Skip navigation

Category Archives: kafka

“Yasanın klasik bir imgesi vardır. Platon bu imgenin, Hıristiyan dünyası tarafından da benimsenmiş olan eksiksiz bir ifadesini vermiştir. Bu imge, yasaya hem ilkesi hem de sonuçları açısından bakılmasını içererek bunun ikili bir durumunu belirler. İlke açısından baktığımızda, yasa ilk değildir. Yasa ikinci ve temsilci bir iktidardan başka bir şey değildir, daha yüksek bir ilkeye göre belirlenir, o da İyi’dir. İnsanlar İyi’nin ne olduğunu bilselerdi ya da ona uymayı becerebilselerdi, yasaya ihtiyaçları olmayacaktı. Yasa, İyi’nin, şöyle ya da böyle terk ettiği bir dünyadaki temsilcisidir. Bundan dolayı, sonuçları açısından baktığımızda, yasalara uymak ”en iyi”sidir, en iyi de İyi’nin imgesidir. Adil olan biri, doğduğu ülkede, yaşadığı ülkede yasalara tabi olur. Düşünme özgürlüğünü -hem İyi’yi hem de İyi için düşünme- elinde tutsa da, bunu, en iyisi için yapar. Görünüşte bu denli konformist olan bu imge, bir siyaset felsefesinin koşullarını oluşturan bir ironi ve mizahı, yasa ölçeğinin en yukarısında ve en aşağısındaki, ikili bir düşünüm genişliğini içermekten de geri kalmaz. Sokrates’in ölümü bu bakımdan bir örnek teşkil eder. Şöyle ki, yasalar kaderini mahkumun eline teslim bırakırlar ve yasaya tabiiyetinden dolayı, ondan kendilerine, üzerine düşünülmüş bir onay vermesini isterler. Yasaları, onları temellendirmek için zorunlu bir ilkeymişçesine mutlak bir İyi’ye yükselten seyirde büyük bir ironi vardır. Sanki yasa mefhumunu kendi kendine değil de, yalnızca kuvvet yoluyla ayakta tutuyormuş ve ideal olarak, daha dolaylı bir sonuca olduğu kadar, daha yüksek bir ilkeye de ihtiyaç duyuyormuş gibi. Belki de bu nedenle Phaidon’daki anlaşılması güç bir metne göre, öğrencileri ölümü sırasında Sokrates’in yanında bulunurken yüzlerinde bir gülümseme de eksik değildir. İroni ile mizah esas olarak yasa düşüncesini kurarlar. Uygulanmaları yasayla ilişkilidir ve anlamlarını buradan alırlar. İroni, yasayı sonsuzca üstün bir İyi’nin üzerini temellendirmekte sakınca görmeyen bir düşüncenin oynadığı oyundur; mizah ise, yasayı, sonsuzca daha adil bir En İyi’ye onaylatmakta sakınca görmeyen söz konusu düşüncenin oynadığı oyundur.

Yasanın klasik imgesinin hangi etkiler altında altüst olup ortadan kalktığı sorgulanacak olursa, bunun yasaların göreliliğinin, değişebilirliğinin keşfedilmesi sonucunda olmadığı kesindir. Zira bu görelilik, klasik imgede zaten bütünüyle biliniyor ve anlaşılıyordu; onun zorunlu bir parçasını oluşturuyordu. Gerçek neden başka yerdedir. Bunun en kesin ifadesi Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi’nde bulunacaktır. Kant bizzat, yönteminin getirdiği yeniliğin, yasanın artık İyi’ye bağlı olması değil, aksine İyi’nin yasaya bağlı olması olduğunu söyler. Bu, şu anlama gelir ki, yasa artık, haklılığını buradan elde edeceği üstün bir ilke üzerine temellenmek zorunda değildir, bunun üzerine temellenemez. Bu da şu anlama gelir ki, yasanın kendi değeri kendi kendisine dayanarak biçilmeli ve yasa kendi üzerine temellenmelidir, dolayısıyla kendi biçiminden başka kaynağı yoktur. Bu andan itibaren, ilk kez, başka bir spesifikasyon olmaksızın, bir nesne işaret edilmeksizin, YASA’san söz edilebilr, söz edilmelidir. Klasik imge yalnızca, İyi’nin yetki alanlarına ve En İyi’nin şartlarına göre şu ya da bu olarak belirlenmiş yasaları tanıyordu. Aksine, Kant ahlak ”yasası”ndan söz ettiğinde, ahlak sözcüğü yalnızca, mutlak olarak belirsiz kalmış olanın belirlenmesi anlamına gelir: Ahlak yasası, bir içerikten ve bir nesneden, bir yetki alanından ve şartlarından bağımsız, saf bir biçimin temsilidir. Ahlak yasası YASA, yasayı temellendirmeye muktedir bütün üstün ilkeleri dışlayacak şekilde, yasanın biçimi anlamına gelir. Bu anlamda Kant, yasanın klasik imgesinden ilk vazgeçenlerden ve bizi tamamıyla modern bir imgenin yolunu ilk açanlardan biridir. Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’ndeki Kopernik tarzı devrimi, bilginin nesnelerini, öznenin etrafında döndürmeye yönelikti; ama Pratik Aklın Eleştirisi’nin, İyi’yi Yasa’nın etrafında döndürmeye yönelik devrimi kuşkusuz çok daha önemlidir. Kuşkusuz, dünyadaki önemli değişiklikleri dile getiriyordu. Yine kuşkusuz, Hıristiyan dünyanın ötesinden, Yahudi imana bir geri dönüşün son sonuçlarını ifade ediyordu; hatta belki de Platoncu dünyanın ötesinden, yasanın Sokrates öncesi (Oidipusçu) bir anlayışına geri dönüşü ilan ediyordu. Kaldı ki, Kant, yasa’YI, nihai bir temel haline getirerek, modern düşünceye başlıca boyutlardan birini, yasanın nesnesinin esas itibariyle gizli olduğu fikrini bağışlamıştı.

Bir başka boyut daha ortaya çıkar. Sorun, Kant’ın kendi sistemi içinde keşfine verdiği dengeden (ve İyi’yi kurtarma şeklinden) kaynaklanıyor değildir. Söz konusu olan daha ziyade, ilkini bütünleyen, ilkiyle aralarında bir görelilik bulunan bir başka keşiftir. Yasa artık üstün bir ilke şeklindeki İyi ile temellendirilemedikçe, kendini, adil olanın iyi niyeti şeklindeki En İyi’ye de daha fazla onaylatmaya gerek duymaz hale gelir. Zira şu çok açıktır ki, maddesiz, nesnesiz, herhangi bir spesifikasyonu olmadan, saf biçimine göre tanımlanmış YASA, ne olduğu bilinmeyen ve bilinemeyecek bir durumdadır. Kimse ne olduğunu bilmezken iş görür. Herkesin baştan beri suçlu olduğu, yani yasanın ne olduğu bilinmeksizin sınırların zaten ihlal edildiği bir kesinsizlik alanı tanımlar. Tıpkı Oidipus’un kendini içinde bulduğu durum gibi. Suçluluk ile ceza ise, bize yasanın ne olduğunu göstermezler bile, onu bu kesinsizliğin içinde bırakırlar, bu kesinsizlik ise bahsettiğimiz şekliyle cezanın en uç noktadaki kesinliğine tekabül eder. Kafka bu dünyayı betimlemeyi başarmıştır. Burada söz konusu olan, Kant’ı Kafka’ya bağlamak değil, yalnızca yasayla ilgili modern düşünceyi oluşturan iki kutbu ortaya çıkarmaktır.

Aslında, yasa artık her şeyden önce gelen ve üstün bir İyi üzerine temellenmiyorsa, içeriğini tamamen belirsiz bırakacak şekilde kendi biçimine göre değer kazanıyorsa, adilin yasaya en iyisi olduğu için uyduğunu söylemek imkansız hale gelir. Ya da daha ziyade: Yasaya uyan biri, yasaya uyduğu kadarıyla adil olmuş değildir ve öyle de hissetmez. Tersine, kendini suçlu hisseder, daha baştan suçludur ve ne kadar suçlu olursa yasaya o kadar sıkı sıkıya uyar. Aynı işlemle, yasa da kendini, saf yasa olarak gösterir ve bizi suçlular olarak atar. Klasik imgeyi oluşturmuş olan iki önerme, ilke önermesi ile sonuçlar önermesi, İyi tarafından temellenme önermesi ile adil tarafından onaylanma önermesi aynı anda çöker. Ahlaki bilincin bu fantastik paradoksunu ortaya çıkaran Freud olmuştur: Yasaya uyma ölçüsünde adil hissetmenin bir hayli uzağında, ”özne ne kadar erdemliyse, yasa da o kadar sert davranır ve o kadar büyük bir kılı kırk yarmacılık sergiler… En iyi ve en uysal varlıktaki ahlak bilincinin bu denli sıradışı sertliği…”

Dahası, paradoksun analitik açıklamasını yapan da Freud olmuştur: Ahlak bilincinden türeyen, dürtülerden vazgeçiş değildir, tersine vazgeçişten doğan ahlak bilincidir. O halde, vazgeçiş ne kadar kuvvetli ve sert ise, dürtülerin mirasçısı ahlak bilinci de o kadar kuvvetli olur ve o kadar sertlikle uygulanır. (”Bu vazgeçişin bilinç üzerine uygulanan eylemi öyledir ki, tatmin etmeyi bıraktığımız bütün saldırganlık bölümü, üstben tarafından yeniden ele alınır ve kendi saldırganlığını ben’e karşı vurgular.”) O zaman öteki paradoks da çözülür. Lacan’ın dediği gibi, yasa, bastırılmış arzuyla aynı şeydir. Çelişkisiz bir biçimde nesnesini belirleyemeyecek ya da dayalı olduğu bastırmayı ortadan kaldırmaksızın bir içerikle tanımlanamayacaktır. Yasanın nesnesiyle arzunun nesnesi birdir ve ikisi de gizlenmiştir. Freud, nesne özdeşliğinin anneye, arzunun ve yasanın özdeşliğinin kendisinin ise babaya gönderme yaptığını gösterdiğinde, yalnızca yasayı belirlenmiş içeriğe nasıl kavuşturduğunu değil, bunun neredeyse tam tersine, yasanın nasıl, Oidipusçu kaynağı gereği, nesneden olduğu kadar özneden de (anne ile baba) çifte bir vazgeçişten doğan saf biçim olarak değer kazanmak için, içeriğini zorunlu olarak gizlemekten başka bir şey yapamayacağını gösterdiğini ileri sürer.

O halde, Platon’un kullandığı, yasalar düşüncesine hükmetmiş olan klasik ironi ve mizah altüst edilmiş olur. Yasanın İyi üzerine temellenmesi ve bilgenin bunu En İyi’yi gözeterek onaylamasıyla temsil edilen çifte genişlik, hiçliğe indirgenmiş olarak bulunur. Bir tarafta yasanın belirsizliği, öbür tarafta cezanın kesinliğinden başka bir şey yoktur. Ama ironi ile mizah buradan, yeni, modern bir figür kazanır. Bir yasa düşüncesi olmayı sürdürürler, ama yasayı, ona tabi olanın suçluluğu içindeyken düşündüğü gibi, içeriğinin belirsizliği içinde düşünürler. Şu açıktır ki, Kafka mizaha ve ironiye, yasanın statüsünün değişmesiyle ilişkili olarak tam anlamıyla modern değerler katar. Max Brod, Kafka’nın Dava’sını okuduğu sırada, dinleyenlerin ve bizzat Kafka’nın gülmekten katıldığını hatırlatır. Bu, Sokrates’in ölümünü karşılayan gülüş kadar gizemli bir gülüştür. Trajiğin sahte-anlamı salaklaştırır; kimbilir ne kadar çok yazarı, onları harekete geçiren düşüncenin saldırgan komik gücünün yerine çocuksu bir trajik his koyarak, olduğundan saptırıyoruz. Yasayı düşünmenin her zaman tek bir tarzı olmuştur, bu da düşüncenin ironi ve mizahtan oluşan bir komikliğidir.

Ama işte, modern düşünceyle birlikte, yeni bir ironinin ve yeni bir mizahın imkanı doğuyordu. İroni ile mizah artık yasanın altüst edilmesine yöneltilmiştir. Yeniden Sade ve Masoch ile karşılaşırız. Sade ile Masoch, yasaya bir karşı çıkışın, yasayı kökten bir altüst edişin iki büyük girişimini temsil ederler. Yasaya ikinci bir iktidar dışında hiçbir şey bahşetmemek amacıyla, yasayı daha yüksek bir ilkeye doğru aşmaya dayanan hareketi hala ironi olarak adlandırıyoruz. Ama üstün ilke, artık yasayı temellendirmeye ve yasanın kendisine devrettiği iktidarın haklılığını göstermeye muktedir bir İyi olmadığında, olamadığında tam olarak ne olur? Sade bize bunu öğretir. Tüm biçimleriyle (doğal, ahlaki, siyasal) yasa, ikinci doğanın bir kuralıdır, her zaman muhafazası için gösterilen özneye bağlıdır ve hakiki egemenliği haksız olarak elinde tutar. Çok iyi bilinen bir şeçeneğe göre, yasanın, daha kuvvetli olanın dayattığı kuvvetin ifadesi, ya da tersine, zayıfların koruyucu birliği olarak algılanmasının pek önemi yoktur. Zira bu efendilerle bu köleler, bu kuvvetlilerle bu zayıflar bütünüyle ikinci doğaya aittir; tiranı teşvik edip yaratan zayıfların birliğidir, olmak için bu birliğe ihtiyaç duyan ise tirandır. Her halükarda yasa, gizemli kılma yöntemidir, devredilmiş bir iktidar değil, köleler ve efendilerin iğrenç karmaşıklığı içindeki, haksız yere elde tutulan bir iktidardır. Sade’ın, yasa rejimini hem tiranlığa maruz kalanlara hem de tiranlık edenlere ait olması yüzünden ne denli kınadığı fark edilecektir. Gerçekte, yalnızca yasanın tiranlığına maruz kalınmıştır: ”Komşumun tutkuları yasanın adaletsizliğinden çok daha az kaygı verir, zira bu komşunun tutkuları benimkiler tarafından engellenmiştir, oysa yasanın adaletsizliklerini hiçbir şey durduramaz, hiçbir şey engelleyemez.” Ama aynı zamanda ve özellikle, ancak yasa yoluyla tiran olunur: Tiran yasa dışında hiçbir yolla tomurcuk veremez ve Chigi’nin Juliette’te de söylediği gibi: ”Tiranlar asla anarşi ortamında doğmazlar, yalnızca yasaların gölgesindeyken yükselişe geçtiklerini ya da yetkiyi yasalardan aldıklarını görürsünüz.” Sade düşüncesinin özü budur. Tirana duyduğu kin ve yasanın tiranı mümkün kıldığını gösterme tarzı. Tiran yasaların dilinden konuşur ve başka bir dili yoktur. ”Yasaların gölgesine” ihtiyaç duyar. Sade’ın kahramanları da, artık hiçbir tiran konuşamayacakmış gibi, hiçbir tiran asla konuşmamış gibi konuşarak, bir karşı-dil oluşturarak tuhaf bir anti-tiranlıkla kuşatılmış bulunur.” Read More

Gilles Deleuze, Sacher-Masoch’un Takdimi (Çv. İnci Usal)

Norgunk Yayıncılık, 1.Baskı, Aralık 2007. Sf. 71, 72, 73, 74, 75, 76, 77, 78, 79

via Anagram

Advertisements

 organ without a body

The Naked Lunch I am concerned with here is David Cronenberg’s film about William Burroughswriting process of Naked Lunch. The film, rather than being a direct adaptation of the novel, is a distillation of Burroughs’s life as he strives to write himself out of the past. We see Burroughs progressively deteriorating to the level of a dumb beast as he tries to make sense of his sufferings in and through writing. In the introduction he wrote for the 1985 edition of his earlier novel Queer, the writing of which dates back to 1953 following the two years period of depression, guilt, and anxiety ridden self-hatred after his accidental shooting of his wife Joan in September 1951, Burroughs, in an almost confessional manner, explicates the sources of his compulsion to write. Writing, for Burroughs, represents his lifelong pursuit of getting out of consciousness and reaching the area between fantasy and reality.

I am forced to the appalling conclusion that I would never have become a writer but for Joan’s death, and to a realization of the extent to which this event has motivated and formulated my writing. I live with the constant threat of possession, and a constant need to escape from possession, from Control. So the death of Joan brought me in contact with the invader, the Ugly Spirit, and maneuvered me into a lifelong struggle, in which I have had no choice except to write my way out.[1]

The death of Joan creates a space within Burroughs into which he escapes, and attempts to fill with his writings. Cronenberg explicates what Burroughs had already implied in his introduction to Queer. In the film writing in particular and creativity in general is shown to be a response to a traumatic incident, that is, production of fantasies to compensate for the horrors of life. As the film proceeds so does the mental deterioration of Bill Lee who represents Burroughs in the movie. The first signs of Lee’s split come when he is arrested by two policemen for “the possession of dangerous substances.” What they are talking about is the bug-powder which, Lee, who has given up writing to become a bug exterminator, uses to kill insects. The two policemen ask him to demonstrate his profession. One of them puts an insect the size of a hand on a pile of bug powder to see if the insect will die. As the insect begins moving its wings, arms, and legs they leave the room and Lee with the insect. As soon as they leave the room the insect tells Lee through a mouth-anus at its back that it has instructions for him, that it comes from the Interzone, that his wife Joan is not actually human and that he has to kill her. The insect asks Lee if he could put some bug powder on its mouth-anus upon the application of which it starts to make noises and movements as if in an orgy. In the next scene we are in reality and Joan is asking Lee to put some bug powder on her lips. As wee see a few scenes later that the mouth-anus turns out to be the abyss, the bottomless depth, or the space in-between fantasy and reality in which Lee loses himself and shoots his wife.

This presentation of fantasy and reality side by side occurs throughout the film. It is when the gap between fantasy and reality disappears that the Unconscious manifests itself. In the case of Bill Lee the undesired event is pushed back into the unconscious in turn causing an accumulation of sadistic impulses in him. These sadistic impulses are then externalized in and through writing. For Burroughs writing was cathartic in that it liberated the untamed drives and prevented the manifestation of aggression in the external world. In Cronenberg what we see is almost the opposite of this attitude to writing. As we know from Dead Ringers, Videodrome, and eXistenZ, for Cronenberg writing and creativity have destructive rather than therapeutic effects on the writer. In the film Bill Lee emerges as the culmination of these two opposing views on not only the creative process but also the relationship between the creator and the creation, the subject and the object, mind and body. As the arena of this conflict Bill Lee’s world is that of the one in-between the internal and the external worlds, the Interzone, or in psychoanalytic terms the Unconscious, the Real, where there is no self or not self.

Interzone is Tangiers on the North African coast where Burroughs wrote Naked Lunch in 1953. In those days it was a place of escape for the self-exiled artists and artisans. At Interzone everyone has their own particular universality in one big universal cesspool and that cesspool is Lee’s fantasy world. The Real, or the Unconscious, is impossible to represent and all those monsters, bug-typewriters, and disgusting images are only the creations of Lee’s hallucinating mind. In it every universality is surrounded by many other universalities and each universality is a body without organs. Upon arrival at the Interzone Lee starts to see his typewriter as an insect resembling the one which he had first encountered in the interrogation room at the police station. The bug-typewriter becomes the mouth-anus mechanism, the partial object opening a gap through language in-between the body without organs and the organ without a body.

Orality is naturally prolonged in cannibalism and anality in the case of which partial objects are excreta, capable of exploding the mother’s body, as well as the body of the infant. The bits of one are always the persecutors of the other, and, in this abominable mixture which constitutes the Passion of the nursing infant, persecutor and persecuted are always the same. In this system of mouth-anus or aliment-excrement, bodies burst and cause other bodies to burst in a universal cesspool.[2]

Here Deleuze is referring to Melanie Klein’s Psychoanalysis of Children. The state of being which Deleuze summarizes is the paranoid-schizoid position of the child, the world of simulacra. At this stage, which preceeds Lacan’s mirror stage, the child is not yet capable of identification. There is an introjection-projection mechanism going on but the objects, internal and external, are experienced as bad objects. The conception of goodness has not yet developed in the child. Since there is no good object for the child to identify with there is no condition of possibility for the identificatory process with a good or a bad object, there is no self or not self.

The paranoid-schizoid position is followed by the manic-depressive position in which identification with a good object takes place. The passage from paranoid-schizoid introjection-projection to manic-depressive identification is the process of passing through the Interzone, or in Lacan’s words “traversing the fantasy.” In Deleuze’s terms this process is the hovering of an impersonal consciousness over the transcendental field of partial objects. The bug-typewriter is Lee’s impersonal consciousness manifesting itself in the form of a paranoid fantasy, a body without organs which is pretending to be an organ without a body. In fact it is neither a body without organs nor an organ without a body and yet it is both at the same time. It is a becoming in between being and non-being.

Cronenberg’s move is away from Burroughs’s Kafkaesque understanding of the body as metaphor and towards a Deleuzean narrative of the metamorphosis of the body in a literal sense. All those self-destructive creators are inverted into the spotlight in and through Croneberg’s films and this enables Cronenberg to contemplate on the creative process as an inversion of destructive process and fill the film with this contemplation. What we see in Naked Lunch is the death drive in conflict with the life drive.

In Deleuze the body without organs is the metaphor of the death drive. And since the death drive is a response to the fragmentation of the self, it can only take the form of a paranoid fantasy projected onto the Real. The body without organs is the partial objects brought together in a totalizing way, in a way that deprives them of their partialities.

What the schizoid position opposes to bad partial objects—introjected and projected, toxic and excremental, oral and anal—is not a good object, even if it were partial. What is opposed is rather an organism without parts, a body without organs, with neither mouth nor anus, having given up all introjection or projection, and being complete, at this price.[3]

The body without organs, then, is the absence of a connection between the subject’s inside and outside. The subject, in a state of total negation, neither eats nor excretes. It eats nothingness itself and becomes the catatonic (w)hole. It is not out of the body without organs that the subject is born but from the paranoid-schizoid position which consists of a not yet formed consciousness, an impersonal consciousness violently attacking the external world and splitting the given unities. As opposed to the body without organs it consists of projection and introjection of the partial objects surrounding the subject to create fantasies such as an illusionary ego, and learns to keep the body without organs, or the Real at bay. The paranoid-schizoid position is followed by the manic-depressive position which corresponds to the formation of the super-ego and the sustenance of a balance between id, ego, and super-ego.

Burroughs’s cut-up and fold-in techniques appear to be the two constituent parts of his defense mechanism against the spectre of Joan haunting him. To escape from the paralyzing state of being haunted by the spectre, that is, not to turn into a body without organs, he carries the projection-introjection mechanism to its furthest and literally and unconsciously puts words and sentences, partial objects, next to and within each other to make up discontinuities, cause ruptures and keep the Real at bay. Through giving a voice to the Real as it is before symbolization, Burroughs’s intends to prevent it from becoming real, from being actualized  hence submitting the governance of his actions to an external force. It is this mechanism of repression inherent in the cut-up technique that causes what it tries to cure. The cut-up technique involves literally cutting-up passages and putting them together as a new text which would be neither the one nor the other, hence deforming the syntax. The fold-in technique involves folding into each other the different parts of the same text, hence distorting the order of time. In both states what is at stake is a total negation of the external world as a result of its being considered as hostile. In Burroughs the paranoid fantasy projected on the real replaces reality with its inverted version, that is, Burroughs turns what he imagines the external world to be against itself by creating a paranoid fantasy involving a scenario in which the subject believes itself to be governed by an internally constituted external and evil force. Burroughs discovered cut-up and fold-in techniques as a defense mechanism against the paranoid fantasy he constructed around himself. To get out of this mad symbolic world, he decided to slash it into pieces and connect it with other texts that are themselves torn apart.

Burroughs’s cut-up technique is a result of his search for a way of desymbolizing the paranoid symbolic world he had constructed and projected onto the external world. Burroughs thought resymbolization was therapeutic in that it gave voice to the evil within in the way of expelling it. Cut-up technique aims at desymbolizing the totalitarian system surrounding the subject and was a defense against the totalitarian nature of this resymbolization. Burroughs himself admits in a letter written to Kerouac shortly after beginning to use the cut-up and fold-in techniques that “writing now causes me an almost unendurable pain.”[4] In Naked Lunch the movie, the theme of the materiality of language recurs through the encounters between the bug-typewriter and Bill Lee. Bill Lee creates an insect within, projects it onto his typewriter, and talks with it.  His creations have taken on lives of their own and are doing and saying things mostly against him.

  • (via silent-musings)In Nova Express, Burroughs’s 1964 text, The Invisible Man says, “These colourless sheets are what flesh is made from—Becomes flesh when it has colour and writing—That is Word and Image write the message that is you on colourless sheets determine all flesh.”[5] Burroughs had a strong sense of the materiality of language. When he has The Invisible Man say “becomes flesh when it has colour and writing” he is in a way referring to the Unconscious as the invisible man who is striving to become visible to himself and to others in and through language.

 Foucault’s interpretation of Bentham’s Panoptic mechanism becomes relevant here. In Discipline and Punish Michel Foucault presents the Panopticon as a metaphor of how power operates within modern western society. A revolutionary apparatus for its time (19th century), the Panopticon was more than just a model of prison for Foucault, it was a mechanism to keep an absent eye on the prisoner, to keep them under control at all times.

The Panopticon functions as a kind of laboratory of power. Thanks to its mechanisms of observation, it gains in efficiency and in the ability to penetrate into men’s behaviour; knowledge follows the advances of power, discovering new objects of knowledge over all the surfaces on which power is exercised.[6]

The formulation of the concept of the Panopticon involves not only seeing without being seen, but also a mechanism that imposes both their differences and their resemblances upon the subjects. So the subject’s difference from other subjects is itself externally constituted, but is also internal to the subject. The subject is the product of the mechanism in which the subject finds/loses itself, and participates in the setting of the trap. Some subjects are produced in such a way as to act on an illusory sense of consciousness, that they are in control of their lives and events surrounding them, that they are freely choosing their destiny, when in fact all the rules and possibilities of action are always already set. In a panoptic mechanism taking on passive and submissive roles brings wealth, love, health, and even happiness. In a panoptic mechanism everyone is a slave, but some are less so than the others. In a panoptic mechanism submissiveness brings power. The system is such that the subject, to feel secure, takes on a passive role. In return the subject is recognized as worthy of a higher step on the social ladder, which brings an illusionary sense of security. The efficiency of the panoptic mechanism depends on its ability to produce submissive/adaptive/rational subjects.

Panopticomania

Burroughs’s mind works exactly like a panoptic mechanism. And I think this has been one of the major concerns of Cronenberg throughout the shooting of the Naked Lunch. What we have in the movie is a man who has been caught up in a trap that he himself set. Bill Lee projects the construct of his psyche onto the external world and it is by doing this that he finds/loses himself in the trap, dismembered. The paranoid fantasy he constructs becomes so powerful that it engulfs him causing his detachment from the external world and leading to the eventual loss of the gap between fantasy and reality. It as this point that the Real slips through and tears him apart. He, in his mind, literally becomes a slashed monster, sees himself thus, as he is not, and becomes other than himself. His becoming-other, however, is in the wrong direction, or rather results in a confusion concerning the relationship between the subject and the object.

Burroughs believed that literature gives birth to action. He also saw writing itself as an action. At the end of the film we see Bill Lee at the border on his way back to Annexia from the Interzone. Two guards ask him what his occupation is. He says he is a writer. They want him to demonstrate. He takes out the gun from his pocket. Joan is at the back of the car. It’s time for their William Tell routine. Joan puts a glass on her head. Lee misses the glass and shoots Joan on the head. The guards are satisfied. The spectator witnesses this crime and remembers the person irrelevantly looking out of the window when they were slaughtering Kafka’s K. at the end of The Trial. Who was that person? Was it God? Was it a single man? Was it all of humanity?


[1] William Burroughs, Queer (New York: Penguin, 1985)

[2] Gilles Deleuze, The Logic of Sense, trans. Mark Lester (London: Athlone, 1990), 187

[3] Deleuze, The Logic of Sense, 188

[4] William Burroughs, Letters (New York: Penguin, 1994), 286

[5] William Burroughs, Nova Express, (London: Panther, 1982), 30

[6] Michel Foucault, Discipline and Punish, trans. Alan Sheridan (New York: Pantheon Books, 1977), 204

Hayatı kilitlenmiş bir adamın kendini içinde bulduğu ruhsal ve fiziksel durumlara karşı giriştiği amansız mücadeleyi anlatan ve Türkçe’ye Durağan Dünya diye çevirebileceğimiz Wereld Van Stilstand filmi Hollanda’lı yönetmen Elbert Van Strien’in yazıp yönettiği 2002 yapımı oldukça deneysel 30 dakikalık bir film. Siyah beyaz fotoğraflardan oluşan film kareleri üzerine hikâyeyi üçüncü tekil şahısta anlatan bir ses eklenmiş. Anlatıcı “O” diye hitap ediyor yani kahramanımıza. O gitti, bu geldi, vebugibi…Filmin Kafkaesk bir havası var aslında. Boğucu bir düşünme biçiminin girdaplarında boğulan bireyin kendi yarattığı labirentte kayboluşunun öyküsü… Kafka adamın kafasının içinde, adam Kafka’nın Dava romanının. Yani bir kısmı Amsterdam’da, bir kısmı da Brüksel’de geçen filmin ana-teması bireyin kendini içinde bulduğu acımasız sistem tarafından yokoluşa sürüklenişi. Van Strien öznenin kendi içinde bölünme sürecini durağanlık ve akışkanlık temalarını işleyerek yeniden ele almış film vasıtasıyla.Kendini içinde bulduğu anlamsız rutinin pençesinde kıvranan bir gazeteci olan kahramanımız kendisine bir komplo kurulduğundan emindir. Çevresinde gelişen her olayı kendi kafasında kurduğu komplo teorilerinin süzgecinden geçtikten sonra gören bu adsız kahraman, adeta hiçkimse, veya bir hiç olmuş kimse, yani işte bu biçare düşmüş gazeteci henüz hiç kitap yayınlamamış olduğu için, aşkta başarısız olduğu için, hayatta istediği noktadan çok uzakta olduğu için gittikçe nefretle dolmaya başlar çevresine karşı. Psikoz zuhur etmiş, kahramanımız paranoyak senaryolarla doldurmaya çalışmaktadır hayatındaki boşluğu. Bu senaryolar ona kendisini önemli hissetirmektedir. Aslında o kadar önemsiz hissetmektedir ki psikozdaki kişi kendisini, ölmek isteyecek noktaya gelmiştir artık. Ama filmde hiç beklenmedik bir biçimde yaşam dürtüsü devreye girmiş ve kişi kendini çok büyük bir komplonun kurbanı olarak görmek ve göstermeye çalışmak suretiyle önemli kılmıştır kendi gözünde. Kişi ölmemek için paranoyaya sürüklenmiştir bir başka deyişle. Yani depresyona karşı bir savunma mekanizması olarak paranoyaya meyletme durumudur burada söz konusu olan. Filmin siyah beyaz fotoğraflardan oluşuyor olması ve bu fotoğraflar arasındaki geçişlerin de genellikle alışılagelmiş mantık kurallarına uymaması da işte bu parnoyak-psikoz halini, yani çevreden kopmuşluğu ve hayatın birbirinden kopuk bir fotoğraflar serisine dönüşme sürecini ekrana taşıyor.
***
Korkunç canavarların istilası altındaki paranoyak dünyaya has en ayırdedici özellik iç düşmanların dışa yansıtılarak benliğin sürekli tehdit altında olduğu saplantısıdır. Paranoyak şahsiyet korkunç canavarlar tarafından istila edilmiş olsa da kendi iç dünyasını çok daha korkunç olduğunu düşündüğü gerçek dünyaya tercih eder ve kendisini işte bu iç dünyasına hapsederek dış dünyaya karşı geliştirdiği bir savunma mekanizmasının kölesi olur. Yani iç dünyasında olup bitenleri dış dünyada oluyormuş gibi görür ve dolayısıyla da saldırganlaşır. İşin aslını farkederse şiddeti kendisine yöneltir. Paranoyak dünyada iç ve dış dünya arasındaki boşluk ortadan kalkmakla kalmamış, araya düşmanlık girmiştir. Paranoyak düşünce dış dünyada gerçekleşen her şeyi kendi kendisini besleyecek şekilde yorumlar. Dış dünyada ne olursa olsun paranoyak zihniyet bunu kendi düş aleminin küçük penceresinden görüp indirgemeci, volontarist ve hatta determinist tavırlar takınır düşman bellediği dış geçeklik karşısında.Paranoyak bir insan kendisini o kadar örselenmiş ve kırılgan hisseder ki kendi yarattığı ve normal bir insanın en korkunç kabuslarından bile daha korkunç olan bir iç dünyada acıya, eleme, ıstıraba mahkum bir yaşam sürdürür. İşte bu nedenledir ki ötekilerin mutluluğunu hasetle kıskanır ve şiddete yönelir. Ötekileri acıya mıhlamak suretiyle kendi rezil ve iğrenç dünyasından kaçabileceğini sanır. Ne var ki bu boş bir çabadır ve neticede pranoyak insan kendi dışkısında boğulur ölür. Ancak film bu döngüyü kırıyor ve psikozdan kurtulmanın imkânsız olmadığını söylüyor.Durağan Dünya depresyondan psikoza oradan da yeniden doğuşa geçiş sürecini anlattığı için doruk noktasına kahramanımızın sembolik intiharıyla ulaşıyor. Alter-ego’sunu yok eden kahramanımız eski benliğini geride bırakıp yeni bir benlikle yeniden doğmaya hazırdır artık.Film paranoyak dünyanın çöküşü nefret edilen şeyin aslında dışsal değil içsel olduğunun keşfini hem beraberinde getirir hem de bu keşfin neticesidir şeklinde özetlenebilecek bir tesbit yaptıktan sonra ise paranoya denen bu illet hastalıktan kurtulmanın ve bu berbat durumdan çıkmanın yolunu gösteriyor.
***
Filme yakından bakıldığında sadece anlamsız bir fotoğraflar yığını görülüyor, ama ekrandan biraz uzaklaşılıp perspektif genişletilince anlaşılıyor ki tüm bu fotoğraflar anlamlı bir bütünlük oluşturacak şekilde sıralanmış aslında. Oluşturulan bu anlamlı bütünlükse son sahneyle birebir örtüşüyor, hatta zaten son sahnedir açığa çıkaran fotoğrafların oluşturduğu o anlamlı bütünlüğü. Zira son sahnede fotoğraf karesi çözülüyor, görüntü hareket etmeye başlıyor ve yatakta ying-yang şeklinde yatan bir adamla bir kadın birbirlerine sevgi dolu bakışlar fırlatıyor, şevkatli ve/fakat kaçamak dokunuşlar yapıyorlar. Çözümü sevgide bulan kahramanımızın yüzündeki mutluluk ifadesiyle ise seyirciye bu korkunç kördüğümün çözüldüğü, kilidin kırıldığı ve her şeyin tatlıya bağlandığı mesajı başarıyla verilmiş oluyor. Yani sevgili okur, monoton hayatın bir sonraki ruhsal çöküntüye kadar aksamadan süreceği su götürmez bir biçimde garanti altına alınmış oluyor bu son sahneyle. Böylece de işte insanın çelişkilerle dolu yapısına rağmen, hatta bu çelişkili yapıdan güç alınarak hayatın rastlantısallığı karşısındaki aczin üstesinden gelinebileceği son sahnenin tüm filme damgasını vuran motifi açığa çıkarmasıyla altını çizmeye bile gerek olmayacak derecede bariz bir gerçeklik halini alıyor.
%d bloggers like this: