştür, bölünmüş olarak doğar ve bölünmüş olarak ölür. Bir, hep ve sadece doğumdan önce ve ölümden sonra var ol(may)an bölünmüş bir bütünlüktür. Bu bağlamda Zeno gerçekten de ana rahminden çıkamadan ölmüş veya bilemediniz en iyi ihtimalle erken doğuma maruz kalmış bir roman denemesinden başka bir şey değildir denebilir, ki nitekim denmiştir de zaten işte.

(1) Alain Badiou, Etik: Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme, çev. Tuncay Birkan (İstanbul: Metis, 2004), 27-28  

*Bu yazının yeniden gözden geçirilmiş FMHS versiyonu için bknz. http://fantezimakinesindehakikatsizintisi.wordpress.com/2009/10/22/fmhs-23/  

**Zeno için bknz. http://www.netkitap.com/kitap-zeno-filozofun-bir-olumlu-olarak-portresi-cengiz-erdem-cinius-yayinlari.htm  

(c) Cengiz Erdem, Temmuz, 2008.

%d bloggers like this: