Skip navigation

Category Archives: Maksimal

Intellectual Mitosis One does not have to do more than a cursory review of intellectual history to find intellectual bifurcations everywhere. There's nominalism vs. realism, rationalism vs. empiricism, analytic vs. continental, and so on. Earlier this month at the Claremont Conference Steven Shaviro nicely articulated the bifurcation between his position and Graham Harman's. Whereas the problem for Harman is how objects can enter into contact and communication with o … Read More

via Aberrant Monism

Advertisements

Alenka Zupančič On Comedy: <i>The Odd One In</i> I picked up (seemingly by chance) a new book by Alenka Zupančič – The Odd One In: On Comedy – and I have to say that I am very much enjoying it. Having only semi-read her book on Kant and Lacan, and honestly not remembering much from that reading, I was simply curious to see what she has to say about such an awkward topic as "comedy" – even though I've only gotten through Part I, it is amazingly erudite discussion of everything from more or less … Read More

via Perverse Egalitarianism

Laughing all the way to the Bank, and eating a Banker – Notes on Subversive Humour and Impossible Violence Events at the G20 protest in London simulate the possibilities of violence as an activist strategy that can step out of the trappings and co-optations of the binaries set up by the media-police. How can the symbolic mechanisms that prop up a hegemonic order be effaced? A partial, potential strategy is not one of opposition and realizable violence, but of and through intrusion and subtraction, which has the effect (not for the dim-witted) of defac … Read More

via counterrealism:

One form of disappointing realism, in my opinion, is the kind that cares more to valorize certain forms of knowledge than to safeguard the reality of the real. My views in this point are already known. The real is something never perfectly translatable, or even percentage-wise translatable into some model of it. This does not mean that the real is an ungraspable thing-in-itself with knowledge reduced to a relativist free-for-all. What it means, r … Read More

via Object-Oriented Philosophy

On The Idea of Communism Here is the speedy write-up of my notes from the three-day conference on The Idea of Communism, hosted by Slavoj Žižek at Birkbeck College, which included Judith Balso, Alain Badiou, Bruno Bosteels, Terry Eagleton, Peter Hallward, Michael Hardt, Toni Negri, Jacques Ranciere, Alessandro Russo, Alberto Toscano and Gianni Vattimo. I have only managed to type up my notes on a few of the papers, although I may try to add Judith Balso's a little later, … Read More

via Total Assault On Culture

Here's another one. All that business about Meillassoux's arch-fossil argument being so immensely and devastatingly novel that surely now all the idealists correlationists will die a horrible death reminded me of Lenin's Materialism and Empirio-criticism, a rather bombastic and, as some argued, not very deep philosophical book, written primarily for political reasons. Whatever the case may be, this is 1908 and here are a couple of quotes (Lenin h … Read More

via Perverse Egalitarianism

Bir zamanlar Kıbrıs “Akdeniz’in ortasındaki batmaz uçak gemisi” diye anılırdı. İngiliz-Amerikan emperyalizmi ile Sovyet bloğunun tahtaravallisi, dünyanın en hassas çatışma/ denge noktalarından biriydi yeşil ada. Emperyalist güçlerin kendi oyunlarını Türkiye ve Yunanistan üzerinden kurdukları; o zamanlar iç içe yaşayan Rum ve Türk halklarını birbirlerine karşı kışkırtarak kanlı provokasyonlarla, Rum ve Türk faşist örgütlenmelerinin önayak olduğu katliamlarla, Akdeniz’deki üstünlüklerini ve de üslerini korudukları kritik bir bölgeydi.

Gençler bilmez, ortayaşlılar bile ayrıntıları hatırlamaz. Benim kuşağım “Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır” mitingleriyle, “Ya Taksim ya ölüm” sloganlarıyla “Kızıl Papaz Makarios” söylemiyle  yetişmiştir. Sonraları, yeşil adanın nasıl kana bulandığını, çözümsüz bir sorunlar yumağına nasıl dönüştürüldüğünü, yani Kıbrıs gerçeğini Kıbrıslı arkadaşlarımdan, yoldaşlarımdan dinledim. Yetinmedim kitaplar okudum. Kıbrıs’a birkaç kez gidip her iki kesimdeki insanlarla, siyasal akımların temsilcileriyle, sosyalistlerle, aydınlarla tanıştım. Kıbrıs konusunda ne kadar yanlış bilgilendirildiğimizi, gerçeklerin ne kadar çarpıtıldığını, orada ne büyük oyunlar döndüğünü kavradım. Başbakan Erdoğan’ın Kıbrıslılar hakkındaki talihsiz yorumları, konuyu yeniden hatırlattı; bildiklerimi, sezdiklerimi paylaşmak istedim.

Kıbrıs Nasıl Türkleştirildi?

Burada Kıbrıs tarihini etraflıca hatırlatacak ne yer, ne de benim Kıbrıs tarihi uzmanlığım var. Ancak yıllardır bizlere yutturulan “Kıbrıs Türktür ve milli davamızdır” propagandasının içyüzünü anlamadan olup bitenleri kavramak pek mümkün değil. Önce kısaca ifade etmek gerekirse, Kıbrıs Türk değildir, Türkleştirilmiştir. Adanın yerlisi Kıbrıslılar, ister Türk ister Rum olsunlar, kimliklerini her zaman Kıbrıslı olarak ifade etmişlerdir. Kıbrıs Türkü sözü bile çok daha sonraki dönemlerde çıkmıştır ortaya.

Milattan önce Fenikelilerden başlayıp Ege, Yunan, Asur, Pers medeniyetleri, sonra Bizans, daha sonra Lüzinyanlar, 1489’dan sonra Venedikliler, coğrafi konumu yüzünden başı dertten kurtulmayan Kıbrıs adasında hakimiyet kurdular, 1571’de Ada’nın yönetimi Osmanlılara geçti. Osmanlı fetih yoluyla elde ettiği topraklara Anadolu’dan 20 bin kadar Müslüman Türk nüfus yerleştirdi. 1878’de Ada İngilizler tarafından işgal edildi, Osmanlı, anlaşmayla Ada üzerindeki haklarından vazgeçti. Kıbrıs’ın bu statüsü 1923’te Lozan antlaşmasıyla da onaylandı. Türkiye Cumhuriyeti Ada üzerinde hak iddia etmediği gibi Kıbrıslı Türkler meselesi de gündeme getirilmedi. 1960 yılına kadar İngiliz sömürgesi olarak kalan Kıbrıs 1960 sonrasında bağımsız devlet oldu. Ama tabii ki, oldu da olamadı. ABD emperyalizmi ve NATO çerçevesinde İngiltere, Yunanistan ve Türkiye Ada’da garantör devlet ilan edildiler. Sonraki yıllarda ise Ada’nın Türklerle Rumların birarada yaşayacakları bağımsız ve bağlantısız bir ülke olmasının önüne geçmek için, bir yandan Emperyalist güçler, NATO; öte yandan Yunanistan’ın ve Türkiye’nin askercil, faşizan, milliyetçi çevreleri ellerinden geleni ardlarına koymadılar. En önemli silahları iki halkı birbirlerine düşürmekti. Yunanistan’a ilhakı (enosis’i) amaçlayan Rum EOKA ile, Türk Gladyosuyla aynı dönemlerde ve iç içe  kurulan Denktaş liderliğindeki Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) bu görevi silahlı, kanlı ve başarılı (!) biçimde gerçekleştirdiler. Cinayetler, toplu katliamlar, nice faili meçhuller yaşandı. Çok kaba fırça darbeleriyle çizmeye çalıştığım tabloyu tamamlamak için, 1960- 70’lerde Ada’da güçlü bir solun varlığını ve Kıbrıs Komünist Partisi AKEL’in Türk ve Rum üyeleriyle Ada’nın bağımsızlığı ve bağlantısızlığını savunarak, neredeyse seçim kazanacak güce ulaştığını da söylemek gerek.

1974’te faşist Sampson’un; Kıbrıs Cumhuriyeti’nin başkanı Makarios’u bağlantısızlara yaklaşması ve AKEL’le yakınlaşması nedeniyle darbeyle devirmesi üzerine, Ecevit hükümeti garantörlük statüsüne dayanarak 1974 Temmuzu’nda Ada’ya askeri müdahalede bulundu. Türkiye’nin müdahalesi sonucunda faşist Sampson’la birlikte Yunanistan’daki faşist Albaylar Cuntası da devrildi. EOKA’cı Rumların giderek artan saldırılarına maruz kalan Kıbrıs Türklerini koruma gerekçesiyle geçekleştirilen bu müdahaleden sonra, Türk ordusu gerekli önlemler ve anlaşmalar sağlanarak geri çekileceğine hemen ardından ikinci müdahale geldi ve Ada’ya yerleşen Türkiye, uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler’e göre “işgalci devlet” olarak bölünmüş, parçalanmış Kıbrıs’ta varlığını bugüne kadar sürdürdü.

1974 Kıbrıs harekatının ardından Kıbrıs’a Türkiye’nin dört bir yanından nüfus aktarıldı ve gelenlere ayrıcalıklar sağlandı. Güney’e çekilen Rumlardan boşalan mülklere Türkiye’den gelenler el koydu. Asker-sivil erkân; evler, villalar, arsalar, bahçeler edindi. 1974’te Kıbrıs Türklerinin toplam nüfusu 150 bin kadarken, bunların özellikle üst gelir gruplarından 40 bini aşkını Türk ordusunun adaya yerleşmesinden sonra Kıbrıs’dan ayrıldı, çoğu İngiltere’ye göç etti. “Beyaz Kıbrıslı”ların kendilerini her zaman İngiltere’ye daha yakın hissettiklerini, Adalı Türklerin Türkiye’ye hiçbir zaman özel bir yakınlık duymadıklarını da burada belirtmekte yarar var. Türkiye’den başka bir ülkenin resmen tanımadığı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin nüfusu, 2006 yılı resmi verilerine göre 245 bin civarındaydı. Kıbrıslıların ifadelerine göre,Türkiye’den özellikle de son on beş yılda gelenlerin önemli bölümü resmi kayıtlarda yer almadığından, Kuzey Kıbrıs’ın nüfusu halen 300 bini aşmış durumda. Kıbrıslı genç nüfusun Ada’dan ayrılma ve Avrupa ülkelerine göç süreci devam ettiğinden, yapılan hesaplara göre, şu andaki nüfusun üçte ikisinden fazlası, 1974’ten sonra çeşitli dalgalar halinde Ada’ya gelip yerleşen Türkiyelilerden ve onların çocuklarından oluşuyor. Özetle 1974’ten sonra, Kuzey Kıbrıs’ı Türkleştirme politikası başarıya ulaşmış görünüyor.

Çözümsüzlüğü Yaratan Zihniyet

Türk derin devletinin Kıbrıs stratejisini çözümsüzlük üzerine kurduğu; Kıbrıs’ta çözümü engellemek için sadece politik oyunlarla yetinmeyip daha 1950 ortalarından itibaren, zaman zaman kanlı eylemlere, manipülasyonlara, provokasyonlara başvurduğu, konuyu yakından izleyenler için bilinmedik şeyler değil. Denktaş’ta temsilcisini bulan zihniyeti ve ardındaki örgütlenmeyi devletin darbeci, vesayetçi, statükocu geleneğinden ayrı düşünmek mümkün olmadığı gibi, derin devletten ve onun Gladyo, Özel Harp Dairesi, vb aygıtlarından ayırmak da mümkün değildir. Kişiler, yöntemler, kurumlar iç içe geçmiştir. Binlercesi arasından sadece bir örnek: Halen Ergenekon davalarından tutuklu Türk Metal Sendikası Başkanı Mustafa Özbek’in Kıbrıs’ta kendi adını taşıyan sözde eğitim tesislerinden Abdullan Çatlı başta olmak üzere kimlerin geçtiği, Kuzey Kıbrıs kumarhanelerinde kimlerin neler döndürdüğü, faili meçhullerin izlerinin kimlere uzandığı Susurluk raporlarından  Kıbrıs’da bulunmuş emekli paşaların hatıratlarına, akademik çalışmalardan gazete haberlerine, çeşitli belge ve kaynaklarda yer alıyor.

Denktaş’ın Kıbrıs’ı AB’ye Türk ve Rum kesimleriyle bir bütün olarak sokacak Annan planını sabote etmek için yıllar boyunca verdiği uğraş; görüşmeleri kimi zaman katılmayarak, kimi zaman hastalanarak (!), katıldığında da uzlaşmaz tavırlarla baltalaması; hem Ada’nın hem de Türkiye’nin AB’ye giriş sürecini tıkamak için elinden geleni ardına koymaması ilgilenenlerin hafızalarındadır. Referandumlar öncesinde, Annan planının her iki tarafça kabulüne çok yaklaşıldığı bir dönemde, yine hastalık bahanesiyle ortadan yok olan Denktaş’ı temsilen yurtdışına giden Kıbrıs konusundaki baş danışmanı Mümtaz Soysal’ın havaalanında söylediği “imzalamamaya gidiyorum” sözünü unutmak da mümkün değildir. Dönemin Cumhurbaşkanı A.Necdet Sezer’in, Denktaş’ın yerine seçilen yeni Kıbrıs Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’a aylarca randevu vermezken, aynı günlerde Denktaş’ı kırmızı halılar sererek Köşk’te kabul etmesinin neyin mesajı olduğu da herkesin malumudur. T.C. devletinin hiç iyi gözle bakmadığı Annan planına onay, Kıbrıs’ta statükonun sarsılması ve AB yanlısı eğilimler derin devlet tarafından kuşkuyla izlenmiş, başarısızlığı için elden gelen arkaya konmamış; o sıralarda sorunun çözümünden yana görünen AKP, başta CHP ve askeri kanat olmak üzere bütün “ulusalcı” güçler tarafından Kıbrıs’ı satmakla, Türkiye’nin bölgedeki çıkarlarını sarsmakla, hatta ihanetle suçlanmıştır.

Eğer Ergenekon veya adı her neyse Türk Gladyosu’nu ortaya çıkarmaya ve defterini dürmeye gerçekten niyet edilmiş olsaydı, o davanın Kıbrıs’a uzanması kaçınılmazdı. Nitekim bir ara gündeme gelen ve Denktaş’ı telaşlandıran böyle bir söylenti veya niyet, hemen ört bas edilmiştir. Özetle Kıbrıs, Türk derin devletinin ve onun operasyonel aygıtlarının en önemli merkez üslerindendir.

Kıbrıslılar artık vesayet istemiyor

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın; bunca yıldır her türlü çirkin politikaya ve kanlı oyunlara alet edilmeye çalışılmış, önleri kesilmiş, yoksullaştırılmış çilekeş Kıbrıs Türk kesimi halkına reva gördüğü muamele, kullandığı dil, aşağılayıcı söylem, -onun sık sık kullandığı tabirle- kimse kusura bakmasın ama çok talihsiz, ayıp ve haksızdır. O insanları bu hale düşüren Türk devletinin bizzat kendisidir. Oraya yüzbinlerce Türkiyeliyi yığarak, bunu neo-kolonizatör bir devlet politikası haline getirerek, Kuzeydeki Rum mülklerini Türkiyeli bürokratlara, yüksek rütbelilere veya gizli görevlerdeki üst düzey zevata peşkes çekerek, 30 bini aşkın ordu mensubunu ve bir o kadar da çeşitli gizli teşkilat mensubunu besleyerek, Kıbrıslılara işgal ülkesinin yerli halkı veya kapıkulu muamelesi yaparak, en önemlisi de Türk kesimini dünyadan izole ederek, bugünkü çıkmazı ve tepkileri devlet  yaratmıştır.

Kendilerini Adalı olarak tanımlayan gerçek Kıbrıslı Türkler, kurtarıcı Türkiye’nin kalıcı işgalciye dönüşmesine her zaman karşı çıkmışlardır. Türkiye’den getirilip Ada’ya yerleştirilen nüfusun özellikle ikinci kuşağı umut ettiği özgür, bağımsız ve müreffeh ülkeye kavuşamamış, tek çıkış yolu gördükleri AB’ye katılım umutları da giderek sönmüş, mağduriyet ve kandırılmışlık duygusu giderek artmıştır. Kendi varlığını tehdit eden ordu içindeki vesayetçi, darbeci odaklara karşı siyasi irade koyabilen AKP’nin ve Erdoğan’ın yıllardır iktidarda olduğu düşünülürse, Başbakan’ın “çıkmazı ben yaratmadım” deme hakkı da artık kalmamıştır. Başka halkları, örneğin Mısır halkını ekmek ve özgürlük mücadelesinde cesaretlendirirken kendisine yönelen her türlü özgürlük talebine ve eleştiriye karşı kırmızı görmüş boğa tepkisi veren Erdoğan, Kıbrıs Türk kesiminden yükselen sesleri yanlış değerlendirmekle kalmamış, sözde bağımsız KKTC yönetimine, göstericileri sindirme ve koğuşturma telkininde de bulunmuştur.

Buradaki en vahim yanılgı, Kıbrıs halkının Türkiye’nin uydusu ve beslemesi değil bağımsız Kıbrıslı olma, işgali ve vesayeti reddetme taleplerini, kimilerinin son derece saygısızca ifade ettikleri “mamaları kesildi de ondan tepki veriyorlar” şeklinde okumaktır. Hem Erdoğan’ın hem de AKP’nin diğer sözcülerinin vurguyla telaffuz ettikleri “çirkin” sözcüğü, Kıbrıslıların haklı demokratik tepkilerine değil, derin devletin geleneksel Kıbrıs politikasına ve bu politikaya teslim olan AKP’nin Kıbrıs sorununa bakışına daha fazla yakışmaktadır.

Bu köşede sık sık dile getirmeye çalıştığım gibi, ilk reformcu adım ve atılımların hemen ardından AKP ve Erdoğan kendi sınıfsal- ideolojik zihniyet dünyalarının sınırlarına toslamış görünmektedirler. Fetihçi özlemlerin ve derinlerdeki İslamcı- milliyetçi güdülerin Başbakan’ın kişiliği ve üslubuyla birleşmesiyle çizilen bu sınırlar Kıbrıs düğümünü çözmekten uzak olduğu kadar, hem Kıbrıs hem de Türkiye için AB hedefinden de bir o kadar uzaktır.

Oya Baydar
09.02.2011
T24.com.tr

"Communique #4 The End of the World The A.O.A.* declares itself officially bored with the End of the World. The canonical version has been used since 1945 to keep us cowering in fear of Mutual Assured Destruction & in snivelling servitude to our super-hero politicians (the only ones capable of handling deadly Green Kryptonite)… What does it mean that we have invented a way to destroy all life on Earth? Nothing much. We have dreamed this as … Read More

via The Necromancer

Zimmermann, 'Basic Concepts of Transcendental Materialism' [Updated] Yet another great recording from Backdoor Broadcasting Company – this time from Rainer E. Zimmermann on transcendental materialism. Blurb from Kingston University: Rainer Zimmermann is a philosopher, mathematician and physicist who currently holds the chair of professor of philosophy at the University of Applied Sciences in Munich and whose general line of research, developed in copious publications including around twenty books, focuses on the a … Read More

via Speculative Heresy

Speculative Humbug isn't dead! I've been terribly distracted recently but I've finally decided to make time to write something new for the blog and this is it.  Hope you find it interesting.  Comments – especially critical ones – are very welcome! To kick things off again, I wanted to write on something that Pete Wolfendale got me thinking about in a conversation we had today, namely the specifically human context of the emergence of novelty in B … Read More

via Speculative Humbug

Gallagher's translations of a number of Lacans unpublished seminars can be found for free here. Enjoy! … Read More

via Larval Subjects .

Via the Irish Left Review, here's audio from their 2009 event on the above topic. … Read More

via PHILOSOPHY IN A TIME OF ERROR

Renata Salecl and Slavoj Žižek (Eds.) - Gaze and Voice As Love Objects (SIC 1) Read.

via V£R$O

Buradaki yazıların kimi önemli başlıklarında, özellikle insan doğası, siyasetin olanakları, bilginin geçerliliği ve toplumsal yapının anlamı üzerine olanlarda, farklı görüşlerden arkadaşların tepkisi yer yer söylemeye çalıştığım şeyin nihilizm olduğu; ya da sonuç olarak nihilizme vardığı/varacağı şeklindeydi. Nihilizm dendiğinde de bir sınıra gelinmiş olunuyordu açıkcası; tamamen olumsuz anlamlarla yerleşik hale gelmiş nihilizm düşüncesinin belirlediği bir sınırdı bu ve bir anlamda artık söyleyecek bir şey kalmadığını, tartışmanın sürdürülmesinin anlamlı olmadığını gösteriyordu. İşte, bu dediğin şey bizi nihilizme götürüyorsa orada durmak ve geri dönmek gerektir, denmiş oluyordu.

Nihilizmin latince nihil’den (hiç’ten) geliyor olması, açıkca hiç’e ya da hiçliğe giden bir düşünceden sakınmak gerekliliğini daha bu noktada bile anlaşılır kılıyor gibidir. Ancak bu anlaşılırlık kendi başına bir sorundur, çünkü hiçten hiç çıkar gibi bir yaklaşımla kaba saba bir inkarcılık meselesine indirger nihilizmi. Bu tartışmalarda “Dikkat!Nihilizm!” uyarısı yapıldığında, ister kabaca bilindiği haliyle her şeyi yakıp yıkmaktan ve değerlere saldırmaktan başka niyet taşımayan hınç politikaları kast edilsin, isterse kendi karamsarlığına ve melankolisine yenik düşmüş siniklik kast edilsin, bundan sıkıntı duymuş değilim! Gönül ferahlığı içinde de olmuyorum, fakat o sınırda nihilizmi üstlenmek bana sorun olarak görünmüyor açıkcası! Yakın tarihimizin ürünü olan, fakat kökleri düşünce tarihinin başlangıcından itibaren süregelen kuşku ve itirazlara bağlı olan nihilizm, sanki yerleşikleşmiş bu algılardan ibaret bir şey değildi ve nihai olarak olumsuz/yıkıcı eğilimleri ve topluma karşı kötücül girişimleri etiketlemek için kolayca kullanılıyor olmasında temel bir yanlışlık bulunmaktaydı.… Read More

via Mutlak Töz

The recent developments in electronic music present us with a good example of how the inorganic has become, at least in sound, more organic than the organic. With the rapid development of sound-producing machines it has become possible to create such sounds that while listening to it one feels like there is a living organism from a strangely familiar realm making noises in the room, or worse still, that the noises are coming from within one’s mind and body. Listening to this kind of music makes the mutual exclusiveness of the somatic and the psychic irrelevant. Especially after the three dimensional medium presented by CDs and DVDs it has become possible to present the sound to masses in a form that sounds more real than the original, live recording. 

I will return to the relevance of electronic music in a little while, but first let me revisit Herbert Marcuse’s theory of how capitalism keeps itself alive by feeding on the death of the counter-subjectivities and the life of the dominant consuming subject governed by the life drive which is itself externally constituted within the subject. In a nutshell, Marcuse’s theory in One-Dimensional Man was that the one dimensional market society absorbs and turns the counter-cultural products into its own agents, reducing the two-dimensional to the one-dimensional, hence making the forces of resistance serve the purpose of strengthening what they are counter to. Marcuse’s problem was the dissolution of the two-dimensional sphere of counter-cultural production and its domination by one-dimensional relations. He suggested using mythological imagery  not only to make sense of the pre-dominant social reality, but also to create a counter-social reality which would at the same time be a critique of the existing social reality. What Marcuse said is still relevant to a certain extent, but to be able to use this theory one has to adapt it to the demands of the present situation. What I will attempt to do, therefore, is to ignore the irrelevant parts of Marcuse’s theory and try to find out those parts of it that matter for my concerns. It is true that Marcuse’s theory is no more sufficient in understanding and solving the problems of our Superpanoptic societies. And yet in it there are lots of insights with high potential for development in the service of psychosomatic and sociopolitical progress today.

Today even Madonna’s latest release, Confessions on the Dance Floor, is produced in a DJ’s room in London. The electronic dance music products are mostly produced in people’s bedrooms on a personal computer donated with software especially produced for making electronic music. The recent shift in the gears of electronic dance music, of course, is a cause of the amazing possibilities the digital sound machines present. These machines have no material existence; they are loaded on the computer in the form of digital data. One can have a studio loaded into one’s computer by pressing a few buttons on the keyboard. In this context, making music requires technical knowledge of the tools of production more than the knowledge of the rules of what is called making music. With electronic music the sounds are already there, loaded into the computer; all one needs to do to become a music producer has become putting these sounds together, making them overlap with one another in a positively disordered way and produce something that is neither the one nor the other.

If we imagine for a moment Beethoven making his music after the orchestra plays it, composing the piece after it is materialized, we can see how paradoxical the situation the producer is caught up in inherent in the production process of electronic music is. It is as if Beethoven wrote the notes of his music as he listened to the orchestra play it. We can see that this is in fact exactly the opposite of what Beethoven did. For in the case of Beethoven, unlike the electronic music producer, it is the internal orchestra in the psyche that plays the piece as Beethoven writes it, not an actual orchestra in its material existence. With electronic music that internal orchestra is not in the creator’s mind, but in the computer. 

Some of the more creative and experimentalist logics in this field record the noises coming from within their bodies, or from within other animals’ bodies, load them into the computer, and with the aid of synthesizers and effects units, turn these noises into the basic rhythms and melodies of their music. Heartbeat, for instance, can be used as drum and bass at the same time in some electronic music recordings. It is possible to dub-out, echo, delay, deepen, darken, lighten, slow down, or fasten up the sound of heartbeat with the computer. And after a proper mastering process you get something that sounds neither totally organic, nor totally inorganic.  These products are not only digitally bought and sold on the internet, but also exchanged with similar other products.

The affective qualities of these products are extremely high. The producers of the five most developed forms of electronic music, which are Techno, House, Electro, Trance, and Breakbeat, claim that they are the beholders of the threshold between the soma and the psyche, that with their walls of sound they keep them separate and yet contiguous to one another. 

It would be wrong to assume, as many have done, that this kind of music is in touch with only a few listeners. On the contrary, since not only the listeners but also the producers of this kind of music have started to occupy dominant positions in the advertisement production business, it is not surprising that electronic music, and especially the underground minimal techno, is increasingly being used as the background music surrounding the object advertised in many advertisements on radio and T.V. Based on the erasure of the boundary between the psychic and the somatic, or between the inorganic and organic, the use of minimalist electronic music in the advertisements of today’s hectic life-styles is a very good example of the exploitation of the life/death drives inherent in contemporary nihilistic culture driving and driven by what has almost become transglobal capitalism.  The LG U880 ultra-slim mobile phone advert on T.V. is precisely the hard-core of how this exploitation of the life/death drives takes place. In the advert there is heart beating in the phone. Or, the heart is shown to have a transparent phone surrounding it. And with the minimalist techno at the back, that is, sounds that are neither organic nor inorganic but both at the same time. The beating heart in the phone creates the deep and dark bass sound with extremely electronic and yet organic sounding noises coming from within the phone.  It’s as though it is one’s own heart beating in the phone; this phone is you, so it’s yours… If we keep in mind that the transparency of the phone is fleshy, for there are capillaries of the phone, the overall impression created is one of ultra minimalist life reduced to its bare bones when in reality the LG U880 mobile phone is itself the product of exactly the opposite of an ultra minimalist attitude. The message is that this mobile phone is what attaches you to life, when in fact it detaches you from life as it is. The finishing words, “Life is Good,” only confirms my critique of this advertisement, of this marvellous sound-image which is an inorganic object disguised as a living organism. It is obvious that what’s at work here is the exploitation/oppression of the life/death drives, as the inorganic replaces the organic, and the real of death in the midst of life is expelled. 

As I said at the beginning of this article, in this perilous time the three dimensional sounds created by the contemporary electronic music are non-representational to such an extent that it is as though there is a living organism from a completely other dimension making organic noises in the room. And in this room and at this very moment  in which I found myself Marcuse’s theories are unfortunately insufficient in that they do not realize that it is precisely the reversing of the roles policy, that is, presentation of something as its opposite, of an inorganic entity as an organic entity for instance, or of that which is inside as if it is outside, that has to be left behind. As we know from Foucault and Hobbes, Panopticon and Leviathan are within and without the subject at the same time, and a reverse of the roles of the inside and the outside means nothing in this perilous time. 

For the solution of problems posed by the advanced projection-introjection mechanisms of what have become Superpanoptic societies, I shall attempt to show that post-structuralism and critical theory have never been as mutually exclusive as many suggest, especially in terms of the wrong and right questions that they have left unanswered. If we look at Adorno’s and Foucault’s writings we can see that most of their thoughts are directed towards finding out how to reconcile theory and practice. Just as theory and practice, post-structuralism and critical theory, too, are always already reconciled, because they come from Nietzsche, Marx, and Freud. They may be always already reconciled but the only way to actualize this reconciliation is to realize their common goal; to put theory in the service of ordinary life, to develop the conditions of existence, and to practise freedom. 

 It will almost sound offensive to say that the new emerges only if some people become traitors and shake the foundations of their own mode of being, or at least undertake opening up spaces so that light can shine among all, or death can manifest itself. But one must take the risk of offending some others, for every situation requires its expression, every problem bears within itself at least half of its own solution. It is all a matter of putting theory and practice in the service of one another. Theory that does not match the truth of its time is for nothing. It is important to theorize practical ways of dealing with the banal accidents of an ordinary life. I think what I have just said is one of the things that both Foucault and Adorno would have agreed on.

What we witness in this time is Aldous Huxley’s Brave New World turning into Rave New World.  A world in which the well known and the so called lines between mind and body, fantasy and reality, nature and culture, organic and inorganic, life and death, are not just blurred, but have completely disappeared. And yet, at the same time, these lines are in the process of reappearance.

click to listen

MANTIS 076 + BLACKMASS PLASTICS
DOWNLOAD STREAM ITUNES RSS

hour 1 / DVNT

Photek – Ni-Ten-Ichi-Rhy [Science]
Solar Chrome – Malevil [Maschinen Musik]
Petar Alargic – EeR NR1 [petaralargic.com]
Octave Mouret – Good News Everyone! I’ve Taught the Toaster to Feel Love [octavemouret.bandcamp.com]
Foul Shape – A Monster Has Created [Entity]
Loefah – Twisup VIP [DMZ]
Adam X – Downbursts [Prologue]
Plastikman – Ask Yourself (Dead Sound remix) [dub]
Intra:mental – Love Arp [Semantica Records]
Mothboy – Medusa feat. Sezrah Sylvan [Drawn Recordings]
Mothboy – Others [Drawn Recordings]
Drugstore – Razor [Offaudio]
Steve Bicknell – Track 5 [Cosmic Records]
Scanone – Angels [Syndetic Recordings]
Laserfire – Wires of Love (Encrypter remix) [dub]
Bruce Stallion – OK U Cunts [Off Me Nut Records]
Perforated Cerebal Party – Mystery Train [Russian-Techno.com]
Concrete DJz – Hadron Collider [Subsequent]
Pillpopper – Jewelry Box (Threnody remix) [Furioso] forthcoming
BEATure – Follow the Line [Sens Inverse Label]
ECHO PARK – After Burner [All City Records]

hour 2 / BLACKMASS PLASTICS showcase

Blackmass Plastics – Plasixsixsix
Blackmass Plastics – Bad Reflection
Blackmass Plastics – Step Up or Get…
Blackmass Plastics – Ouija Board
Blackmass Plastics – Arpexone
Blackmass Plastics – Biomega
Blackmass Plastics – Klonk Kreator
Blackmass Plastics – Visions of Plastic
Blackmass Plastics – OK Ozzy
Blackmass Plastics – Dial M.
Blackmass Plastics – D for Danger
Blackmass Plastics – Red and Black Rush
Blackmass Plastics – Known Space
Blackmass Plastics – Paranoid Agent
Blackmass Plastics – Selecta Infecta
Blackmass Plastics – Give Me Da Data
Blackmass Plastics – Scope Dog
Blackmass Plastics – T-Rex Powerdrill
Blackmass Plastics – Zargon
Blackmass Plastics – Nothing Nice
Blackmass Plastics – Get Destroyed
Blackmass Plastics – Get Bigga
Blackmass Plastics – Down Periscope
Blackmass Plastics – Get Jacked
Blackmass Plastics – Tek Tek v3
Blackmass Plastics – Ice and Slice
Blackmass Plastics – Future Past (original mix)
Blackmass Plastics – Trauma Centre
Blackmass Plastics – Blindsider
Blackmass Plastics – No Escape
Blackmass Plastics – Get Spooked

%d bloggers like this: