Skip navigation

Category Archives: Ontoloji

Konferans bittikten sonra derin bir hayâl kırıklığına uğramış vaziyette devletler platformunun kendilerine tahsis ettiği eve dönen üç silahşörler, kara kara istihbarat teşkilatı baş sorumlusuna ne diyeceklerini düşünmektedir. Müfettiş ve çavuş kendi ülkelerindeki istihbarat birimlerinin nasıl olup da bu kadar vahim bir hataya düşmüş olabileceği üzerine binbir dereden su getirmeye çalışırken, şef “kesin sesinizi, bir çuval inciri berbat ettiniz!” diye bağırır. Aslında çok sakin ve soğukkanlı bir insan olan şefin bu tavrı durumun sandığımızdan da vahim olduğunun göstergesidir. Bilindiği gibi göstergeler üç grupta incelenebilir, ama şimdi bunun hiç sırası değil. Belki daha sonra gerçekleşecek bir başka Dr. Lawgiverz konferansında değiniriz bu konuya. Şimdi yapmamız gereken plan B’yi yürürlüğe koymak için şefin cesaretini toplayıp istihabarat teşkilatı baş sorumlusuna telefon etmesini sağlamak. Bu noktada belirtmek isteriz ki saat gece dokuzdur, ve istihbarat teşkilatı baş sorumlusu büyük ihtimalle yemeğini yemiş, pijamalarını ve içi muflonlu terliklerini giymiş, saadet içerisinde radyodan müzik dinliyordur. Unutmayın ki televizyonlar hâlâ daha sonsuz bir beyazlıktan başka bir şey göstermemektedir. Diğer yandan istihbarat teşkilatı baş sorumlusunun karakterini de akılda tutarak diyebiliriz ki dinlediği müzik olsa olsa bir Wagner operası olabilir, ama tabii  bu da bir varsayım.

Şef ahizeyi kaldırır ve numarayı çevirir, hattın öteki ucundaki istihbarat teşkilatı baş sorumlusu bu esnada görsel imgelerden yoksun bir Internet’te gezinmekte ve güneşin 4.5 yıl içerisinde sönecek olmasıyla televizyon ekranlarının bir yıl önce beyazlık göstermeye başlaması arasında bir bağlantı kurmaya çalışmaktadır. Yani az önce yanıldık, istihbarat teşkilatı baş sorumlusu müzik falan dinlemiyordu, çünkü zaten Wagner dahil müzik dinlemeyi hiç sevmezdi, sandığımızdan da karanlık bir ruha sahipti, sahiptir yani. Her neyse, telefonun zır zır(ring ring) çalmasıyla bile öfkelenebilecek denli asabi bir tip olan bu baş sorumlu hiddetle yerinden kalkıp telefonu açar. Telefon telsizli olduğu için konuşma süresince telefon sehpasının yanında durmak zorunda değildir, ahizeyle birlikte bilgisayarının başına dönerken “Alo?!” der. “Alo?” “Evet?” “Sayın üstüm, benim, ben üst düzey bir araştırma komisyonu şefiyim, bu vakitte sizi rahatsız ettiğim için çok özür dilerim. Ama hatırlayacaksınız ki sizi, bana vermiş olduğunuz bu hususi numaradan istediğim vakit arayabileceğimi söylemiştiniz.” “Evet, hatırlıyorum, o vakit bu vakit mi peki?” “Evet sayın üstüm, bu vakit o vaktin ta kendisidir, zira hiç umulmadık bir taş baş yarmıştır.” “Nedir o taş?” “Dr. Lawgiverz Londra’da sayın üstüm; onu bugün katıldığımız, yasa dışı olması gerekirken henüz yasalarda gerekli düzenlemler yapılmadığı için hâlen yasal kabul edilen bir konferansta konuşmacı kürsüsünde gördük.” “Bize verilen tüm istihbarat yanlış mıydı yani?” “Görünen o ki öyleydi sayın üstüm, ama merak etmeyin siz, arkadaşlarla durumu değerlendirip bir B planı hazırladık. İzin verirseniz söz konusu planı devletler platformunda masaya yatırmak üzere size yazılı ve şifreli olarak göndermek istiyorum, telefonda nakletmek pek emniyetli olmayabilir, biliyorsunuz bu spekülatif realistler denilen güruh teknolojiyle pek haşır neşirdir ve bizi dinliyor olmaları ihtimal dahilinde olmanın da ötesinde kuvvetle muhtemeldir.” “Haklısın. O halde sen planı derhal önceden kararlaştırdığımız o anonim e-mail adresine şifreli olarak gönder. Ben sabah ilk iş platformu son gelişmeleri tahlil etmek üzere gündem dışı bir toplantıya çağıracağım. Elini çabuk tut!” “Peki efendim.”

Bu gergin telefon konuşmasının ardından şef mutfağa gider ve bir şişe bira açar. Müfettişe dönerek hemen işe koyulmalarını, çünkü henüz ortada olmayan B planını hazırlayıp sabahın ilk ışıklarıyla birlikte o anonim e-mail adresine göndermeleri gerektiğini söyler. Çavuşu ise önceden kararlaştırılan şifreli yazışma dilini öğrenmek üzere yan odaya gönderir. Kendini dışlanmış hissetmese de gururu incinen çavuş Amerikan olmasına rağmen bu aşamada sessiz kalması gerektiğinin bilinciyle söyleneni kuzu kuzu yapacaktır.

Bu sırada Dr. Lawgiverz konferansta yaptığı konuşmanın gururuyla yeni makalesini yazmaya koyulmuştur bile. Belli ki gece her iki cephe için de yazı işleriyle haşır neşir bir şekilde geçecektir. Anlatıcı ister istemez “edebi ve felsefi işlerle uğraşırdık yalnız geçirdiğimiz o soğuk ve yağmurlu gecelerde,” sözünü hatırlar. Okuyucu ise “aklın sınırlarına ve ötesindeki sonsuzluğa yaptığı yolculuklarda Kant hep yalnızdı,” diye geçirecektir içinden.

Araya pek çok ahkâm tohumu serpiştirdiğimizin farkındayız. Lâkin farkında olduğumuz bir başka şey de bizim, bu anlatının yazarı ve/veya yazarları olarak, okuyucularımıza sadece zevk vermek ve hoş vakit geçirmelerini sağlamak için yazmadığımız gerçeğidir. Son derece önemli mevzuları mercek altına alıyoruz burada; anlatıya ara vermişsek insanlığın geleceğine dair birtakım endişeler taşıyor oluşumuzdandır. Her neyse, lâfı daha fazla uzatmadan kaldığımız yere geri dönecek olursak görürüz ki olayın aldığı gayet komplike hâl yıllardır durmaksızın coşkuyla çarpamktan yorgun düşmüş ve/fakat aynı sebepten, yani durmaksızın çoşkuyla çarpmaktan ötürü, kas bakımından güçlenmiş yüreklere acı vermektedir. Çünkü “Ölüm ve Kapitalizm” temalı konferansın ilk konuşmacısı üç silahşörlerde şok etkisi yaratacak bir kişidir. Söylemeye gerek var mı bilmiyoruz, ama her ne hikmetse “istihbaratın düştüğü yanılgının ve bilgi eksikliğinin boyutları hem korkunç, hem düşündürücü, hem de ibret vericidir,” demekten de kendimizi alamıyoruz. Söz konusu yanılgıdan kaynaklanan istihbarat krizinin üç silahşörler için bu duygulara ilâveten endişe verici de olmasının ise insan doğasının gereği olduğunu da sözlerimize eklemeyi ihmâl etmiyoruz. Zira konferansın ilk konuşmacısı devletler platformunun korkulu rüyâsı Dr. Lawgiverz’dir. Belli ki doktor Japonya’da olmaktan ziyade tıpkı üç silahşörler gibi İngiltere’nin başkenti Londra’dadır.

Evet, yanlış duymadın, “Ölüm ve Kapitalizm” adlı konferansın ilk konuşmacısı, akıl ihsan olunmuş her fâninin aklına durgunluk vermesi kuvvetle muhtemel olsa da Dr. Lawgiverz’di, ey üstündeki lâneti yazgısı belleyen şaşkın okur. Akla zarar hakikatlerin birbiri ardına zuhruyla kasılan bilinçlerin daha fazla kasılmasına gönlümüz razı olmadığından, Dr. Lawgiverz’in konuşmasının anlatımızın kurgusu açısından önem arz etmeyen yanlarını budayıp, sadece hayati ehemmiyeti haiz bazı noktaları iktibas etmenin yerinde olacağını düşündük. Eminiz ki pek çok okuyucumuz bu kararımızı sevinçle karşılamış, içlerine dolan salakça sevinçle ne yapacaklarını bilmez bir vaziyette taklalar atmaya başlamıştır. Kararımızdan hoşnut olmayan okuyucularımıza ise elimizden herkesi tatmin etmenin mümkün olmadığı gerçeğini bir an olsun akıllarından çıkarmamalarını salık vermekten başka bir şey gelmediğini üzüntüyle belirtmek isteriz. Kendilerine burada sizlerin huzurunda söz veririz ki bir dahaki sefere de şimdi sevinç çığlıkları ve taklalar atan okuyucularımıza vereceğiz aynı salığı. Böylece her iki gruptaki okuyucularımızı da eşit derecede ihya etmiş olacağız sanırız. Kendini hangi gruba dahil hissederse hissetsin, hiçbir okuyucumuzu sanrılarımızla meşgul etmek istemediğimiz için lâfı fazla uzatmadan Dr. Lawgiverz’in konferansta sarfettiği ibret verici sözlere geçelim isterseniz şimdi hep birlikte.

Ama durun bir dakika, sanırız bu kısımları böyle hızlıca geçiştirmemek lâzım, ne de olsa Dr. Lawgiverz’in üş silahşörlerin dizi dibinde olması kurguya yepyeni bir boyut katıyor. Şef yanındaki iki embesile şaşkınlık ve kınamayı aynı anda dışa yansıtan bir bakış fırlatıyor. Az önce iki embesil diye andığımız müffettiş ve çavuş ise şefe şaşkınlık ve korku dolu bakışlarını gönderiyor. İşler iyice sarpa sarıyor anlaşılan. Her neyse ama, şimdi panik yapmanın ve çevredekilere işin içindeki bit yeniklerinden örnekler sunmanın hiç sırası değil. Üç silahşörlerin bu aşamada yapması gereken soğuk kanlılıklarını korumak ve ölümle kapitalizm arasındaki ilişkileri spekülatif realist bakış açısıyla mercek altına almak maksadıyla düzenlenmiş “Ölüm ve Kapitalizm” adlı bu konferansı konuyla son derece alâkadarmış gibi can kulağıyla dinlemek. Şimdi papara koparmanın ve Dr. Lawgiverz’in yanına gidip “tutklusunuz bayım, sizi neo-liberal düzenin ve global kapitalizmin temellerine dinamit döşemeye, bu suretle rejimi yıkmaya cüret ve teşebbüs etmekten tutukluyoruz!” demenin hiç sırası değil. Bu arada dikkatli okuyucularımız soracaktır; “peki ama üç silahşörler Dr. Lawgiverz’i nereden tanıyor? Anlatıda daha önce Dr. Lawgiverz’in resmini gördüklerini hatırlamıyoruz.” Haklısınız sevgili okurlar, görmediniz, çünkü gösteren olmadı. Bizim de gözümüzden kaçan bu ayrıntıyı gündeme getirdiğiniz için size teşekkürü bir borç biliriz. Borcumuzu nasıl ödeyeceğimizi ise şimdilik bilemiyoruz. O yüzden hemen konuya açıklık getireceğini düşündüğümüz şu açıklamayı yapmayı boynumuzun borcu sayıyoruz: Dr. Lawgiverz’in resimleri devletler platformunun web sitesinde yayımlanmıştır; devletler platformu ise söz konusu resimleri bizzat doktorun kişisel web sitesinden araklamıştır. Zaten doktorun öyle saklısı gizlisi de yoktur. Internete girip google arama motoruna Dr. Lawgiverz yazıp ara’yı tıklamak irili ufaklı, renkli renksiz pek çok Dr. Lawgiverz resmine erişiminizi mümkün kılacaktır. Yani kısacası üç silahşörlerin, doktorun resimlerini görmesi değil, görmemesidir imkânsız olan. Bu konuya da yapıbozum tekniğini kullanmak suretiyle böylece açıklık getirdiğimize göre sanırız artık anlatımıza kaldığımız yerden devam edebilir, yani Birkbeck Enstitüsü’nün konferans salonuna geri dönebiliriz. Lâkin salona dönüp anlatıya devam etmeden önce tüm bu açıklamalarımızı anlamsız kılmak pahasına şunu da sözlerimize eklemeden edemedik: Zaten konferansın posterlerinde Dr. Lawgiverz’in ilk konuşmacı olduğu açık ve net bir biçimde yazılıydı. Bu posterlerin nasıl olup da üç silahşörlerin gözünden kaçmış olabileceğini ise  inanın biz de bilemiyoruz. Tek tesellimiz, bir anlatıcı da olsa insanın her şeyi bilmesinin mümkün olmadığı gerçeğidir.

Üç silahşörler konferans salonunun arka sıralarına oturmayı seçmiştir. Bu seçimlerinin ardında yatan sebep ise tüm salona hakim bir görüş açısına sahip olmak arzusunu taşımalarıdır; böylece salonda kuş uçurtmayacaklar, dişi olsun veya olmasın hiçbir sineğe geçit vermeyeceklerdir. Bu arada Dr. Lawgiverz, Ölümlüler, Ölümsüzler ve Spekülatif Gerçekçiler adlı konuşmasına başlamıştır bile, ki söz konusu konuşmayı da ne yazık ki anlatının akışı içerisinde yeri olmadığı düşüncesiyle kitabımızın son bölümüne aldığımızı belirtelim. Tekrarlamaktan asla bıkmayacağımız o bölüm ise her zaman olduğu gibi gene Dr. Lawgiverz’den Nihilistik Spekülasyonlar adını taşımaktadır, ey görüşleriyle kitabın organik bütünlüğüne katkı koyan paha biçilmez okur!

Sanctus and Other Films by barbarahammer.com from barbara hammer on Vimeo.

Sanctus is a film of the rephotographed moving x-rays originally shot by Dr. James Sibley Watson and his colleagues. Making the invisibile, visible, the film reveals the skeletal structure of the human body as it protects the hidden fragility of interior organ systems. Sanctus portrays a body in need of protection on a polluted planet where immune system disorders proliferate.

Snow Job: The Media Hysteria of AIDS, 1988, 8 min.
Endangered, 1989, 19 min.
Sanctus, 1990, 20 min.
Vital Signs, 1989, 10 min.

Liverpool Street station in 1984

Image via Wikipedia

Ertesi sabah uyanıp devletler platformu ne verdiyse, ki sadece bisküvi ve neskahve vermişti, onu yedikten-içtikten, pijamalarını ve içi muflonlu terliklerini çıkarıp tertemiz elbiselerini ve ayakkabılarını giydikten sonra üç silahşörler Spekülatif Realizm’le ilgili konferansın yapılacağı Birkbeck Üniversitesi Sosyal ve İnsani Bilimler Enstitüsü’ne doğru yola koyulurlar. Elbette ki kendilerine henüz bir araba bile tahsis edilmediği için Liverpool Street Tren İstasyonu’ndan metroya binip gideceklerdir gidecekleri yere, ki zaten Londra trafiğinde kim araba sürmek ister ki…

Üç silahşörler Birkbeck Enstitüsü’nün kapısından girerken bütün gecedir yağmakta olan yağmur da dinmek üzeredir. Her ne kadar bu bilgi kurgumuz açısından pek önemli olmasa da atmosferi yansıtması bakımından faydalı olabileceğini düşünerek buraya eklemeyi uygun bulduk. Diğer yandan bu hava durumunun bilimin ışığına yaptığı göndermeyi de es geçmemek gerek, ne de olsa yağmurun dinmesi son 4.5 yılına girmiş olduğu iddia edilen güneşin kısa bir süreliğine de olsa bulutların ardından biz zavallı ölümlülere ica (ida) yapacağına delâlet. Evrenin merkezinin dünya olmaktan ziyade güneş olduğunu iddia eden Kopernik Devrimi’nin ve aklın sınırları olduğunu, yani bilebileceklerimizin sonsuz olmadığını öne süren Kant’ın öncülüğünde gerçekleşen Aydınlanma hareketinin gözleri kör etmesi kuvvetle muhtemel bir aydınlığa kavuşmakla bağlantısını hatırlayınız. Akılcılığın ışıkla ilgisi o zamandan beridir sürmekte. Hatta kimilerinin, rasyonalizmin ve bilimin ışığıyla kör olduğu belirtmeye bile gerek bırakmayacak derecede bariz gelinen noktada. Bu konuya daha sonra dönmek üzere şimdilik ara vereceğiz, ama önsezisel olarak şunu söyleyebiliriz ki ışık ve aydınlanma arasındaki ilişki körlükle bilgi arasındaki ilişkiye atıfta bulunmaktadır, ve kim bilir, belki de televizyon ekranlarının beyazlaşmasıyla hakikatin içeri sızmasının bir ilgisi vardır. Zira artık hepimizin bildiği gibi televizyon hakikatler rejiminden ziyade kanaatler rejimine hizmet eden bir aygıttır. Birer fantezi makinesi olarak televizyon, sinema, beyin ve psişe hakkındaki saptamalarımızı merak eden okuyucularımız için Dr. Lawgiverz’in yazmış olduğu ve Deleuze’ün bir ekran olarak beyin söylemini mercek altına alan o meşhur makaleyi kitabımızın son bölümüne ekledik. Nasıl bir dünyada yaşadığımızı ve durumun vehametini kendi gözleriyle görmek isteyen okuyucularımız Dr. Lawgiverz’den Nihilistik Spekülasyonlar adındaki o bölüme gidip acı gerçeğe tanıklık edebilirler. Bunu yapmayı pek cazip bulmayan tembel okuyucularımız için indirgemeci bir yaklaşımla özetleyecek olursak diyebiliriz ki içinde yaşadığımız dünya Süperpanoptik bir hapishaneden farksızdır. Zira öyle bir sistemin içinde yaşamakta ve ölmekteyiz ki artık gözetlenmeyi ve göztelendiğimizi bilmeyi marifet sayar halde, kendi kafasında yarattığı büyük Öteki tarafından arzulanmak arzusuyla yanıp tutuşan nevrotikler gibi bize yakışmayan kıyafetlerle ve ardında bir hiçlikten başka bir şey olmayan maskelerle, yani karaktersiz özneler ve içi boş nesneler gibi dolanıp durur olmuşuz ortalıkta.  Biçimlerimiz içeriklerimizi yansıtmadığı içinse gittikçe uzaklaşmış, koptukça kopmuşuz kendimizden, ve işte hem çevresine hem de kendisine yabancılaşmış yaşayan birer ölüye dönüşmüş, bu rezil günlere gelmişiz netice itibarı ile. Yani kimilerinin iyimser, kimilerininse kötümser olarak nitelendirdiği ünlü Fransız düşünürü Michel Foucault haklıymış aslında, gerçekten de artık panopticon’un gözetleme kulesinde bir gardiyan tutmaya gerek yokmuş, çünkü özneler zaten kendi kendilerinin gardiyanı olmuş, kendi dünyalarını hapishaneye dönüştürmüş, iktidarın kuklaları olmaya dünden razı bir hale gelmişlerdir. İktidar ölmemiştir belki, ama atomlarına dağılmış ve hükmettiği öznelerin içine sızarak kendini görünmez kılmıştır.

Artık hepimiz içinde yaşadığımız sistem tarafından kendi kafalarımızda yaratmaya programlandığımız bilinmez bir kuvvettin ajanlarıydık. Mahkûmiyetlerimizi kendimizi yargılamaya bile gerek duymadan benimsiyor ve var olmadığını bildiğimiz bir büyük Öteki tarafından arzulanmak arzusunu hayatta kalmak arzusunun kendisi olarak görüyorduk. Hayatta kalmak arzumuzun bizi gün geçtikçe ölüme yaklaştırmakta olmasını bilinçlerimizin dışına ittikçe, ölümsüzlük maskesi takmış bir ölümle sevişiyorduk. Ölümsüzlüğü arzuladıkça ölüyor, öldükçe ölümsüzlüğü arzuluyorduk. Ulaşılmazın peşinde koşmaktı hayat, ölümsüzlük o yüzden bir ideal olarak sunuluyordu bize. Böylece yılmayacak, çalışacak ve ne kadar paramız varsa ölümsüzlüğe o kadar yaklaşacaktık. Oysa ki bize son derece yakın olan, doğamız gereği içimizde olan bir şeydi ölümsüzlük. Zira biz doğadan gelmiştik ve doğaya dönecektik. Aradaki kültürel evre ölüm korkusunun tahakkümü altındaki bir didinip durma sürecinden başka bir şey değildi. Belli ki iktidar gerçekten de her yerdeydi, direnişse hiçbir yerde içinde yaşadığımız mevcut düzende. Zira ölüm iktidardaydı, ölümsüzlükse direnişte… Yaşadığımız sürece iktidar ölümdeydi, muhalefetse ölümsüzlükte bir başka deyişle. Yani kısacası “böyle başa böyle tarak,” böyle kafalara böyle düzen, ey ne istediğini bilmeyen ipe sapa gelmez okur!

Üst Düzey Bir Araştırma Komisyonu’nun ilk icraatı Dr. Lawgiverz’i bulup sistemin temellerini dinamitlemesini engellemek için yargıya havale etmek üzere üç siyasi polis memuru görevlendirmek olur. Üç farklı ülkeden seçilen ve kendi ülkelerinde işlerinin ehli olduklarını ispatlamış bu üç siyasi polisin biri şef, biri müfettiş, diğeri de basit bir çavuştur. Öncelikle üçünün de konuşabildiği ortak bir dil belirleyip, ki bu dil elbette ki İngilizce’dir, işe koyulan bu üçlüye Üç Silahşörler demek ise ilerleyen süreçte açıklığa kavuşacak sebeplerden ötürü sanırız pek yerinde olacaktır. Dolayısıyla da bundan böyle onları üç silahşörler olarak anacağımızı şimdiden belirtelim.

Her neyse, geleneksel romanlarda olduğu gibi durup da bu üçlünün teker teker karakter tahlillerine girişmek yerine, karakterlerini olayların seyrinin açıklığa kavuşturmasını günümüz edebiyatına uyum açısından uygun bulduk. Örneğin göreve getirildikleri o ilk günkü karşılaşma esnasında gerçekleşen şu anekdot bile bize nasıl bir üçlüyle karşı karşıya bulunduğumuzu göstermeye yeter ve hatta artar bile diye düşünüyoruz.

Şef şu sözlerle başlasın mesela konuşmasına: “Arkadaşlar merhaba. Bildiğiniz gibi Dünya Devletleri Ortak Platformu’nun istihbarat şubesi baş sorumlusu kendisine verilen yetkiye dayanarak Üst Düzey Bir Araştırma Komisyonu oluşturdu ve beni de şimdilik üçümüzden ibaret bu komisyona şef olarak atadı. Bundan böyle aramızdaki kültürel farklılıkları geri plana itip ortak bir amaç doğrultusunda, yani Dr. Lawgiverz’i ve Spekülatif Gerçekçiler’i haince planlarını yürürlüğe koymaktan men etmek yolunda birlikte çalışacağız. İstihbarat şubesi baş sorumlusunun bana verdiği dosyaya göre Dr. Lawgiverz şu anda Japonya’da. Sanırım aramızda bir Japon’un bulunması da bu yüzdendir.” Bunları söylerken bakışlarını müfettişe yönelterek başını hafifçe öne eğmesinden anlıyoruz ki müfettiş Japon’dur, ki nitekim öyle olduğu için de sözü devralan o olacaktır. “Teşekkürler şefim. Japonya polis teşkilatı olarak, Dr. Lawgiverz’in iletişim halinde olmanın da ötesinde bir takım bilimsel projeleri hayata geçirmek üzere son derece içli dışlı olduğu bilim adamını tespit etmiş bulunmaktayız. Takamuro Kootaro adındaki bu adam yıllardır zamanda yolculuk, ölümsüzlük ve daha başka doğa üstü hadiselerle ilgili araştırmalar yapıyor. Ne yazık ki arkasındaki güçleri henüz tespit edebilmiş değiliz, ancak Japonya dışından, büyük ihtimalle Kuzey Amerika’dan olduğunu tahmin ettiğimiz bazı şer odaklarından beslendiğini tahmin ediyoruz. Ona maddi kaynak sağlayan birden fazla enstitü olduğu aldığımız duyumlar arasında.” O vakte kadar tüm bunları dikkatle dinlemekte olan çavuş tam da müfettiş sözlerini bitirdiği esnada araya girerek Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı olduğunu ele veren bir cümleyle başlayacaktır konuşmasına. “Chicago Haberalma Örgütü’nde geçirdiğim yıllar boyunca edindiğim tecrübeyle ifade edecek olursam Dr. Lawgiverz’in söz konusu Japon bilim adamına maddi kaynak sağlayan enstitülere göbekten bağlı olduğunu söyleyebilirim. Elimizde henüz kanıt olmasa da Dr. Lawgiverz’in Takamuro Kootaro’yla ülkemizdeki birtakım ne idüğü belirsiz enstitüler arasında bir nevi köprü vazifesi gördüğünden eminiz diyebilirim. Oradaki arkadaşlarım gerekli kanıtları bulmakla, bulamadıklarını ise yaratmakla meşguller şimdi.” 

Dikkatli okuyucularımızın gözünden kaçmayacağı üzere şefin milliyetini belirtmediğimizin ise elbette ki farkındayız. Bunun sebebi kendisinin Atlantik Okyanusu üzerinde uçmakta olan bir uçakta ve/yani hiçbir ülkenin hava sahasına dahil olmayan bir bölgede doğmuş olmasıdır. Annesi İspanyol-İtalyan, babası ise Fransız-İngiliz kırması olan bu adam sizin de gördüğünüz üzere kırmaların kırmasıdır. Avrupalı diyebileceğimiz şef, artık Avrupa Birliği kurulduğu için çoğu anlamsızlaşan toplam altı ülkenin pasaportunu birden taşımakta ve yedi dili anadili gibi konuşabilmektedir. Elbette ki bunun sebebi herhangi bir anadile sahip olmamasıdır, yani mantık kurallarına özen gösteren okuyucularımızın da takdir edeceği üzere az önce yanlış bir benzetme yapmak gafletine düştük. Zira anavatanı olmayan bir insanın anadili de olmaz, olamaz.

Londra’nın her zamanki gibi o son derece soğuk ve yağmurlu gecelerinden birinde, Dünya Devletleri Ortak Platformu tarafından üç silahşörlere merkez ofis niyetine tahsis edilen, Liverpool Street yakınlarındaki o eski evde vuku bulan bu anekdot, üç silahşörlerin, ertesi gün bazı spekülatif gerçekçilerin Londra’da boy göstereceği bir konferansa, esas amaçlarının ne olduğunu kimseye çaktırmadan katılıp olayın felsefi boyutunu mercek altına alma kararıyla son bulacaktır, ki nitekim sanırız bulmuştur da zaten işte.

Word from Urbanomic that Volume III of Collapse has sold out and is now available for free online. It includes the much-cited original Speculative Realism conference. Find it here.

via Speculative Heresy

Collapse III contains explorations of the work of Gilles Deleuze by pioneering thinkers in the fields of philosophy, aesthetics, music and architecture. In addition, we publish in this volume two previously untranslated texts by Deleuze himself, along with a fascinating piece of vintage science fiction from one of his more obscure influences. Finally, as an annex to Collapse Volume II, we also include a full transcription of the conference on ‘Speculative Realism’ held in London in 2007.

The contributors to this volume aim to clarify, from a variety of perspectives, Deleuze’s contribution to philosophy: in what does his philosophical originality lie; what does he appropriate from other philosophers and how does he transform it? And how can the apparently disparate threads of his work to be ‘integrated’ – what is the precise nature of the constellation of the aesthetic, the conceptual and the political proposed by Gilles Deleuze, and what are the overarching problems in which the numerous philosophical concepts ‘signed Deleuze’ converge?

Contents

ROBIN MACKAY
Editorial Introduction [PDF]
THOMAS DUZER
In Memoriam: Gilles Deleuze 1925-1995 [PDF]
GILLES DELEUZE
Responses to a Series of Questions [PDF]
ARNAUD VILLANI
“I Feel I Am A Pure Metaphysician”: The Consequences of Deleuze’s Remark [PDF]
QUENTIN MEILLASSOUX
Subtraction and Contraction: Deleuze, Immanence and Matter and Memory [PDF]
HASWELL & HECKER
Blackest Ever Black [PDF]
GILLES DELEUZE
Mathesis, Science and Philosophy [PDF]
INCOGNITUM
Malfatti's Decade [[PDF]
JOHN SELLARS
Chronos and Aion: Deleuze and the Stoic Theory of Time [PDF]
ÉRIC ALLIEZ & JEAN-CLAUDE BONNE
Matisse-Thought and the Strict Ordering of Fauvism [PDF]
MEHRDAD IRAVANIAN
Unknown Deleuze [PDF]
J.-H. ROSNY THE ELDER
Another World [PDF]
RAY BRASSIER, IAIN HAMILTON GRANT, GRAHAM HARMAN, QUENTIN MEILLASSOUX
Speculative Realism [PDF]

 Artık hepimizin bildiği gibi anlam kavramının anlamı üzerine İsa ve Sokrat gibi tanınmış şahsiyetlerden önce de düşünülmekte ve hatta bununla da kalınmayıp bu düşünülenler kaleme alınmaktaydı. Lakin henüz anlamın ne anlama geldiğine dair kesin bir bilgiye ulaşılamamıştır ne yazık ki. Zaten kesin bir bilgiye ulaşılsa anlam kavramı anlamını yitirecektir, o derece paradoksal bir kavramdır bu anlam kavramı, diye düşünmesi kuvvetle muhtemel bilinçlerin var olabilme ihtimalini de göz önünde bulundurarak anlam konusunda şunları söylemeyi uygun bulduk: Anlam ve hakikat birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Şöyle: Her bilgi doğası gereği anlamlıdır, daha doğrusu bir şeyin bilgi olarak nitelendirilebilmesi için o şeyin anlamlı olması gerekir. Diğer yandan her bilgi kesinlikle hakikat değildir, zira hakikate sadece yaklaşabilen bir şey olarak bilgi anlamın varlığına dayanır. Oysa hakikatler bilginin anlamlandırmakta yetersiz kaldığı noktada zuhur edebilir ancak. Yani hakikat dediğimiz şey bilgilerdeki anlam boşluklarından sızan ve/fakat asla tam olarak anlamlandırılamayan düşünce ve hislere verilen addır. Anlamın anlamı ve hakikatle ilişkisi üzerinde daha fazla durmanın sakıncalarını da göz önünde bulundurarak görsel imgeler ve anlam arasındaki ilişkiyle sürdürüyoruz yazımızı.

Bilindiği gibi görsel imgeler, özellikle de bunların hareket halinde olanları, insanın algılama mekanizmasının nasıl çalışacağını belirlemede büyük rol oynar. Filmlerin gerçek hayatta yaşadığımız olayları anlamlandırmakta ve bu olaylar arasında bağlantılar kurmakta bizlere ne kadar yardımcı olduğunu hatırlayacak olursak, bu söylediklerimizin ne denli manidar olduğunu daha iyi kavrayabileceğimizi düşünüyoruz. Zira biliyoruz ki işte yazımız da tıpkı bilgi gibi anlam boşlukları, yani hakikatler barındırmaktadır bünyesinde. Lakin yazımız bilginin kendisini devasa bir anlam boşluğuna dönüştürüp bu boşluk çevresinde spiraller çize çize dönmektedir. Belli ki geometrik şekillerin tahakkümünden kurtulamamış bir yazıdır bu yazı. Söz konusu yazının yazarı veya yazarları kendilerine karşı ironik bir anlatı yazmak suretiyle kendi yaşam biçimlerinin temellerine birer dinamite dönüşen düşlerini döşemektedirler. Düşler egemen düşüncelerin temellerine dizilmektedir hatta belki de aslında. Hatta denebilir ki bu yazının yazarlarının yaptığı şey düşleri ve düşünceleri birbirlerinin içine yerleştirerek egemen bilgiden bağımsız bir hakikate, yani bilinmeze kapılar aralamaya kalkışmak, buna cüret ve teşebbüs etmektir. Bilinen şeylerin zuhur edişinin ancak birer sorun formunda gerçekleşebileceğini, hatta abartacak olursak korkunç birer canavar şeklinde ortaya çıktığını hatırlamak sanırız bu yazının yazarlarının neden bu yola başvurduğunu anlamamıza yardımcı olacaktır.

loveyourchaos:  (by nemo et nihil)

Olacaktır olmasına ama isterseniz biz şimdi hayatın, ölümün ve anlamın anlamlarına dair bu ağır konuları bir tarafa bırakıp biraz da havadan sudan ve bunların hayaletlerle ilişkisinden bahsedelim. Mesela şöyle diyelim: Amsterdam’da hava çok rüzgârlı olduğu için bulutlar çok hızlı hareket ederdi. Ama bulutların çok hızlı hareket etmesi hayaletlerin de çok hızlı hareket etmesini gerektirmeyeceği de su götürmez bir gerçekti. Çünkü hayaletlerin hareketleriyle havanın hareketlerinin en ufak bir ilgisi bile yoktu. Diğer yandan Amsterdam’ın dereleri ise hiç hızlı hareket etmez, öyle son derece ölgün birer akıntı şeklinde sürdürürdü varlığını. İnsanın ne kadar saçmalayabileceğini test etmek için okuyucularımızla paylaşmakta en ufak bir sakınca görmediğimiz bu bilgileri de verdiğimize göre herhalde yazımızı bitirebiliriz artık, ki nitekim bitirdik de zaten işte…

Düşüncenin otomatik olmaktan çıkıp düzensiz bir biçimde dıştan gelmeye başlaması, öznenin alışılagelmiş düşünce ve his kalıplarının ötesine geçmeye başladığının göstergesidir. Yazan özne böylelikle bilinmeyene yelken açan bir gemiye dönüşür. Yolculuk son derece tehlikelidir, zira bilinenin terk edilip bilinmeyenin girdaplarında boğulma tehlikesi arz eden bir durumla karşı karşıya kalmak gerekliliği söz konusudur yolculuk süresince. Geri dönüşü olmayan bir yolculuk olabilir bu. Ne var ki bu yolculuğun amacı zaten geriye dönüşü değil, bilakis henüz olmayan yeni bir durumun yaratılmasını amaçlar. Şimdiki zaman ve şimdiki mekân geride bırakılıp yeni bir zaman ve mekân yaratabilmek için, yani statükonun ötesine geçebilmek için kişinin hiçliğin girdaplarında kaybolma riskini göze alabilmesi gerekir. Kişi bilmelidir ki eğer yeni bir oluşuma gidilmesi başarısızlıkla sonuçlanırsa geriye dönecek bir yer olmayacak, zira yeni bir oluşuma gidilmesi kararının alınması demek dönülecek yerin, yani şu an içinde bulunulan zamanın artık şimdiki zaman değil, geçmiş zaman olmuş olması olacaktır. Ve işte böylelikle de geriye dönüşü imkânsız bir yer olarak tarihin sayfalarındaki yerini almış olacaktır geride bırakılan. Ancak bu yer geride bırakıldığı anda içinde bulunulabilecek yeni bir yer yoktur. İçinde bulunulabilecek yeni bir yer, yeni bir durum ancak yoktan var edilebilir. Tabii unutulmamalıdır ki burada yok derken geride bırakılan yerin ve zamanın şimdiki zamanda, yerde ve durumda yarattığı boşluktan söz ediyorum. Geride bırakılanın şimdiki zamanda yarattığı boşluk yokluğun varlığı anlamında kullanılmıştır burada. Yani geçmişin şimdideki yokluğu şimdide bir boşluk yaratmıştır ve yeni bir şey yaratmak için öznenin elinde olan tek şey öznenin kendi içinde bulduğu bu boşluktur.

Genellikle geleceğin şimdiden hareketle ve geçmiş kalıntıları üzerine inşa edildiği söylenir. Bu bir noktaya kadar doğru olsa bile genel olarak son derece yanlış bir yaklaşımdır konuya. Zira geçmişin kalıntısı değil, şimdideki halidir tarih denilen şey. Geçmişten bir şey kalmamıştır artık. Daha doğrusu sadece yokluk vardır insanı çevreleyen ve içindeki boşluğu geçmişle değil, gelecekle doldurmaktan başka yapacak bir şeyi kalmamıştır insanın.

 

 

Artık hepimizin bildiği gibi insan denen iki ayaklı, tüylü ve tüysüz olmak üzere ikiye ayrılan mahluk, kafasında yarattığı geometrik şekillerle gerçek hayat arasında bağlantılar kurmaya meyilli bir hayvandır.  Söz konusu mahlukun, hayvanın, ne derseniz deyin, bunu yapmasının sebebi ise madde ve ruh arasındaki uzlaşmazlığı çözüme kavuşturmak ve kendisini insan denen bir bütün olarak görmek arzusunu taşımasıdır. Tabii buna muvaffak olamaz genelde ve sorun da o noktada başlar zaten işte. Kendi içinde bölünmüş olduğunu kavrayan insan, kafasında yarattığı soyut sembolleri ve şekilleri maddi dış-dünyaya empoze edip hayata bir anlam yüklemeye çalışır durur. Oysa hayat son derece anlamsız ve bir o kadar da rastlantısaldır. Her yerde bir bütünlük görmek, yüzeydeki tüm kaosun altında gizlenen bir düzen bulmak adına didinmek boşunadır. Hayatın olumlanması ölümlülüğün ihtiva ettiği ölümsüzlüğün idrakiyle mümkün kılınabilir ancak. Çünkü hayat, bünyesinde doğası gereği çelişkiler barındıran, izleyeceği seyrin önceden belirlenmesi imkânsız bir rastlantılar sarmalıdır. Bilinenleri bilinmeyenlere yansıtarak hayatı kısır bir döngüye dönüştürmeye meyilli zihniyetlerin ortadan kalkması için yapılması gerekense bilinmeyenin sevgiyle kucaklanarak bilinenin dönüşümünü mümkün kılacak açılımların sağlanmasına katkıda bulunmaktır.  Örneğin bizim bu yazının bir spiral çizmekte olduğunu söylememiz ve bununla da yetinmeyip bu spiralin hareket halinde olduğunu belirtmeye cüret ve teşebbüs etmemiz bu duruma harika bir emsal teşkil eder. Hangi duruma? Hayatın çelişkilerden ibaret olması durumuna… Neden? Çünkü hem geometrik şekillerin hayatı anlatmakta yetersiz olduğunu söylüyoruz, hem de kelimelerle spiral çizmek suretiyle dünyadaki tüm ekranların beyaza bürünmesi halinde ortaya çıkacak yeni bir hayatı anlatmaya çalışıyoruz. Ama dikkat ediniz, ki etmişsinizdir, çember denilen şekille sembolize edilen kısırdöngüyü kırmak yolunda spiral denilen şekle geçiyor ve ayrıca çizdiğimiz spiralin hareket halinde olmasına da özen gösteriyoruz. Belli ki umudumuz, sonsuzluğun sembolü olan spiralin bizi soyut sembollerin de ötesindeki yeni düşünce alanlarına ve henüz var olmayan anlam dünyalarına taşımasıdır. Kelimelerle spiraller çizen bir spiral olarak bu yazı aynı anda hem edebiyattan, hem felsefeden, hem de matematikten az çok anlayan okuyucularımızın büyük bir kısmının takdir edeceği üzere sonsuzluğa açılan bir kapıyla sonlanan spiral bir merdiven olarak nitelendirilip, arzu edilirse o gözle de okunabilir. Bu metaforlar silsilesi içinde hakikatin durumu ne olacaktır peki? Yazıdaki her kelime kendi dışındaki bir evrene atıfta bulunuyor ve üstelik de atıfta bulunduğu söz konusu evrenin hakiki olduğu izlenimini vermeye çalışıyorsa, temsil edilen hadiseden bağımsız bir hakikat tezahürü nasıl gerçekleşecektir? Belki de yazıdaki anlam boşluklarının işlevi budur, kim bilir. Yani işte kim bilebilir ki hakikatlerin ileride anlam yokluğu olarak değil de anlam çokluğu olarak nitelendirilecek anlam boşluklarından, daha doğrusu anlamın operasyonlarına ara verdiği anlam aralıklarından dünyamıza sızan birer hayalet olup olmadığını? Hiç kimse… 

Contingency, Necessity and the Final Absolute: Expanding on my summary of Ray Brassier‘s  Remarks on Subtractive Ontology and Thinking Capital here are some further related observations on aleatory rationalism, drawing on Elie Ayache’s account of how the option ‘science’ of the derivatives trading comes to  hypostasize the market as an absolute relation that is not thought-independent: Brassier’s critique of aleatory rationality shares the epistemological concerns of Quinten Meillassoux… Read More

via Total Assault On Culture

 Reza has a wonderul discussion of decay in relation to space and triadic formulation of time.  One sentence in particular stuck out to me: “vital time introduces nightmares of the cosmic time into the phenomena of life.”  In a sense this defines the project of a dark phenomenology – of tempering the jubilant comportment as well as the ontological limits of sense as defined in most phenomenology.  Furthermore, Reza’s concluding remark: “We can say that in decay space is perforated by time: Although time hollows out space, it is space that gives time a twist that abnegates the privilege of time over space and expresses the irrepressible contingencies of the absolute time through material and formal means.”… Read More

via Naught Thought

Friedrich Hegel (1770-1831) mit Studenten. Lit...

Image via Wikipedia

As mentioned a while ago, John Caputo has been running a new course on continental philosophy of religion featuring After the Postsecular and the Postmodern: New Essays in Continental Philosophy of Religion (Amazon: US, UK) as well as a number of speculative realist thinkers. As the course goes on, lectures are being posted up at this site and are certainly worth checking out: 

Index of Caputo Fall 2010

 In other news, the journal Speculations has released a CFP for its second issue:

Speculations, a journal for speculative realist thought, invites submissions for its second issue. Given the intrinsically open and unconstrained nature of the arena for speculative thought which Speculations aims at embodying—and in view of the favorable reception of the inaugural issue—our aim is to broaden the range and ambition of the Journal. In accordance with speculative realism’s mandate to open philosophy to the richness of reality, we particularly encourage scholars to engage with speculative realism from disciplinary perspectives beyond philosophy. We therefore welcome papers discussing speculative realism’s renewed philosophical concern with the non-human world from a wide array of disciplines.

Speculations is an open-access and peer-reviewed journal that hopes to provide a forum for the exploration of speculative realism and ‘post-continental’ philosophy. Our aim is to facilitate discussion about ongoing developments within and around speculative realism. We accept short position papers, full length articles and book reviews.

Potential authors should make sure to go through the ‘Submission Checklist’ before submitting. Articles should be no longer than 8,000 words and follow the Chicago Manual of Style (http://www.chicagomanualofstyle.org/tools_citationguide.html).

The deadline for submission is the 8th of January 2011.

Submissions can be sent to speculationsjournal@gmail.com

via Speculative Heresy

Institute of Geosciences of the Universidade F...

Image via Wikipedia

The Science and Metaphysics Event has just kicked off over at Speculative Heresy, with Ben Woodard giving us a post on Lovecraftian Science/Lovecraftian Nature. I’ve just finished my piece, which will go up at some point over the next week I’m sure, so stay tuned. It didn’t turn out quite as I intended, but I’m sure some people will find it interesting. … Read More

via Deontologistics

Science, Metaphysics and the A Priori / A Posteriori Distinction by Pete Wolfendale
Posted on September 21, 2010 by Nick Srnicek @ Speculative Heresy
Today’s contribution to the blog event comes from Pete Wolfendale of the always interesting Deontologistics blog.

The question that we have been posed is that of the relation between metaphysics and the natural sciences. In particular, we are tasked with squaring the relative autonomy of metaphysics in relation to natural science with the fact that they in some sense share the same object – the world as it is in-itself. This is a difficult task, and it cannot be satisfactorily completed here. However, it is possible to sketch an answer to the question, and to defend it against a few important objections, if not all possible ones. This is what I propose to do here.  Read More

via Speculative Heresy

Philosophy E-books

Novalis

The Birth of Novalis: Friedrich Von Hardenberg’s Journal of 1797, With Selected Letters and Documents

Fichte Studies

Philosophical Writings

Herder

Selected Writings on Aesthetics

Another Philosophy of History and Selected Political Writings

Philosophical Writings

Heidegger

Contributions to Philosophy (From Enowning)

The Metaphysical Foundations of Logic

The Fundamental Concepts of Metaphysics: World, Finitude, Solitude

The Basic Problems of Phenomenology

Schelling’s Treatise on Human Freedom

The Essence of Human Freedom: An Introduction to Philosophy

The Essence of Truth: On Plato’s Parable of the Cave and the Theaetetus

Towards the Definition of Philosophy

The Hermeneutics of Facticity

Gadamer

Heidegger Memorial Lectures

Hegel’s Dialectic

Philosophical Hermeneutics


The Beginning of Knowledge

Dieter Henrich

Between Kant and Hegel

The Unity of Reason: Essays on Kant’s Philosophy

Luhmann

Love as Passion: The Codification of Intimacy

Law as a Social System

The Reality of the Mass Media

Kierkegaard

Fear and Trembling and Repetition

Either/Or I

Librophiliac Love Letter: A Compendium of Beautiful Libraries | Curious Expeditions

 

Poetry E-books

Charles Baudelaire, Les Fleurs du Mal

C.P. Cavafy, The Collected Poems (fixed)

Fernando Pessoa, A Little Larger Than the Entire Universe

Fernando Pessoa, 35 Sonnets

Ezra Pound, The Cantos

William Carlos Williams, Collected Earlier Poems

W.B. Yeats, The Collected Poems

Dante, The Divine Comedy (bilingual edition, Mandelbaum translation)

Anon., The Epic of Gilgamesh (Andrew George trans.)

T.S. Eliot, Collected Poems, 1909-1962

T.S. Eliot, The Annotated Waste Land

Federico Garcia Lorca, Selected Poems

Homer, The Iliad (Fagles trans.)

Homer, The Odyssey (Fagles trans.)

Langston Hughes, Collected Poems

John Milton, Paradise Lost (old spelling edition, ed. Barbara K. Lewalski)

Ezra Pound, The ABC of Reading

—Hugh Kenner, The Pound Era

—Carroll F. Terrell, A Companion to ‘The Cantos’ of Ezra Pound’, I

—Carroll F. Terrell, A Companion to ‘The Cantos’ of Ezra Pound’, II

Virgil, The Aeneid (Ahl trans.)

Wallace Stevens, The Collected Poems

Walt Whitman, The Portable Whitman

William Wordsworth and Samuel Taylor Coleridge, Lyrical Ballads

John Keats, Selected Letters

Georg Trakl, Poems and Prose

Charles Olson, ‘Projective Verse’

New:

Hart Crane

Collected Poems

Olson

Selected Letters

Zukofsky

“A” (119 MB)

Anthologies:

The Norton Anthology of Poetry

The Oxford Book of American Poetry

(Much thanks to Karim for all of these)

Posted by cogito

• Philosophy as Biography •
• Alain Badiou •

“Nietzsche wrote that a philosophy is always the biography of the philosopher. Maybe a biography of the philosopher by the philosopher himself is a piece of philosophy. So I shall tell you nine stories taken of my private life, with their philosophical morality… The first story is the story of the father and the mother.
My father was an alumnus of the École Normale Superieure and agrégé of mathematics: my mother an alumna of the École Normale Supérieure and agrégée of French literature. I am an alumnus of the École Normale Supérieure and agrégé, but agrege of what, of philosophy, that is to say, probably, the only possible way to assume the double filiation and circulate freely between the literary maternity and the mathematical paternity. This is a lesson for philosophy itself : the language of philosophy always constructs its own space between the matheme and the poem, between the mother and the father, after all.” Read More

• VIDEO Version •

[blip.tv http://blip.tv/play/Aan1MAI%5D
[blip.tv http://blip.tv/play/AaqtLQI%5D

Postfelsefe nasıl hadım eder, ya da neden XI. tez tersine çevrilmeli üzerine

Postfelsefe nasıl hadım eder ya da neden XI. tez tersine çevirilmeli üzerine Benim felsefeye ilgim materyalizm ve onun eleştirel işlevi sayesindedir: bilimsel bilgiyi onun mistifiye edilmiş tüm ideolojik bilgiselliğinin karşısına almaktır. Ahlaki temelde bir mit ya da yalan karşıtlığından değil, onların akılcıl ve sistematik eleştirisinden bahsediyorum. – Louis Althusser [kaynak]

Burada bır zamandır okumaya çalıştığım bir felsefi metinden kısaca sözetmek istiyorum. Zira şu ana dek metnin sadece 2 bölümünü yani 50 sayfasını okuyabildim. Bu da kitabın sadece 3′te 1′ine tekabül ediyor. Şunu itiraf etmek zorundayım: Bu 50 sayfayı okumak bana 500 sayfa okumak gibi geldi. Bunun nedenlerinin başlıcaları arasında benim “felsefeci” olmadığım gerçeği yatıyorsa da, bundan öte metnin Kant sonrası felsefeye, modernist felsefeye olan özgün eleştirisinin ince noktaları ve ziyadesiyle yoğunluğu okunuşunu zorlaştırdığını eklemek gerekiyor. Halbuki metnin son yılların felsefi metinleri içerisinde en yalın, en tutarlı, en takip edilebilir bir dille yazıldığını düşünmeme rağmen, bu böyle oldu. Yazar: Quentin Meillassoux, Kitap: After Finitude: An Essay on the Necessity on Contingency (Sonluluk Sonrası : Vukuu Belli Olmamanın Gerekliği Üzerine Bir Deneme)… Read More

via Mutlak Töz

Creatureliness and Immortality (via Speculative Humbug)

 [I now think the opinions expressed here are massively too hasty – this issue of meaning and finitude requires a lot more thought – but I’ll leave the original post up anyway.] I’ve just watched the first episode of this interview with Simon Critchley, and I thought I’d take the opportunity to note a key disagreement I have with Critchley’s position while the thoughts are still fresh. Critchley makes the point – with which I agree – that our soci … Read More

via Speculative Humbug

Excerpt from Cengiz Erdem’s Ph.D. thesis

In his Critique of Judgement, Kant distinguishes between the determinative and the reflective modes of judgement. If we keep in mind that the reflective mode of judgement reflects on particulars in such a way as to produce universals to which they can be subjected, and that the determinative mode of judgement determines a particular by subjecting it to a universal, it becomes understandable why among these two I shall be using the reflective mode which splits as it unites the subject of enunciation and the enunciated subject. But it must be kept in mind that the subject of enunciation which refers to the universal is itself a constitutive illusion, or a regulatory idea necessary for the emergence of the immortal subject as the enunciated content.

It is only in and through a position of non-mortality within and without mortal life at the same time that the exploitation of mortality can be brought into the spotlight. A critique of the exploitation of mortality inherent in particularly exemplary cultural products will be achieved through putting them in a perspective that analyzes the life death drives in such a way as to expose the exploitation of the fear of death as the driving force inherent in them. The point is that it is indeed necessary to fantasize being what one is not, in our case being non-mortal, to be able to become self-conscious of one’s self-reflexivity in the way of creating an order of signification not caught up in the rotary motion of drives locked in Klein’s projection-introjection mechanism, but rather one which breaks this vicious cycle and at least attempts to subtract death from life in a counter-act to the post-structuralist idea of life as a process of dying and death as an absent presence in the midst of life. It is only through such a subtraction of the absent presence of death within life that the productive interaction between Deleuze’s transcendental empiricism, Foucault’s bio-politics, Badiou’s theory of infinity, and Kant’s reflective mode of judgement give birth to the immortal subject as the womb of a new thought, a new life, and a new mode of being, free of the exploitation of mortality and engagingly indifferent to this mortal, all too mortal life.

The immortal subject within and without the pre-dominant symbolic order is not only the cause, but also the effect of its own alienation from mortal life. This regulatory idea of immortality, which is also a constitutive illusion, is inspired by the post-structuralist theme of becoming non-identical as we see in Deleuze and Derrida. If one could become non-identical, why would one not also become non-mortal? If one could become alienated from one’s identity, why would one not also become alienated from one’s mortality?  Why not become immortal so as to become capable of criticizing the exploitations of this mortal, all too mortal life? But what motivated me to take immortality as a virtual mode of being was Badiou’s theory of infinity which aimed at secularizing the concept of truth. Badiou’s technique of secularizing the truth is inspired by the 19th century mathematician Georg Cantor’s technique of secularizing the infinite. As Badio claims, the secularization of infinity started with Cantor who stated that there was not one, but many infinities varying in size and intensity. From then onwards it became possible to link Deleuze’s concepts of impersonal consciousness and transcendental empiricism with Badiou’s theory of infinity and Kant’s assertion that for reflective judgement to take place and turn the object into a subject a transcendental ground is necessary.  Now I can say that for me a transcendental ground is necessary only to the extent that it enables the subject to shake the foundation of its own mode of being and opens a field for immanent critique to take place. In other words, the untimely indifference of immortality is required in order to actively engage in an exposition of the exploitation of mortality in this time.

                                           http://www.dr.com.tr/Product.aspx?pid=0000000303131

Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı, ironinin doruklarında gezen teorik bir anlatı. Dünyadaki tüm televizyon ekranlarının yanı sıra daha başka ekran mekanizmalarının da bilinmeyen bir sebepten ötürü bir anda beyaza bürünmesi neticesinde gelişen düşündürücü ve bir o kadar da kaygı verici hadiseleri konu alıyor. Tekvin adındaki baş-karakter, yazılmış ama henüz yayımlanmamış kitabında tüm bu olanları öngörmüş bir bedbahttır. Televizyonsuz dünyadaki sistem hızlı bir biçimde çökerken, Tekvin de kitabıyla gerçek hayat arasındaki bu kaygı verici benzerliğin kaynağını araştırmak üzere Amsterdam şehrine doğru yola koyulur. Acaba Amsterdam’da neler olmuş, hangi doğaüstü güçler işin içine bit yenikleri serpiştirmiştir?

Yazar: Cengiz Erdem

Sayfa Sayısı: 137
Dili: Türkçe
Yayınevi: G Yayın Grubu

Idefix

D&R

Mephisto

NetKitap

KitapYurdu

Işık Kitabevi

ErenKitap

Pandora

Televizyonun olmadığı bir dünyada…

Kaya Genç

Kıbrıslı akademisyen Cengiz Erdem, Fantezi Makinesinde Hakikat
Sızıntısı romanında televizyonun olmadığı bir gelecek hayal ediyor…

“Her şey dünyada artık televizyon diye bir şey olmadığıyla ilgili,
daha doğrusu dünyadaki tüm televizyon ekranlarının bilinmeyen bir
sebepten ötürü beyaza büründüğünü duyuran o garip ve bir o kadar da
talihsiz haberin gazetelerde yayımlanmasıyla başladı…” Cengiz
Erdem’in romanı Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı bu cümleyle
açılıyor. Kitaptan, Yapı Kredi Yayınları’nda uzun süre editörlük ve
Cogito dergisinin yayın yönetmenliğini yaptıktan sonra ayrılıp kendi
yayınevini kuran Cem Akaş’ın tavsiyesiyle haberdar olduk: Yaratıcı,
yenilikçi yazarlara şans verilmesi için uğraşan Akaş, Erdem’in
kitabını çok önemsiyor.

Gerçekten de Türkiye edebiyatında benzerine çok rastlanmayan bir roman
bu. “İngiltere’de East Anglia Üniversitesi’nde yüksek lisans
yapıyordum. Bir araştırma bursu için Amsterdam Üniversitesi’ne
başvurdum,” diyerek romana başlangıç sürecini anlatıyor Erdem. “Modern
devletin denetleme mekanizmalarını inceleyecektim. Özellikle Foucault
üzerine çalışmaktı niyetim. Amsterdam’a gittiğim gün, şehrin
merkezinde, Red Light District’e çok yakın bir mahalledeki küçük bir
odada yaşıyordum. Fare yuvası gibi, ufacık bir yerdi. Bir yandan da
para kazanmak için aşağıdaki internet cafe’de çalışıyordum. Siyah bir
defterim vardı. İnternet cafe’de çalışırken bir yandan da romanımı
yazıyordum.”

Erdem, Amsterdam’ın bir ‘kameralar şehri’ olduğunu kısa sürede
keşfetmiş. Yalnızca sokaklarda, lokantalarda, büyük binalarda, metro
istasyonlarında değil, çalıştığı dükkânın içinde de kameralar varmış.
“Patron, internet cafe’ye pek takılmıyor, evinde oturuyordu; bir
televizyondan, dükkânda olup bitenleri izlerdi. Arada bana telefon
eder, ’seni ekranda göremiyorum, neredesin?’ derdi. Ben de hemen
kameranın gördüğü bir yere giderdim. Odamda ise televizyon yoktu.
Yazarken, böyle bir gerçekliğin içinde yaşıyordum.”

Kitapta Cengiz Erdem, ‘imgelerin’ ekranlara yansımadığı bir dünya
kuruyor. Zaten kitabı okuduktan sonra da, insanın aklında hiçbir
‘imge’ veya sahne kalmıyor. Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı,
‘imgelerinden’ arınmış bir dünyada bol bol konuşan, her tür retorik
numaraya başvuran bir sesle ilgili daha çok.

Kıbrıs’ta İngilizce konuşulan bir ortamda yaşadığını anlatıyor Erdem.
Edebiyat dünyasının pek de zengin olmadığı bu ortamda, Girne Amerikan
Üniversitesi’nde öğrencilerine İngiliz edebiyatı öğretiyor. Henüz 32
yaşındaki yazar, geçtiğimiz günlerde üniversitenin İngiliz Dili ve
Edebiyatı bölümünün başkanı olmuş.

Erdem’in kitaptaki kahramanının adı Tekvin; adını Tevrat’taki
‘Genesis’ yani Yaradılış bölümünden alan Tekvin’le birlikte okur da
‘artık yalnızca beyaz bir ışığı yansıtan’ ekranların olduğu bu dünyada
geziniyor. Televizyonların gidişiyle gazete satışları artıyor, herkes
yeniden gazetelere, kitaplara yöneliyor. Erdem’in derdi de, çok
etkilendiğini söylediği Jose Saramago’nun Körlük romanında yaptığına
benzer bir biçimde ‘çılgınca bir fikrin’ peşinden giderek
olabilecekleri anlatmak. Ama Erdem’in projesi bununla sınırlı değil.
“Bu roman, bir hikâye anlatmasının yanında akademik bir çalışmadan da
izler taşıyor. Yani sadece Saramagovari bir kabus değil, Foucault ve
Alain Badiou gibi Fransız düşünürlerin fikirlerinden izleri de okuyucu
bu kitapta bulacak.”

(c) Kaya Genç, Sabah Gazetesi Kitap Eki, Mart 2010. 

%d bloggers like this: