Skip navigation

Category Archives: panopticon

Liverpool Street station in 1984

Image via Wikipedia

Ertesi sabah uyanıp devletler platformu ne verdiyse, ki sadece bisküvi ve neskahve vermişti, onu yedikten-içtikten, pijamalarını ve içi muflonlu terliklerini çıkarıp tertemiz elbiselerini ve ayakkabılarını giydikten sonra üç silahşörler Spekülatif Realizm’le ilgili konferansın yapılacağı Birkbeck Üniversitesi Sosyal ve İnsani Bilimler Enstitüsü’ne doğru yola koyulurlar. Elbette ki kendilerine henüz bir araba bile tahsis edilmediği için Liverpool Street Tren İstasyonu’ndan metroya binip gideceklerdir gidecekleri yere, ki zaten Londra trafiğinde kim araba sürmek ister ki…

Üç silahşörler Birkbeck Enstitüsü’nün kapısından girerken bütün gecedir yağmakta olan yağmur da dinmek üzeredir. Her ne kadar bu bilgi kurgumuz açısından pek önemli olmasa da atmosferi yansıtması bakımından faydalı olabileceğini düşünerek buraya eklemeyi uygun bulduk. Diğer yandan bu hava durumunun bilimin ışığına yaptığı göndermeyi de es geçmemek gerek, ne de olsa yağmurun dinmesi son 4.5 yılına girmiş olduğu iddia edilen güneşin kısa bir süreliğine de olsa bulutların ardından biz zavallı ölümlülere ica (ida) yapacağına delâlet. Evrenin merkezinin dünya olmaktan ziyade güneş olduğunu iddia eden Kopernik Devrimi’nin ve aklın sınırları olduğunu, yani bilebileceklerimizin sonsuz olmadığını öne süren Kant’ın öncülüğünde gerçekleşen Aydınlanma hareketinin gözleri kör etmesi kuvvetle muhtemel bir aydınlığa kavuşmakla bağlantısını hatırlayınız. Akılcılığın ışıkla ilgisi o zamandan beridir sürmekte. Hatta kimilerinin, rasyonalizmin ve bilimin ışığıyla kör olduğu belirtmeye bile gerek bırakmayacak derecede bariz gelinen noktada. Bu konuya daha sonra dönmek üzere şimdilik ara vereceğiz, ama önsezisel olarak şunu söyleyebiliriz ki ışık ve aydınlanma arasındaki ilişki körlükle bilgi arasındaki ilişkiye atıfta bulunmaktadır, ve kim bilir, belki de televizyon ekranlarının beyazlaşmasıyla hakikatin içeri sızmasının bir ilgisi vardır. Zira artık hepimizin bildiği gibi televizyon hakikatler rejiminden ziyade kanaatler rejimine hizmet eden bir aygıttır. Birer fantezi makinesi olarak televizyon, sinema, beyin ve psişe hakkındaki saptamalarımızı merak eden okuyucularımız için Dr. Lawgiverz’in yazmış olduğu ve Deleuze’ün bir ekran olarak beyin söylemini mercek altına alan o meşhur makaleyi kitabımızın son bölümüne ekledik. Nasıl bir dünyada yaşadığımızı ve durumun vehametini kendi gözleriyle görmek isteyen okuyucularımız Dr. Lawgiverz’den Nihilistik Spekülasyonlar adındaki o bölüme gidip acı gerçeğe tanıklık edebilirler. Bunu yapmayı pek cazip bulmayan tembel okuyucularımız için indirgemeci bir yaklaşımla özetleyecek olursak diyebiliriz ki içinde yaşadığımız dünya Süperpanoptik bir hapishaneden farksızdır. Zira öyle bir sistemin içinde yaşamakta ve ölmekteyiz ki artık gözetlenmeyi ve göztelendiğimizi bilmeyi marifet sayar halde, kendi kafasında yarattığı büyük Öteki tarafından arzulanmak arzusuyla yanıp tutuşan nevrotikler gibi bize yakışmayan kıyafetlerle ve ardında bir hiçlikten başka bir şey olmayan maskelerle, yani karaktersiz özneler ve içi boş nesneler gibi dolanıp durur olmuşuz ortalıkta.  Biçimlerimiz içeriklerimizi yansıtmadığı içinse gittikçe uzaklaşmış, koptukça kopmuşuz kendimizden, ve işte hem çevresine hem de kendisine yabancılaşmış yaşayan birer ölüye dönüşmüş, bu rezil günlere gelmişiz netice itibarı ile. Yani kimilerinin iyimser, kimilerininse kötümser olarak nitelendirdiği ünlü Fransız düşünürü Michel Foucault haklıymış aslında, gerçekten de artık panopticon’un gözetleme kulesinde bir gardiyan tutmaya gerek yokmuş, çünkü özneler zaten kendi kendilerinin gardiyanı olmuş, kendi dünyalarını hapishaneye dönüştürmüş, iktidarın kuklaları olmaya dünden razı bir hale gelmişlerdir. İktidar ölmemiştir belki, ama atomlarına dağılmış ve hükmettiği öznelerin içine sızarak kendini görünmez kılmıştır.

Artık hepimiz içinde yaşadığımız sistem tarafından kendi kafalarımızda yaratmaya programlandığımız bilinmez bir kuvvettin ajanlarıydık. Mahkûmiyetlerimizi kendimizi yargılamaya bile gerek duymadan benimsiyor ve var olmadığını bildiğimiz bir büyük Öteki tarafından arzulanmak arzusunu hayatta kalmak arzusunun kendisi olarak görüyorduk. Hayatta kalmak arzumuzun bizi gün geçtikçe ölüme yaklaştırmakta olmasını bilinçlerimizin dışına ittikçe, ölümsüzlük maskesi takmış bir ölümle sevişiyorduk. Ölümsüzlüğü arzuladıkça ölüyor, öldükçe ölümsüzlüğü arzuluyorduk. Ulaşılmazın peşinde koşmaktı hayat, ölümsüzlük o yüzden bir ideal olarak sunuluyordu bize. Böylece yılmayacak, çalışacak ve ne kadar paramız varsa ölümsüzlüğe o kadar yaklaşacaktık. Oysa ki bize son derece yakın olan, doğamız gereği içimizde olan bir şeydi ölümsüzlük. Zira biz doğadan gelmiştik ve doğaya dönecektik. Aradaki kültürel evre ölüm korkusunun tahakkümü altındaki bir didinip durma sürecinden başka bir şey değildi. Belli ki iktidar gerçekten de her yerdeydi, direnişse hiçbir yerde içinde yaşadığımız mevcut düzende. Zira ölüm iktidardaydı, ölümsüzlükse direnişte… Yaşadığımız sürece iktidar ölümdeydi, muhalefetse ölümsüzlükte bir başka deyişle. Yani kısacası “böyle başa böyle tarak,” böyle kafalara böyle düzen, ey ne istediğini bilmeyen ipe sapa gelmez okur!

Felsefedeki iki önemli dönüm noktası Descartes ve Spinoza’nın eserlerinde çıkıyor karşımıza. Birbirlerinin tersi yönlerde ilerleyen bu dönümler şöyle: Descartes ruhun bedenden bağımsız, kendine yeterli ve bedenin ölümü halinde bile varlığını sürdürebilecek bir şey olduğunu söylüyordu. Oysa Spinoza buna şiddetle karşı çıkmış ve ruhun varlığını bedenden bağımsız olarak sürdüremeyeceğini, bedenin ölümünün ruhun da ölümü anlamına geleceğini son derece kesin ve net bir dille ifade etmişti. Hatırlatmalıyız ki Descartes ve Spinoza aşağı yukarı aynı dönemde yaşamış ve ikisi de bilimin önlenemez yükselişine tanıklık etmişti. Hatta bu yükselişte ikisinin de önemli birer rol oynadığını söyleyenler bile vardır günümüzde. Lakin elbette ki bu tür yorumların tamamen yersiz olduğunu söylemek doğru değildir, zira bildiğimiz bir başka şey de Descartes’ın filozofluğa ilaveten üstün bir matematikçi ve Spinoza’nın da becerikli bir lens yapımcısı olduğudur. Hemen belirtelim, Spinoza yaşamının büyük bir kısmını odadan odaya taşınarak ve kiraladığı bu odalarda geceleri felsefe kitapları yazıp gündüzleri de lens yapım ve satımıyla uğraşarak son derece cüzi miktarlarla sağlıyordu geçimini. O kadar ki, abartacak olursak aldığı para barınma ve beslenme dışında ancak mürekkep, kalem ve kâğıt almaya yetiyordu diyebiliriz. Hiçbir zaman malı mülkü olmamış, ailesinin ona bıraktığı mirası bile istemeyip her ne hikmetse sadece anne ve babasının yatağını almış ve söz konusu yatağa yaşamının sonuna kadar sahip çıkmıştı. Anne ve babasının Spinoza’nın doğumuna yönelik olarak bulundukları cinsi münasebet işte bu yatakta gerçekleşmişti. Bilmiyoruz Spinoza’nın tüm mirası reddedip sadece söz konusu yatağı sahiplenmek istemesinin ne derece düşündürücü olduğunu söylemeye gerek var mı. İnsan ruhunun karanlık yönünü merak eden okuyucularımız isterlerse bu ilginç arzunun kökenine inip psikanalitik boyutlarını incelemek üzere araştırmaya koyulabilirler. Bizim için önemli olansa, Spinoza’nın, “beden ruhun hapishanesidir,” sözünü tersine çevirip, “ruh bedenin hapishanesidir,” şeklinde yeniden yazan Foucault’yu, “beden bilinçle kısıtlanmamalıdır” diyerek öncelemiş olmasıdır.

#fmhs > INVISIBLE SPHERE Untitled Document

#fmhs > Invisible Sphere

Hatırlanacağı üzere Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu: Gözetim ve Ceza adlı başyapıtında mimar ve düşünür Jeremy Bentham’ın yeni bir hapishane modeli olarak tasarladığı ve Panopticon adını verdiği, zamanına göre (on dokuzuncu yüzyıl) devrimci sayılabilecek gözetim ve denetim mekanizmasını modern zamanlardaki iktidarın işleyiş biçimini gözler önüne seren bir metafor olarak lanse eder. Foucault’ya göre Panopticon mahkûmların hareketlerini, davranış biçimlerini ve hatta düşüncelerini kontrol altında tutan bir aygıt, bir makinedir adeta. Panopticon iç içe geçmiş halkalardan oluşan bir binadır ve tam ortasında bir gözetleme kulesi bulunur. Mahkûmların hücreleri bu gözetleme kulesinden rahatlıkla görülebilecek şekilde dizilmiştir. O kadar ki mahkûmun kendisi ne kadar saklanmaya çalışırsa çalışsın hapishanenin mimari yapısı vasıtasıyla oluşturulmuş ışıklandırma düzeneği öyle bir tasarlanmıştır ki mahkûmun gölgesi rahatlıkla görülebilir kuleden. Sürekli gözetim ve denetim altında tutulmakta olduğunu bilen mahkûm şahsiyet zaman içerisinde kendisini kuledeki gardiyanın gözüyle görmeye ve o gözün beklentileri doğrultusunda hareket etmeye başlar. O kadar ki artık kulede bir gardiyan olup olmadığı bile önemsizleşir, zira zaten artık mahkûm hapishanenin gözünü, otoritenin bakış açısını içselleştirmiş ve otomatikman mahkûmluk rolünü benimsemiştir. Dolayısıyla çoğu zaman kulede bir gardiyan tutmaya bile gerek yoktur artık, ne de olsa zaten mahkûmlar sürekli kulede bir gardiyan varmış gibi hareket etmeyi alışkanlık haline getirmişlerdir.

Çevrede halka halinde bir bina, merkezde bir kule; bu kulenin halkanın iç cephesine bakan geniş pencereleri vardır; çevre bina hücrelerle bölünmüştür, bunlardan her biri binanın tüm kalınlığını kat etmektedir; bunların, biri içeri bakan ve kuleninkilere karşı gelen, diğeri de dışarı bakan ve ışığın hücreye girmesine olanak veren ikişer pencereleri vardır. Bu durumda merkezi kuleye tek bir gözetmen ve her bir hücreye tek bir deli, bir hasta, bir mahkûm, bir işçi veya bir okul çocuğu kapatmak yeterlidir. Geriden gelen ışık sayesinde, çevre binadaki hücrelerin içine kapatılmış küçük siluetleri olduğu gibi kavramak mümkündür. Ne kadar kafes varsa, o kadar küçük tiyatro vardır, bu tiyatrolarda her oyuncu tek başınadır, tamamen bireyselleşmiştir ve sürekli olarak görülebilir durumdadır. Görülmeden gözetim altında tutmaya olanak veren düzenleme, sürekli görmeye ve hemen tanımaya olanak veren mekânsal birimler oluşturmaktadır. Sonuç olarak, hücre ilkesi tersine döndürülmekte veya daha doğrusu onun üç işlevi –kapatmak, ışıktan yoksun bırakmak ve saklamak tersyüz edilmektedir; bunlardan yalnızca birincisi korunmakta, diğer ikisi kaldırılmaktadır. Tam ışık altında olma ve bir gözetmenin bakışı, aslında koruyucu olan karanlıktan daha fazla yakalayıcıdır. Görünürlük bir tuzaktır.[1]

Panopticon denilen bu hapishane modelinin önemi, modern toplumlardaki iktidarın işleyiş biçimini temsil eden bir yapıya sahip olmasıdır. Biliyoruz ki modern toplumla birlikte merkezi iktidar çözülerek bireylerin içine işlemiştir. Ölüm ilanı vermeye hevesli pek çok kişi merkezi otoritenin bu çözülüşünü iktidarın ölümü olarak telakki etmiştir, ama bu son derece yanlış bir yorumdur, zira iktidar ölmemiş, sadece şekil değiştirmek ve kendisini görünmez kılmak suretiyle gücüne güç katmıştır sevgili okur. Artık iktidar, toplumu oluşturan bireylerin dışında değil, içindedir. Yani toplumu oluşturan bireyler kendilerini içinde buldukları sistem tarafından öyle bir kurulmuştur ki artık onlara ne yapmaları, nasıl davranmaları gerektiğini söylemek bile gereksizleşmiştir, zira onlar zaten sistemin aksamadan çalışması için oynamaları gereken rolü oynamaya dünden razı bir hale getirilmişlerdir.

banksystreetart:  New Banksy: Boxhead İçinde yaşadığımız sosyal-siyasi-ekonomik-kültürel çevre dış dünyada gördüklerimizi nasıl göreceğimizi önceden şekillendirmekte ve bizi yazılı olmayan kurallara tabi birer özne haline getirmektedir, ki ünlü Fransız psikanalist Jacques Lacan bu bilinmez kuvvete Büyük Öteki adını vermeyi uygun bulmuştur. Dünyanın, insanların televizyonda gördüklerinden farklı olduğunu, onların dünyayı gördükleri biçimin kendilerinin görülmek istediği biçim olduğunu açık ve net bir dille kaleme almalı, edebiyat ve felsefe gibi alanlarda bu tür öngörülere sıklıkla rastlandığının, George Orwell’in 1984 ve Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya adlı romanlarının bu duruma harika birer emsal teşkil ettiğinin altını çizmeliyiz. Ölüm mevzusuna bu bağlamda temas edecek olursak diyebiliriz ki bizim esas maksadımız teknolojinin ölümü algılama biçimimizle ne denli derin ve karmaşık bir ilişki içerisinde olduğunu göstermektir. Belli ki biz aslında insan doğasının görsel imge sağlayıcılarının icadından sonra muazzam bir değişime uğradığını, teknolojinin insan için neredeyse bir protez halini aldığını ve teknolojiye eklenti biçiminde sürdürülen yaşamların insanı hareket etmekten men etmek suretiyle bir sonraki aşamada eylem kabiliyetinden tamamıyla mahrum bırakarak bir ölüden farksız kıldığını, kılmakta olduğunu ve kuvvetle muhtemel gelecekte de kılmaya devam edeceğini anlatmaktı, anlatmaktır. Yani kısacası ruh ve beden arasındaki ilişkiyi yeni bir bağlamda ve yeni bir teknikle ele ve alaya alan bir düşüncenin biçimi ile içeriği arasındaki ilişkinin ironik bir şekilde mercek altına alınmasıdır burada söz konusu olan.        

#fmhs ratak-monodosico:  Blade Runner -Ridley Scott

#fmhs

İnsanlığın ezelden beri olmasa da uzun bir süreden beridir göze ve görme duyusuna, işitme, dokunma, koku alma, tat alma adlarıyla anılan diğer dört duyusundan daha çok önem atfettiği yadsınamaz bir gerçektir elbette ki. Zaten biz de bu gerçekten hareketle kurgulamaya ve kaleme almaya başladık bu yazıyı. Gelmek istediğimiz noktanın belki de aslında çoktan geride bırakılmış bir nokta olduğunu idrak etmekte ise gecikmeyecektik bu kaleme alış sürecinde. Maksadımızın görme duyusunun ve gözün düşünce üzerindeki hâkimiyetini mercek altına almak suretiyle bu hâkimiyetin aslında teknolojik gelişmelere paralel olarak gittikçe artan bir seyir izlemekte olduğunu gözler önüne sermek ve bu vesileyle de görsel imge yokluğunun insan doğası üzerinde yaratması kuvvetle muhtemel tahribata ışık tutmak olduğunu ise bilmiyoruz sözlerimize eklemeye gerek var mı. Bu arada yeri gelmişken hemen belirtelim, az önce zikrettiğimiz cümledeki mercek altına almak, gözler önüne sermek ve ışık tutmak deyimleri, göz merkezli dünyamızın ne denli içimize işleyip dilimize sızmak suretiyle gücüne güç katmayı nasıl başardığını âlemin nezdinde aleni kılmak için kasıtlı olarak kullanılmıştır cümle içerisinde.

Her neyse, hatırlanacağı üzere Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı adlı kitabımızda dünyadaki tüm televizyon ekranlarının ve daha başka ekran mekanizmalarının bir gece durup dururken hep birlikte sonsuz bir beyazlık göstermeye başladığı garip bir dünya kurgulamıştık. Yeri gelmişken belirtelim, bunu yaparkenki amacımız televizyon, video, DVD gibi, ekran mekanizmasına muhtaç görsel imge sağlayıcılarının bir anda ortadan kalkmasının yaratacağı yeni dünyanın nasıl bir yer olabileceğini hayal etmekti. Yani göstermek istiyorduk ki halihazırda var olan bir şeyin ani ve seri bir biçimde var olmayan bir şey haline getirilmesi dünyada bir boşluk yaratacak ve bu boşluk tıpkı bir beyaz-delik misali bilinmezliğe açılan bir kapı haline gelecekti. Zaman içerisinde o kara-delikten içeriye gözle görülemeyen fakat düşünülüp hissedilebilen yeni algılama biçimleri girecek, bu arada eski algılama biçimleri de gene aynı beyaz-delikten dışarıya çıkacaktı. Lakin tüm olanları bütün detaylarıyla nakletmek altından kalkılması neredeyse imkânsız ve üstelik de son derece gereksiz olacağından, bizler insanlığın algılama biçimindeki değişimi mercek altına almak yolunda, ekran mekanizmasının muhtemel yok oluşunun sadece süpermarkete giden insanların hayatında ve algılama biçiminde yarattığı değişime yönelteceğiz dikkatimizi.

#fmhs 2headedsnake:  florizel.canalblog.com.webloc

Pek çok insan bir süpermarkete gittiğinde ne alacağını bilemiyor olsun mesela. Hatta bazıları hangi süpermarkete gitmesi gerektiğini bile bilmiyor, bilemiyor olabilir. Diğer yandan ne hangi süpermarkete gideceği konusunda zorluk yaşayan, ne de gittiği süpermarketten ne alacağı konusunda en ufak bir kuşku duyan okuyucularımız da olabilir. İşte ne istediğini gayet iyi bilen bu tür okuyucularımız insanların kendisine gitmesini gerektirecek niteliklere sahip bir süpermarketin var olup olmadığını sorguluyor olabilir. Söz konusu okuyucularımıza gidilmeyi gerektiren o tür süpermarketlerin var olup olmadığının bir muamma olduğunu söylemek boynumuzun borcudur. Fakat bu sözlere hemen ilave edilmelidir ki çok geçmeden kimin nereden ne alması ve kimin kime ne satması gerektiğinin belirlenmesindeki rolü ekran mekanizmasının yokluğuyla bir kez daha tescil edilen televizyon, aslında sanıldığından da belirleyicidir kapitali Tanrı’nın yokluğuyla oluşan boşluğa yerleştiren kapitalist sistemin operasyonlarında. Çünkü televizyon, olmayanı varmış gibi göstermenin de ötesinde, olmayanın yerine kendini koyan ve olanın kendi gösterdiklerinden ibaret olduğunu, bundan başka hiçbir gerçekliğin var olmadığını gösteren bir aygıttır. Tabii televizyonun bu iddiaları gerçeğin gerçekten de televizyonun gösterdiklerinden ibaret olduğu anlamına gelmemeli, ki gelmiyor da zaten. Gösteren ve gösterilen arasındaki boşluğu kendisiyle doldurmaktan ve gösterenin de gösterilenin de kendisi olduğunu göstermekten başka bir şey yapmayan bir göstergedir televizyon. Gösterdiği şeyi yaratan kendisi olduğu içinse bilinmez bir kuvvettin müdahalesi sonucu işlevini yitiren televizyonun yokluğu az önce bahsi geçen ve Tanrı’nın ölümüyle oluştuğunu iddia ettiğimiz boşluğun tekrar zuhur etmesine sebep olmuştur. Tüm bunların kapitalizm üzerindeki korkunç etkilerini tahmin edebilirsiniz herhalde. Bu arada bir cümle önce sözünü ettiğimiz, tekrar ortaya çıkan bu boşluğun aynı zamanda insanın ruhu ve bedeni arasındaki o meşhur boşluk olduğunu söylemeye gerek olup olmadığını bilmediğimizi ise unutmadan hemen belirtmek istiyor ve bu isteğimizi hayata geçirmiş buluyoruz kendimizi, kendimiz tarafından isteğimizi hayata geçirmiş bulunuyoruz,  veya isteğimizin kendimiz tarafından halihazırda hayata geçirilmiş olduğunu buluyoruz da diyebilirdik, ki nitekim sanırız demiş kadar da olduk zaten işte…

panopticomania tinycinema:  2001: A Space Odyssey

panopticomania

Anlatılanlara baktığımız zaman göremeyeceğimiz, lakin düşüncenin kudretini beynin karşı karşıya kaldığı kaotik bilinmezliğin kuvvetinden güç alan bir etken haline dönüştürdüğümüz takdirde tüm çıplaklığıyla bilincimizde boy göstermesi kaçınılmaz hakikat üzere, beyin aslında bilinçdışını bilincin algılayabileceği sembollere dönüştüren bir organdır, ki ünlü Fransız düşünür Gilles Deleuze bu hadiseyi hem Fark ve Tekrar (Difference and Repetition) adlı yapıtında, hem de sinema üzerine yazdığı iki kitapta “bir ekran olarak beyin” şeklinde özetlemiştir. Beynin bir ekrana dönüşme sürecinin iç dinamiklerini aydınlatmak üzere –sanki ortada somut, maddi, gözle görülür, elle tutulur ve üzerlerine ışık tutulduğu takdirde aydınlanacak iç dinamikler varmış gibi– beyaz perde devrinden ekran devrine geçiş sürecinin felsefi ve psikanalitik etkilerine bakıyoruz şimdi. Sinemanın çıkış noktasına geri dönüp orada projektör vasıtasıyla beyaz bir yüzeye görsel imgeler yansıtılınca zuhur eden hadisenin, görsel imge aktarıcıları alanındaki bir devrim niteliğindeki bu teknolojik gelişmenin yaratmış olduğu sanatsal açılım artık hepimizin bildiği gibi fotoğrafın rahimlik ettiği sinema adındaki yeni bir sanatın doğuşuna sebep olmuştur. Teknolojik gelişmelerle sanatsal gelişmelerin ne derece iç içe olduğunu bir kez daha yinelemek ve ayrıca bazı teknolojik gelişmelerin de sanatsal gerilemelere sebep olabileceğinin altını çizmek maksadıyla kaleme alındığı aşikâr bu bilgiyi de bilgiye aç okuyucularımızla paylaştığımıza göre, herhalde artık yazımızın varmak istediği noktanın da zaten önceden gelinmiş bir nokta olduğunu, bu yüzden de bahse konu noktanın ivedilikle geçilmesi gerektiğini dile getirebiliriz, ki nitekim galiba getirdik de zaten işte…

dilations


[1] Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, çev. Mehmet Ali Kılıçbay  (İstanbul: İmge, 2006), 295-96.

 organ without a body

The Naked Lunch I am concerned with here is David Cronenberg’s film about William Burroughswriting process of Naked Lunch. The film, rather than being a direct adaptation of the novel, is a distillation of Burroughs’s life as he strives to write himself out of the past. We see Burroughs progressively deteriorating to the level of a dumb beast as he tries to make sense of his sufferings in and through writing. In the introduction he wrote for the 1985 edition of his earlier novel Queer, the writing of which dates back to 1953 following the two years period of depression, guilt, and anxiety ridden self-hatred after his accidental shooting of his wife Joan in September 1951, Burroughs, in an almost confessional manner, explicates the sources of his compulsion to write. Writing, for Burroughs, represents his lifelong pursuit of getting out of consciousness and reaching the area between fantasy and reality.

I am forced to the appalling conclusion that I would never have become a writer but for Joan’s death, and to a realization of the extent to which this event has motivated and formulated my writing. I live with the constant threat of possession, and a constant need to escape from possession, from Control. So the death of Joan brought me in contact with the invader, the Ugly Spirit, and maneuvered me into a lifelong struggle, in which I have had no choice except to write my way out.[1]

The death of Joan creates a space within Burroughs into which he escapes, and attempts to fill with his writings. Cronenberg explicates what Burroughs had already implied in his introduction to Queer. In the film writing in particular and creativity in general is shown to be a response to a traumatic incident, that is, production of fantasies to compensate for the horrors of life. As the film proceeds so does the mental deterioration of Bill Lee who represents Burroughs in the movie. The first signs of Lee’s split come when he is arrested by two policemen for “the possession of dangerous substances.” What they are talking about is the bug-powder which, Lee, who has given up writing to become a bug exterminator, uses to kill insects. The two policemen ask him to demonstrate his profession. One of them puts an insect the size of a hand on a pile of bug powder to see if the insect will die. As the insect begins moving its wings, arms, and legs they leave the room and Lee with the insect. As soon as they leave the room the insect tells Lee through a mouth-anus at its back that it has instructions for him, that it comes from the Interzone, that his wife Joan is not actually human and that he has to kill her. The insect asks Lee if he could put some bug powder on its mouth-anus upon the application of which it starts to make noises and movements as if in an orgy. In the next scene we are in reality and Joan is asking Lee to put some bug powder on her lips. As wee see a few scenes later that the mouth-anus turns out to be the abyss, the bottomless depth, or the space in-between fantasy and reality in which Lee loses himself and shoots his wife.

This presentation of fantasy and reality side by side occurs throughout the film. It is when the gap between fantasy and reality disappears that the Unconscious manifests itself. In the case of Bill Lee the undesired event is pushed back into the unconscious in turn causing an accumulation of sadistic impulses in him. These sadistic impulses are then externalized in and through writing. For Burroughs writing was cathartic in that it liberated the untamed drives and prevented the manifestation of aggression in the external world. In Cronenberg what we see is almost the opposite of this attitude to writing. As we know from Dead Ringers, Videodrome, and eXistenZ, for Cronenberg writing and creativity have destructive rather than therapeutic effects on the writer. In the film Bill Lee emerges as the culmination of these two opposing views on not only the creative process but also the relationship between the creator and the creation, the subject and the object, mind and body. As the arena of this conflict Bill Lee’s world is that of the one in-between the internal and the external worlds, the Interzone, or in psychoanalytic terms the Unconscious, the Real, where there is no self or not self.

Interzone is Tangiers on the North African coast where Burroughs wrote Naked Lunch in 1953. In those days it was a place of escape for the self-exiled artists and artisans. At Interzone everyone has their own particular universality in one big universal cesspool and that cesspool is Lee’s fantasy world. The Real, or the Unconscious, is impossible to represent and all those monsters, bug-typewriters, and disgusting images are only the creations of Lee’s hallucinating mind. In it every universality is surrounded by many other universalities and each universality is a body without organs. Upon arrival at the Interzone Lee starts to see his typewriter as an insect resembling the one which he had first encountered in the interrogation room at the police station. The bug-typewriter becomes the mouth-anus mechanism, the partial object opening a gap through language in-between the body without organs and the organ without a body.

Orality is naturally prolonged in cannibalism and anality in the case of which partial objects are excreta, capable of exploding the mother’s body, as well as the body of the infant. The bits of one are always the persecutors of the other, and, in this abominable mixture which constitutes the Passion of the nursing infant, persecutor and persecuted are always the same. In this system of mouth-anus or aliment-excrement, bodies burst and cause other bodies to burst in a universal cesspool.[2]

Here Deleuze is referring to Melanie Klein’s Psychoanalysis of Children. The state of being which Deleuze summarizes is the paranoid-schizoid position of the child, the world of simulacra. At this stage, which preceeds Lacan’s mirror stage, the child is not yet capable of identification. There is an introjection-projection mechanism going on but the objects, internal and external, are experienced as bad objects. The conception of goodness has not yet developed in the child. Since there is no good object for the child to identify with there is no condition of possibility for the identificatory process with a good or a bad object, there is no self or not self.

The paranoid-schizoid position is followed by the manic-depressive position in which identification with a good object takes place. The passage from paranoid-schizoid introjection-projection to manic-depressive identification is the process of passing through the Interzone, or in Lacan’s words “traversing the fantasy.” In Deleuze’s terms this process is the hovering of an impersonal consciousness over the transcendental field of partial objects. The bug-typewriter is Lee’s impersonal consciousness manifesting itself in the form of a paranoid fantasy, a body without organs which is pretending to be an organ without a body. In fact it is neither a body without organs nor an organ without a body and yet it is both at the same time. It is a becoming in between being and non-being.

Cronenberg’s move is away from Burroughs’s Kafkaesque understanding of the body as metaphor and towards a Deleuzean narrative of the metamorphosis of the body in a literal sense. All those self-destructive creators are inverted into the spotlight in and through Croneberg’s films and this enables Cronenberg to contemplate on the creative process as an inversion of destructive process and fill the film with this contemplation. What we see in Naked Lunch is the death drive in conflict with the life drive.

In Deleuze the body without organs is the metaphor of the death drive. And since the death drive is a response to the fragmentation of the self, it can only take the form of a paranoid fantasy projected onto the Real. The body without organs is the partial objects brought together in a totalizing way, in a way that deprives them of their partialities.

What the schizoid position opposes to bad partial objects—introjected and projected, toxic and excremental, oral and anal—is not a good object, even if it were partial. What is opposed is rather an organism without parts, a body without organs, with neither mouth nor anus, having given up all introjection or projection, and being complete, at this price.[3]

The body without organs, then, is the absence of a connection between the subject’s inside and outside. The subject, in a state of total negation, neither eats nor excretes. It eats nothingness itself and becomes the catatonic (w)hole. It is not out of the body without organs that the subject is born but from the paranoid-schizoid position which consists of a not yet formed consciousness, an impersonal consciousness violently attacking the external world and splitting the given unities. As opposed to the body without organs it consists of projection and introjection of the partial objects surrounding the subject to create fantasies such as an illusionary ego, and learns to keep the body without organs, or the Real at bay. The paranoid-schizoid position is followed by the manic-depressive position which corresponds to the formation of the super-ego and the sustenance of a balance between id, ego, and super-ego.

Burroughs’s cut-up and fold-in techniques appear to be the two constituent parts of his defense mechanism against the spectre of Joan haunting him. To escape from the paralyzing state of being haunted by the spectre, that is, not to turn into a body without organs, he carries the projection-introjection mechanism to its furthest and literally and unconsciously puts words and sentences, partial objects, next to and within each other to make up discontinuities, cause ruptures and keep the Real at bay. Through giving a voice to the Real as it is before symbolization, Burroughs’s intends to prevent it from becoming real, from being actualized  hence submitting the governance of his actions to an external force. It is this mechanism of repression inherent in the cut-up technique that causes what it tries to cure. The cut-up technique involves literally cutting-up passages and putting them together as a new text which would be neither the one nor the other, hence deforming the syntax. The fold-in technique involves folding into each other the different parts of the same text, hence distorting the order of time. In both states what is at stake is a total negation of the external world as a result of its being considered as hostile. In Burroughs the paranoid fantasy projected on the real replaces reality with its inverted version, that is, Burroughs turns what he imagines the external world to be against itself by creating a paranoid fantasy involving a scenario in which the subject believes itself to be governed by an internally constituted external and evil force. Burroughs discovered cut-up and fold-in techniques as a defense mechanism against the paranoid fantasy he constructed around himself. To get out of this mad symbolic world, he decided to slash it into pieces and connect it with other texts that are themselves torn apart.

Burroughs’s cut-up technique is a result of his search for a way of desymbolizing the paranoid symbolic world he had constructed and projected onto the external world. Burroughs thought resymbolization was therapeutic in that it gave voice to the evil within in the way of expelling it. Cut-up technique aims at desymbolizing the totalitarian system surrounding the subject and was a defense against the totalitarian nature of this resymbolization. Burroughs himself admits in a letter written to Kerouac shortly after beginning to use the cut-up and fold-in techniques that “writing now causes me an almost unendurable pain.”[4] In Naked Lunch the movie, the theme of the materiality of language recurs through the encounters between the bug-typewriter and Bill Lee. Bill Lee creates an insect within, projects it onto his typewriter, and talks with it.  His creations have taken on lives of their own and are doing and saying things mostly against him.

  • (via silent-musings)In Nova Express, Burroughs’s 1964 text, The Invisible Man says, “These colourless sheets are what flesh is made from—Becomes flesh when it has colour and writing—That is Word and Image write the message that is you on colourless sheets determine all flesh.”[5] Burroughs had a strong sense of the materiality of language. When he has The Invisible Man say “becomes flesh when it has colour and writing” he is in a way referring to the Unconscious as the invisible man who is striving to become visible to himself and to others in and through language.

 Foucault’s interpretation of Bentham’s Panoptic mechanism becomes relevant here. In Discipline and Punish Michel Foucault presents the Panopticon as a metaphor of how power operates within modern western society. A revolutionary apparatus for its time (19th century), the Panopticon was more than just a model of prison for Foucault, it was a mechanism to keep an absent eye on the prisoner, to keep them under control at all times.

The Panopticon functions as a kind of laboratory of power. Thanks to its mechanisms of observation, it gains in efficiency and in the ability to penetrate into men’s behaviour; knowledge follows the advances of power, discovering new objects of knowledge over all the surfaces on which power is exercised.[6]

The formulation of the concept of the Panopticon involves not only seeing without being seen, but also a mechanism that imposes both their differences and their resemblances upon the subjects. So the subject’s difference from other subjects is itself externally constituted, but is also internal to the subject. The subject is the product of the mechanism in which the subject finds/loses itself, and participates in the setting of the trap. Some subjects are produced in such a way as to act on an illusory sense of consciousness, that they are in control of their lives and events surrounding them, that they are freely choosing their destiny, when in fact all the rules and possibilities of action are always already set. In a panoptic mechanism taking on passive and submissive roles brings wealth, love, health, and even happiness. In a panoptic mechanism everyone is a slave, but some are less so than the others. In a panoptic mechanism submissiveness brings power. The system is such that the subject, to feel secure, takes on a passive role. In return the subject is recognized as worthy of a higher step on the social ladder, which brings an illusionary sense of security. The efficiency of the panoptic mechanism depends on its ability to produce submissive/adaptive/rational subjects.

Panopticomania

Burroughs’s mind works exactly like a panoptic mechanism. And I think this has been one of the major concerns of Cronenberg throughout the shooting of the Naked Lunch. What we have in the movie is a man who has been caught up in a trap that he himself set. Bill Lee projects the construct of his psyche onto the external world and it is by doing this that he finds/loses himself in the trap, dismembered. The paranoid fantasy he constructs becomes so powerful that it engulfs him causing his detachment from the external world and leading to the eventual loss of the gap between fantasy and reality. It as this point that the Real slips through and tears him apart. He, in his mind, literally becomes a slashed monster, sees himself thus, as he is not, and becomes other than himself. His becoming-other, however, is in the wrong direction, or rather results in a confusion concerning the relationship between the subject and the object.

Burroughs believed that literature gives birth to action. He also saw writing itself as an action. At the end of the film we see Bill Lee at the border on his way back to Annexia from the Interzone. Two guards ask him what his occupation is. He says he is a writer. They want him to demonstrate. He takes out the gun from his pocket. Joan is at the back of the car. It’s time for their William Tell routine. Joan puts a glass on her head. Lee misses the glass and shoots Joan on the head. The guards are satisfied. The spectator witnesses this crime and remembers the person irrelevantly looking out of the window when they were slaughtering Kafka’s K. at the end of The Trial. Who was that person? Was it God? Was it a single man? Was it all of humanity?


[1] William Burroughs, Queer (New York: Penguin, 1985)

[2] Gilles Deleuze, The Logic of Sense, trans. Mark Lester (London: Athlone, 1990), 187

[3] Deleuze, The Logic of Sense, 188

[4] William Burroughs, Letters (New York: Penguin, 1994), 286

[5] William Burroughs, Nova Express, (London: Panther, 1982), 30

[6] Michel Foucault, Discipline and Punish, trans. Alan Sheridan (New York: Pantheon Books, 1977), 204

The Evil Spirit and The Spiritual Automaton

It is a recurrent theme in science-fiction-thriller movies that in time humanity turns into the slave of its own creation, namely of machines. It is precisely because of this fear of being replaced that humanity attempts to get out of time, out of the physical, and eventually falls on the side of what it was attempting to escape from; be that which they fall in the direction of metaphysics or pure-physics, in both cases their thought itself becomes machinic.

The Panopticon may even provide an apparatus for supervising its own mechanisms. In this central tower, the director may spy on all the employees that he has under his orders: nurses, doctors, foremen, teachers, warders […] and it will even be possible to observe the director himself. An inspector arriving unexpectedly at the center of the Panopticon will be able to judge at a glance, without anything concealed from him, how the entire establishment is functioning. And, in any case, enclosed as he is in the middle of this architectural mechanism, is not the director’s own fate entirely bound up with it?[1]

Panopticon, then, is a mechanism that disperses power as it produces submissive subjects. The transparency of the building makes it a model for the exercise of power by society as a whole. The subject becomes one with the mechanism surrounding it and so becomes the effect and the functionary at the same time. In short, the subject starts operating like and feeling itself as a machine. The body is not replaced by a machine but starts to work like the machine it is connected to. This is the contamination of the subject by the object.

Slavoj Zizek points out Deleuze’s emphasis on the passage from metaphor and towards metamorphosis in terms of the difference between “machines replacing humans” and the “becoming-machine” of a man.

The problem is not how to reduce mind to neuronal “material” processes (to replace the language of mind by the language of brain processes, to translate the first one into the second one) but, rather, to grasp how mind can emerge only by being embedded in the network of social relations and material supplements. In other words, the true problem is not “How, if at all, could machines imitate the human mind?” but “How does the very identity of human mind rely on external mechanical supplements? How does it incorporate machines?”[2]

In Cronenberg’s films we see the theme of machines replacing humans in the process of being replaced by the theme of humans connected to machines, or machines as extensions of humans providing them with another realm beyond and yet still within the material world; the psychic and the material horizontally situated next to each other. In eXistenZ, for instance, we have seen how the game-pod is plugged into the subject’s spine through a bio-port and becomes an extension of the body. In Naked Lunch the typewriter becomes Lee’s extension. In Burroughs’s the obsession was still with the machine taking over the body. In Cronenberg’s adaptation of Burroughs the obsession is with body and machine acting upon one another. What Burroughs experienced with his body but was unable to express becomes possible to express with the film. As we know from his writings on his routines Burroughs himself was becoming-machine internally, he was incorporating the dualistic and mechanical vision of the world surrounding him, but he thought his body was being attacked by external forces and the space he occupied was being invaded by forces that belonged to an altogether different realm, an external world. In Cronenberg’s Naked Lunch we see Bill Lee becoming a spiritual automaton to keep the Evil Spirit within at bay. The paradox is that the Evil Spirit is itself his own construction which in turn constructs him as a spiritual automaton constructing an external Evil Spirit.


In what follows I will attempt to show that Cronenberg’s films are caught in a vicious cycle, that they are self-deconstructive, and that if one thinks too much about them they not only turn back on themselves but also collapse in on themselves. This is because they are shut up in themselves in a highly solipsistic fashion and are the victims of the way they attack what they consider to be dangerous for humanity. In short I will try to show how Cronenberg’s films deconstruct themselves and invalidate their own stance before what they criticize, and this turns them into suicidal rituals before which the spectator is expected to recoil in horror.

One example of what I have said concerning the self-deconstruction inherent in Cronenberg’s films is in the middle of Naked Lunch where Tom Frost, also a writer, who appears to be Joan’s husband in Interzone, tells Bill Lee that he has been killing his wife everyday for years.

Author William Burroughs, an ex-dope addict, relaxing on a shabby bed in what is known as a Beat Hotel. Paris, 1959. Photograph: Life/ Loomis Dean.

Tom: There are no accidents. For example, I have been killing my own wife slowly, over a period of years.

Lee: What?

Tom: Well, not intentionally, of course. On the level of conscious intention, it’s insane, monstrous.

Lee: But you do consciously know it. You just said it. We’re discussing it.

Tom: Not consciously. This is all happening telephatically. Non-consciously.[close-up of Tom’s mouth, his lips moving in disharmony with what he is actually saying] If you look carefully at my lips, you’ll realize that I’m actually saying something else. I’m not actually telling you about the several ways I’m gradually murdering Joan. About the housekeeper Fadela whom I’ve hired to make Joan deathly ill by witchcraft. About the medicines and drugs I’ve given her. About the nibbling away at her self-esteem and sanity that I’ve managed, without being at all obvious about it. [the movement of his lips become harmonious with what he is saying] Whereas Joanie finds that she simply cannot be as obsessively precise as she wants to be unless she writes everything in longhand.

We have to keep in mind before engaging in analysis that all this is happening in Lee’s mind, that Interzone is a construct of his psyche, that he is actually in New York, that he is hallucinating all this Interzone business, and that the year is 1953. What we have here is the loss of the boundary between the conscious and the unconscious mind. However, this is not a real loss of the boundary because we, the spectators, are informed beforehand that all this is happening in Lee’s mind. There is only the inside of Lee’s mind, and if there is anything lost it is the reality of the external world. Lee only hears the echoes of his projections. The murder of Joan has had such an impact on Lee that he is hearing nothing that the other says and he is replacing this nothing with his own scenarios concerning what’s actually going on outside.

What does the disintegration between Tom’s words and actions signify? It signifies the double-bind situation in which Cronenberg’s films are caught. In other words he is unconsciously communicating that which he thinks he is not saying. He is unconsciously doing what he thinks he is arguing against; that creativity brings with it destruction, that progress and regress are complementary. In Naked Lunch writing is identified with killing one’s wife. To keep the actual killing of the wife at bay, Lee writes not to rationalize the murder but to irrationalize not-killing one’s wife, and we know this from the fact that Tom Frost’s words are only projections of Lee’s psyche.

This scene also explicates Cronenberg’s attitude towards the recurring theme of a psyche-soma split in his films. But more importantly, since Naked Lunch is mainly concerned with the activity of writing and what happens to someone who is in the process of creating something, this scene deals with the relationship between body and language. Here I will leave aside the exhausted subject of a mind-body split who cannot make a distinction between appearance and reality and move towards the more recent theme of the relationship between bodies and languages, with the hope of opening up a field across which one passes and in the process of this passage becomes the embodiment of a new possibility of signification, another sign, neither within nor without the old mode of signification. For this a third dualism is required, and that third dualism, being that of language and Event, has already been worked through by Deleuze.     William Burroughs at his writing machine, New York, fall 1953. One of numerous, rarely seen photographs taken by Allen Ginsberg that feature in a special Gallery section of Naked Lunch@50, here Ginsberg’s Kodak Retina records a crucial moment for Burroughs, as he worked on the manuscripts of “Queer” and “Yage” before heading off towards Tangier and the writing of Naked Lunch… (Courtesy of the Allen Ginsberg Trust and Stanford University Library.)


[1] Foucault, Discipline and Punish, 204

[2] Slavoj Zizek, Organs Without Bodies (New York and London: Routledge, 2004), 16

Liquid Theory TV is a collaboration between Clare Birchall, Gary Hall and Peter Woodbridge. This second episode in the series takes as its focus Gilles Deleuze’s short essay Postscript on the Societies of Control. The first episode can be found here.

                                           http://www.dr.com.tr/Product.aspx?pid=0000000303131

Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı, ironinin doruklarında gezen teorik bir anlatı. Dünyadaki tüm televizyon ekranlarının yanı sıra daha başka ekran mekanizmalarının da bilinmeyen bir sebepten ötürü bir anda beyaza bürünmesi neticesinde gelişen düşündürücü ve bir o kadar da kaygı verici hadiseleri konu alıyor. Tekvin adındaki baş-karakter, yazılmış ama henüz yayımlanmamış kitabında tüm bu olanları öngörmüş bir bedbahttır. Televizyonsuz dünyadaki sistem hızlı bir biçimde çökerken, Tekvin de kitabıyla gerçek hayat arasındaki bu kaygı verici benzerliğin kaynağını araştırmak üzere Amsterdam şehrine doğru yola koyulur. Acaba Amsterdam’da neler olmuş, hangi doğaüstü güçler işin içine bit yenikleri serpiştirmiştir?

Yazar: Cengiz Erdem

Sayfa Sayısı: 137
Dili: Türkçe
Yayınevi: G Yayın Grubu

Idefix

D&R

Mephisto

NetKitap

KitapYurdu

Işık Kitabevi

ErenKitap

Pandora

Televizyonun olmadığı bir dünyada…

Kaya Genç

Kıbrıslı akademisyen Cengiz Erdem, Fantezi Makinesinde Hakikat
Sızıntısı romanında televizyonun olmadığı bir gelecek hayal ediyor…

“Her şey dünyada artık televizyon diye bir şey olmadığıyla ilgili,
daha doğrusu dünyadaki tüm televizyon ekranlarının bilinmeyen bir
sebepten ötürü beyaza büründüğünü duyuran o garip ve bir o kadar da
talihsiz haberin gazetelerde yayımlanmasıyla başladı…” Cengiz
Erdem’in romanı Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı bu cümleyle
açılıyor. Kitaptan, Yapı Kredi Yayınları’nda uzun süre editörlük ve
Cogito dergisinin yayın yönetmenliğini yaptıktan sonra ayrılıp kendi
yayınevini kuran Cem Akaş’ın tavsiyesiyle haberdar olduk: Yaratıcı,
yenilikçi yazarlara şans verilmesi için uğraşan Akaş, Erdem’in
kitabını çok önemsiyor.

Gerçekten de Türkiye edebiyatında benzerine çok rastlanmayan bir roman
bu. “İngiltere’de East Anglia Üniversitesi’nde yüksek lisans
yapıyordum. Bir araştırma bursu için Amsterdam Üniversitesi’ne
başvurdum,” diyerek romana başlangıç sürecini anlatıyor Erdem. “Modern
devletin denetleme mekanizmalarını inceleyecektim. Özellikle Foucault
üzerine çalışmaktı niyetim. Amsterdam’a gittiğim gün, şehrin
merkezinde, Red Light District’e çok yakın bir mahalledeki küçük bir
odada yaşıyordum. Fare yuvası gibi, ufacık bir yerdi. Bir yandan da
para kazanmak için aşağıdaki internet cafe’de çalışıyordum. Siyah bir
defterim vardı. İnternet cafe’de çalışırken bir yandan da romanımı
yazıyordum.”

Erdem, Amsterdam’ın bir ‘kameralar şehri’ olduğunu kısa sürede
keşfetmiş. Yalnızca sokaklarda, lokantalarda, büyük binalarda, metro
istasyonlarında değil, çalıştığı dükkânın içinde de kameralar varmış.
“Patron, internet cafe’ye pek takılmıyor, evinde oturuyordu; bir
televizyondan, dükkânda olup bitenleri izlerdi. Arada bana telefon
eder, ’seni ekranda göremiyorum, neredesin?’ derdi. Ben de hemen
kameranın gördüğü bir yere giderdim. Odamda ise televizyon yoktu.
Yazarken, böyle bir gerçekliğin içinde yaşıyordum.”

Kitapta Cengiz Erdem, ‘imgelerin’ ekranlara yansımadığı bir dünya
kuruyor. Zaten kitabı okuduktan sonra da, insanın aklında hiçbir
‘imge’ veya sahne kalmıyor. Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı,
‘imgelerinden’ arınmış bir dünyada bol bol konuşan, her tür retorik
numaraya başvuran bir sesle ilgili daha çok.

Kıbrıs’ta İngilizce konuşulan bir ortamda yaşadığını anlatıyor Erdem.
Edebiyat dünyasının pek de zengin olmadığı bu ortamda, Girne Amerikan
Üniversitesi’nde öğrencilerine İngiliz edebiyatı öğretiyor. Henüz 32
yaşındaki yazar, geçtiğimiz günlerde üniversitenin İngiliz Dili ve
Edebiyatı bölümünün başkanı olmuş.

Erdem’in kitaptaki kahramanının adı Tekvin; adını Tevrat’taki
‘Genesis’ yani Yaradılış bölümünden alan Tekvin’le birlikte okur da
‘artık yalnızca beyaz bir ışığı yansıtan’ ekranların olduğu bu dünyada
geziniyor. Televizyonların gidişiyle gazete satışları artıyor, herkes
yeniden gazetelere, kitaplara yöneliyor. Erdem’in derdi de, çok
etkilendiğini söylediği Jose Saramago’nun Körlük romanında yaptığına
benzer bir biçimde ‘çılgınca bir fikrin’ peşinden giderek
olabilecekleri anlatmak. Ama Erdem’in projesi bununla sınırlı değil.
“Bu roman, bir hikâye anlatmasının yanında akademik bir çalışmadan da
izler taşıyor. Yani sadece Saramagovari bir kabus değil, Foucault ve
Alain Badiou gibi Fransız düşünürlerin fikirlerinden izleri de okuyucu
bu kitapta bulacak.”

(c) Kaya Genç, Sabah Gazetesi Kitap Eki, Mart 2010. 

  http://panopticomania.wordpress.com/

 Robert and Shana Parke-Harrison, Architect’s Brother

a dark atmosphaeric image of two instances of ...

Image via Wikipedia

 1. Freud ve Einstein 

1931 yılında Uluslararası Entelektüel İş Birliği Enstitüsü birtakım entelektüelleri dünyayı bekleyen sorunların çözümünü düşünmek ve tartışmak amacıyla bir araya gelmeye davet etti. Birinci Dünya Savaşı sonlanmış ama ikincisi kapıya dayanmak üzereydi. Orta Avrupa’daki gelişmeler yaklaşmakta olan felaketin işaretleriydi. Einstein enstitünün iletişime geçtiği entelektüellerden biriydi ve Freud’u da katılımcı olarak enstitüye öneren kişiydi. 1932 yılında Einstein Freud’a bir mektup yazmış ve insanlığın savaşa, yıkıma ve şiddete eğiliminin, şayet aşılabilirse, nasıl aşılabileceğini sormuştu. Einstein Freud’un pratik çözümler sunmasını bekliyordu. Einstein devrim istiyordu, fakat büyük bir Darwin hayranı olan Freud evrimden bahsediyordu.   

Leonardo Da Vinci

Bir ay kadar sonra Freud Einstein’a cevap yazdı. Mektup boyunca Freud, Einstein’ın beklediğini yapamayacağını, insan doğasının içsel saldırganlık sorununa pratik çözümler getiremeyeceğini vurguladı.   

Einstein’ın mektubuna cevap olarak Freud, insan doğasındaki saldırganlık dürtüsü ile toplumun örgütlenmesi arasındaki ilişkiyi araştırdı ve toplumsal düzenin örgütlenişinde saldırganlığın kaçınılmaz olduğu sonucuna ulaştı.   

Mektubunun ikinci kısmında Freud dürtülerin insanların iç dünyasında oynadıkları role değindi ve kendi dürtüler teorisini özetledi. Freud’a göre, Einstein’ın da bir fizikçi olarak yakından tanıdığı çekici ve itici güçler arasındaki karşıtlık insan aklında da bulunuyordu. Bu güçlerden birisi, kendini korumayı ve bir bütün olmayı hedefleyen yaşam dürtüsü, yani Eros tarafından temsil edilen erotik güçtü. Diğer güç ise yıkımı ve parçalamayı amaçlayan ve Thanatos tarafından temsil edilen ölüm dürtüsüydü.    

Fakat iyi ve kötüye dair etik yargılar sunarken çok da aceleci davranmamalıyız. Bu içgüdülerin hiçbiri bir diğerinden daha temel değildir; yaşam olayları, her ikisinin de koşut zamanlı ve karşılıklı direnen eylemiyle ortaya çıkar. Şimdi öyle görünüyor ki, bir tür içgüdünün tek başına işlemesi pek de mümkün değil; bir içgüdüye, her zaman onun amacını değişime uğratan ve bazı durumlarda da onun amacına ulaşmasını sağlayan diğer içgüdünün bir payı eşlik eder—ya da, bizim ifade ettiğimiz şekliyle, bunlar daima alaşım halinde bulunurlar. Böylece, örneğin, kendini koruma içgüdüsü elbette erotik bir içgüdüdür, ama yine de amacına ulaşabilmek adına saldırganlığı kullanmak durumundadır. Benzer bir biçimde, sevgi içgüdüsü bir nesneye yöneltildiğinde, eğer o nesneye şu veya bu şekilde sahip olmayı hedefliyorsa, hâkimiyet içgüdüsünün katkısına ihtiyaç duyar. Bu iki içgüdü sınıfını gerçekten açığa çıktıklarında birbirlerinden ayırmanın zorluğu aslında bizim onları tanımamıza uzun süre engel olmuştur. (1)   

Freud’a göre ölüm dürtüsü canlı organizmayı hedef alıyor ve organik olanı inorganik olana dönüştürmeyi amaçlıyordu. Yaşam dürtüsünün içerdiği kendini koruma gücünün müdahalesi sayesinde, ölüm dürtüsü bir zihinsel işlem aracılığıyla dış dünyaya yöneltiliyor ve böylece organizmanın kendi kendini yok etmesi engelleniyordu.   

Bu noktada ölüm dürtüsünün kendi kendini yok etme durumuna tekabül etmediğini kavramamız gerekiyor. Ölüm dürtüsü, saldırganlığı dış dünyaya yönelterek ve böylece kendini koruma içgüdüsüne katkı koyarak, organizmanın kendi kendini yok etmesini erteliyor. Kendi kendini yok etme dürtüsü kendine karşı çıkıp, şiddetin ve saldırganlığın başkalarına yöneltilmesiyle ortaya çıkıyor. Özne kendini öldürmemek için başkalarını öldürüyor. “Ölüm dürtüsü, özel organların yardımıyla dışarıya doğru, nesnelere yönlendirildiğinde, yok etme dürtüsüne dönüşür. Organizma yabancı bir hayatı yok ederek kendi hayatını korur.” (2)   

Bu senaryo sayesinde burada bir ayırıcı sentez etkisinin olduğunu söyleyebiliriz. Gilles Deleuze tarafından türetilen ayırıcı sentez (disjunctive synthesis) kavramı, bir aygıtın, bizim konumuza göre zihinsel bir aygıtın, iki bileşeninin, aynı şeyin iki, farklı kavranmış unsuru olarak görünmesini sağlayan işlemi tanımlıyor.   

2. Ölüm Dürtüsü Olarak Özne   

Nietzsche’nin hiçlik istenci ve sonsuz dönüş kavramlarının Freud’un daha sonraki çalışmaları üzerindeki etkisi çok güçlüdür. Freud’un metapsikolojiye dönüşü ve akabinde ölüm dürtüsü kavramını yaratmasının temel nedeni, Darwin’e çok şey borçlu olan bilimsel ve ampirik olarak gözlemlenebilen teorilerindeki boşlukları bir şeyle doldurmaya ihtiyaç duymasıdır. Freud ölüm dürtüsü kavramından, bilimsel olmayan doğasından ötürü, rahatsız oluyordu, ama yine de haz ilkesinin ötesine geçebilmesi için yaşam dürtüsüne karşılık ölüm dürtüsünü kavramsallaştırması gerekiyordu. Bir nörobilimci olarak eğitim gören Freud kendi kendisiyle çelişkiye düştüğünün ve hatta ölüm dürtüsünün her şeyin başlangıcı olduğunu, yaşam dürtüsünün yalnızca bir sonuç, ölüm dürtüsüne karşı bir savunma olduğunu göstererek insan zihnine dair önceki çalışmalarında sergilediği tavra karşı çıktığının farkındaydı.   

Uygarlığın Huzursuzluğu adlı eserinde Freud okyanus hissinden, kişisel olarak hiç tecrübe etmediğini kabul ettiği dünyayla bir bütün olabilme duygusundan bahseder. Belki de hayli spekülatif bir kavram olan ölüm dürtüsünü yaratması Freud’un okyanus hissinden yoksun olmasından ötürü açılan bir boşluğu doldurma çabasıydı.  

Yazma, kökenine bakacak olursak, namevcut bir insanın sesiydi; ve ikametgâh, insanın büyük ihtimalle hep hasret kaldığı ve içinde güvende ve huzurlu hissettiği ilk meskenin, anne rahminin yerine geçmekteydi. (3)     

Psikanaliz Üzerine adlı eserinde, Freud dürtülerin duygular ürettiği ve bu yüzden her eylemin kökünde dürtülerin bulunduğu fikrini ortaya attı. Dürtülerin başlangıçta her eylemin temelini oluşturduğu konusunda Freud’la hemfikirim, fakat Freud’un söylediğinin tersine, ben duyguların yalnızca dürtülerin tezahürü olduklarını düşünmüyorum. Böyle olmaktan çok, duygular dış uyarıcıların yoğunluk seviyelerindeki değişikliklere tepki olarak ortaya çıkarlar. Dış uyarıcılar nesnelere karşı duygular yaratırlar ve dürtüye denk gelmek üzere üretilen nesnelerin duygusal niteliği sayesinde dürtüler doyuma ulaşır. Ama bir nesneyi arzulamayı üreten tam da bu denk gelme sürecidir, ki böylece bilinçdışı dürtü “bilinçli” arzuya dönüşür.   

1920 yılında yayımlanan Haz İlkesinin Ötesinde başlıklı makalesinde, Freud dürtü kuramını gözden geçirmiş ve ölüm dürtüsü kavramını ortaya atmıştır. Bu gözden geçirilmiş dürtü kuramında, Freud yaşam dürtüsünün hem cinsel dürtüleri hem de kendini koruma dürtülerini içerdiği yönünde bir kavramsallaştırmaya başvurmuştu. Ölüm dürtüsünü ise bir kendi kendini yok etme dürtüsü olarak tanımlanmıştı. Böylece Freud başlangıçta cinsel dürtülerin sadist unsurlar da içerdiklerine değinmişti. Narsisizm Üzerine (1914) adlı eserinde geliştirdiği ilk dürtü kuramında Freud saldırganlığın yaşam dürtüsüne dahil olduğunu ima ederken, Haz İlkesinin Ötesinde adlı çalışmasında ele aldığı ikinci dürtü kuramında saldırganlık inorganik hale dönmeye yönelik bir istenç olduğundan benliğe karşı yöneltilmekte ve kendi kendini yok etmeye yardımcı olmaktadır. Bu resme göre, eğer adaptasyon hayatta kalmak için zaruriyse, o halde saldırganlık yaşama karşıdır ve ölüm dürtüsünün tezahürüdür.   

Şu anki durum karşısında, Lacan’ın özne kuramı ışığında Freud’un dürtü kuramı için birkaç değişiklik önereceğim. Düşünce beyinin bir ürünü olduğuna göre ve birçok psikanalistin doğrulayacağı üzere metafiziksel olaylar psikosomatik olaylardan oluştuğuna göre, beden (soma) ve akıl (psyche) arasındaki alanı doldurabilecek tek şey bir fantezidir. Bu fantezi (‘Ben’) bu ikisi arasındaki hiçliği temsil eder; onları ayırırken birleştirir. Dürtülerin kaynağı hususunda Freud’un kuramına katılmıyorum. Ama ben de bilinçli arzular ve bilinçdışı dürtüler arasında bir ayrım yapıyorum.   

Lacan’ın bu alandaki katkısı bilinçdışı dürtülerin dış koşullar tarafından şekillendirildiğini ve bilinçli arzulara dönüştürüldüğünü farketmesidir. Ne var ki, benim için Lacan’ın kuramı, Donald Winnicott’un sözleriyle ifade edecek olursak, tıpkı Hobbes’un modern iktidarı tasvir etmek için kullandığı Leviathan metaforu gibi, psikosomatik olayları sosyopolitik bir bağlama yerleştirmeye yarayan salt bir geçişken nesne (transitional object) olarak kalmaktadır.   

Şimdi, ölüm ve ölümün iktidar ile ilişkisi üzerine düşünceleri, dürtüler, dürtülerin kaynakları ve dürtülerin oluşum süreçleri gibi konular için uygun olduğundan Foucault üzerinden Hobbes’a döneceğim.   

3. Boşluk, Dürtüler, Otomatlar   

Hobbes’un Leviathan adlı eserinde söylediği en önemli şey —ki ben bunun hâlâ yeterince geçerli olduğunu düşünüyorum— ölümün mutlak efendi olduğu ve ölüm korkusunun özneleri mevcut toplumsal düzene uyum sağlamaya zorladığıdır. Leviathan bu ölüm korkusuyla beslenir ve zaten Leviathan’ın kendisi insanlara ölüm korkusunu aşılar. Eğer Batılı toplumlarda ölümün hiçlikle ilişkilendirildiğini aklımızda tutarsak, Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu adlı eserinde merkezinde bir hiç/lik barındıran modern iktidar yapısını tasvir etmek için Jeremy Bentham’ın Panoptikon’unu bir metafor olarak kullanmasının nasıl ve neden yeniden önem kazandığı netlik kazanır.   

 

Çevrede, halka şeklinde bir bina; merkezde, bir kule; bu kule halkanın iç kısmına doğru açılan beyaz pencerelerle delinmiş; kuleyi çevreleyen bina her biri binanın genişliğince uzanan hücrelere bölünmüş; hücrelerin iki penceresi var, birisi içeride, kulenin pencerelerine doğru bakıyor; diğeri, dışarıda, hücrenin bir ucundan diğer ucuna ışığın girmesini sağlıyor. Tek yapılması gereken, merkezdeki kuleye bir gözetici yerleştirmek ve her hücreye bir deliyi, bir hastayı, bir suçluyu, bir işçiyi ya da bir öğrenciyi kapatmak. Arkadan gelen ışığın etkisiyle, ışığın tam karşısında durarak, çevrenin hücrelerindeki küçük tutsak gölgeler kuleden rahatlıkla gözlemlenebilir. Bunlar birçok kafes, her birinin içinde yalnızca bir aktörün oynadığı birçok küçük tiyatro gibi, tamamen bireyselleştirilmiş ve sürekli görünür kılınan hücreler. Panoptik mekanizma uzamsal birlikler yaratarak sürekli görmeyi ve anında tanımayı mümkün kılıyor. Kısacası, bu mekanizma zindan ilkesini ya da zindanın üç işlevini —kapatmak, ışıktan yoksun bırakmak, saklamak— tersine çevirir; yalnızca birincisini muhafaza eder ve diğer iki işlevi eler. Tam ışıklandırma ve bir gözeticinin gözü, korumaya yarayan karanlıktan daha iyi zapteder. Görünürlük bir tuzaktır. (4)   

Foucault, doğrudan ona referans vermese de, Hobbes’un canavarı Leviathan’ın bir makineye dönüştüğünü gösterir. Ben bu makinenin de bugün bir dönüşüm sürecini yaşadığını ve ne organik ne de inorganik, ne görünür ne de görünmez olup da hissedilen bir şeyin biçimini almaya başladığını düşünüyorum. Bu, duygusal güç olarak iktidardır. İktidar artık metaforlar aracılığıyla temsil edilemez. Çünkü metafor yalnızca bir fantezi dünyası olarak var olan metafiziksel dünyaya ait bir kavramken, günümüzde iktidar daha önce hiç olmadığı kadar maddi bir varlığa sahiptir ve maddiyatı deneyimin psikosomatik ve sosyopolitik alanlarını birleştirdikçe parçalanmaktadır.   

İktidarın otomatlaşması, yani iktidarın Hobbes tarafından gösterilen organik bir halden Foucault tarafından gösterilen inorganik bir hale dönüşmesi, Foucault, Marksizm ve Tarih adlı eserde Mark Poster tarafından farklı bir şekilde ve farklı bir bağlamda incelenmiş. Poster’in Markizm ile ilişkili olarak Foucault yorumundan etkilenerek ve söylem ile iktidar arasındaki ilişki bağlamında, ben, farklı bir şekilde ve farklı amaçlarla, Foucault’nun Panoptikon kavramsallaştırmasının, teknolojideki son gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda, günümüzde iktidarın işleyişlerini anlamada faydalı fakat yetersiz olduğunu iddia ediyorum.   

Bu yeni durumda özneler Panoptikon tarafından tutsak edildiklerini biliyorlar, fakat Süperpanoptikon içerisinde serbestçe süzülüyormuş gibi yapıyorlar. Bunun sebebi ise Panoptikona daha derinden tutsak edilmeleridir; orada kendilerini parçalanmış bulmaları; kendilerini korkunç bir biçimde odalarının, hücrelerinin daha önce hiç keşfedilmemiş köşelerine itilmiş durumda bulup kendilerini kaybetmeleri.   

Foucault’nun biyo-iktidar kavramının yeni formülasyonu olarak Süperpanoptik söylem Eros ve Thanatos’un rollerini değiştirir; yaşam ve ölüm dürtülerine dair anlayışlarımızı ve yanlış anlamalarımızı suistimal eder; ve iç çatışmalarımızı yönlendirip bizi hasımlara dönüştürür. Bunu, yaşam ve ölüm, organik ve inorganik arasındaki zaruri sınırı silip hayali bir birlik hissi yaratmanın koşullarını olanaklı kılarak; yaşam biçimlerinin sürekli dönüşümünün ve çoğalmasının aynı anda gerçekleşmesi için birbirlerinden ayrı ve/ama birbirlerine bitişik kalmak zorunda olan cümle öznesi (sözcelenen) ve sözceleme öznesini birleştirerek yapar.   

Şimdi maddi üretim ve metafiziksel üretim arasındaki çatışmayı ele almanın pratik bir yolunu kuramsallaştırma yolunda bir adım atacağım. Dolayısıyla bu noktadan itibaren, bu çatışmanın nasıl ortaya çıktığını ve nasıl husumete dönüştüğünü göstermeye çalışacağım.   

Yeni Dünya üzerindeki organsız bedenin damarlarının içerisinde işleyip de dışlamaya çalıştığı eski Dünyanın bedensiz organını üreten bir yansıtma (projeksiyon)- içyansıtım (introjeksiyon) mekanizması bu sağlıksız çatışmanın iki kutbunu üretiyor. Biri toplumsal diğeri metafiziksel olup da birbirlerine karşıt olan bu iki kutup ne kendilerini ne de karşıtlarını besliyorlar, ama bir olumsuzluk olarak ötekiliğin üretilmesine katkıda bulunmaktan geri kalmıyorlar, ve böylece birbirlerine karşıt olarak konumlanıp her ikisinin de parçalanışına sebep olacak korkunç tuzağın kurulmasında önemli bir rol oynuyorlar. Her ikisini de yok eden husumet dolu bir sürecin tutsağı haline geliyorlar. Birinin diğeri olmaksızın hayatta kalabilmesi olanaksız olmasına rağmen, birbirlerini yemeyi tercih ediyorlar. Toplumsal üretim ötekinin dışlanmasını üretirken, metafiziksel üretim ötekinin hayali bir imgesini üretiyor. Ne zaman bu iki üretim tarzı beraber işlese, hayali olmayan ve husumet gerektirmeyen bir varoluş biçiminin imkansızlığının koşullarını yaratıyorlar.   

Şunu eklememiz gerekir; sorun yansıtma-içyansıtım mekanizmasının kendisinde olsa da, biz dertlerimize devayı dışarıda arıyoruz. Bütün kötü niteliklerimizi ötekilerine yansıtıyoruz ve bu şekilde onları bize karşı olumsuz olmakla suçluyoruz. Sonuçta, ötekinin olumsuzluğunu, ya da olumsuzluk olarak ötekiliği yaratıyoruz. İçimizdeki ve dışımızdaki olumsuz hep biz tarafından yaratılıyor, çünkü dışa yansıttığımızı içe, içe yansıttığımızı da dışa yansıtıyoruz.  

  • (via hellomisha)  

  • (via hellomisha)   

    (via hellomisha)   

  • (via hellomisha) 

  • (via hellomisha) 

    (via hellomisha) 

  • 4. Özne ve İktidar  

    Özne ve iktidar arasındaki ilişki, Nietzsche, Marx ve Freud’dan beri Avrupa düşünce tarihinin yönünü belirleyen bir tema olarak çok önemli bir rol oynadı. Hem Horkheimer ve Adorno gibi Frankfurt Okulu düşünürleri, hem de Deleuze ve Foucault gibi post-yapısalcı düşünürler bu meseleyi farklı biçimlerde çalışmalarına konu ettiler. Bu tezin başlangıcından önce Adorno’nun Negatif Diyalektik ve Marcuse’nin Akıl ve Devrim adlı eserlerinden oldukça etkilenmeme rağmen, daha sonraları Deleuze ve Foucault’ya dönüp erken Frankfurt Okulu’nun bazı kısıtlayıcı etkilerini azaltacak araçlar buldum. Birçoğunun, örneğin Habermas’ın, düşündüğünün aksine, post-yapısalcılığın ve eleştirel teorinin birbirlerine sunabilecekleri ve özelde hâkim düzenin ve genelde nihilizmlerin pratik eleştirisi için kullanılabilecek birçok şey olduğunu düşünüyorum.   

    Her iki gruptan da almak istediğimi aldıktan sonra, hem post-yapısalcılık ve eleştirel teori, hem de teori ve pratik arasındaki ilişkiyi incelemek adına her grubu diğerinin bağlamına asimetrik olarak yerleştirdim. Bu iki düşünce tarzını birbirlerinin üzerine yansıttım. Amacım, günümüzün gerektirdikleri uyarınca eyleme dönüştürülmesi mümkün olan bir dünyaya pratik olarak bakma yolunu kuramsallaştırmaktı. Pratik Kleincı aynaları kullandım, ve gördüklerim çok tuhaftı ve hâlâ öyle. Thomas Hobbes’u ve Michel Foucault’yu bir hücre içerisinde kendi kuyruğunu ısıran yılan şeklinde buldum. Marcuse ise hücrenin dışında kendinden emin bir biçimde Reich’ın ve onun orgazm kuramının korumacı elinin altındaki bir gardiyan melek gibi durmaktaydı. İçsel tiyatromun sahnesinde zamanla şekil alan bu imgenin ortaya çıkması üzerine, sonunda çalışmamın yönünü ve amacını belirleyebildim.   

    Bu tezin hareket noktası, on sekizinci yüzyılda Aydınlanma ile birlikte ortaya çıkan iktidar üzerine geliştirilen modern söylemdir. Metafiziğe ve Hristiyan dogmatizmine bir yanıt olarak Aydınlanma kendini yalnızca evrensel akıl tarafından yönetilen bir düşünce sistemi olarak sunuyordu. Aydınlanmanın Diyalektiği adlı eserlerinde Horkheimer ve Adorno, Marx’ı ve Freud’u, ve kendilerini bu gelenek içerisine yerleştiriyorlardı. Ben Foucault’yu da aynı Aydınlanma geleneğinin içinde görüyorum.   

    Michel Foucault’nun Panoptikon yorumu ve Thomas Hobbes’un Leviathan’ı bu noktada çok anlamlı bir birliktelik içerisine giriyorlar, çünkü her ikisi de metaforlar aracılığıyla açıkladıkları modern iktidar yapısının ideal modelinin itici gücünü akıl (psyche) ve beden (soma), akıl (reason) ve akıl-dışı (non-reason), yaşam dürtüsü ve ölüm dürtüsü arasındaki çatışmanın sömürülmesinden elde ettiğini söylüyorlar.   

    Bu iktidar yapısı hâlâ baskın olmakla birlikte, aynı zamanda görünürlüğünü azaltırken hâkimiyetini artırıyor. Bunu, aslında haz ilkesi tarafından yönetilen özneleri gerçeklik ilkesiyle yönetildiklerine inandırarak yapıyor. Bu durum öznenin sağlık anlayışında bir değişime sebep oluyor. Buna ileride değineceğim. Öncesinde öznenin sağlık anlayışındaki değişimle yakından ilgili bir başka şeye değinmem gerekiyor.   

    Aydınlanma, Büyük Öteki’nin otoritesinin dünyevileşmesini ve İncil’in mutlak otoritesinin yerine araçsal aklın inşa edilmesini niteliyor. Bu bakımdan Aydınlanma efendiler ve köleler arasındaki basit bir rol değişikliğiymiş gibi görünüyor; metafiziksel dünyanın temsilinin içerdiği sorun aynı kalıyor. Örneğin, Walter Benjamin öznenin içerisinde bir Leviathan yaratan panoptik mekanizmanın kurduğu bu tuzağa karşı bizleri uyarıyor. Mekanik Yeniden Üretim Çağında Sanat Eseri adlı makalesinde Benjamin sinemanın yanlış ellere düştüğü takdirde faşist bir propaganda makinesine dönüşebileceğini iddia ediyor. Benjamin hem politikanın estetikleştirilmesine hem de estetiğin politikleştirilmesine karşı çıkıyor. Benjamin’in makalesinde gözden kaçan nokta ise sistemin yapısının içerdiği sorunun ta kendisi olan akıl-dışının temsili ve metafiziksel kavranışlarının ideolojisidir.   

    Burada Herbert Marcuse ile hangi noktada farklılaştığımı söylemem gerek. Marcuse modern batı kapitalist toplumlarının hasta olduğunu düşünüyordu. Kendisini hasta toplumun dışındaki sağlıklı özne olarak gördü ve amacını hasta toplumun iyileştirilmesi olarak belirledi. Marcuse’nin bir terapi olarak siyasal felsefesi günümüzün gittikçe karmaşıklaşan sorunlarını anlamak için artık yeterli değil. Çünkü artık iktidar baskıcı/ezici olmaktan daha fazlası olmuş durumda.   

    5. Günümüzün Hapsedilmiş Yaratıcıları   

    Eğer günümüz elektronik müziğinin durumuna bakacak olursak görürüz ki yaratılan üç boyutlu sesler o denli temsili değillerdir ki sanki odada tuhaf organik sesler çıkaran ve başka bir boyuttan gelen bir organizma vardır. Elektronik müziğin önemine birazdan değineceğim, fakat öncelikle Herbert Marcuse’nin kapitalizmin hayatta kalabilmek için nasıl da karşı-öznelerin ölümüyle ve öznenin içerisinde dış etkilerce kurulan bir yaşam dürtüsüyle yönetilen baskın tüketici öznenin yaşamıyla beslendiği kuramına yeniden değinmemiz gerekiyor.   

    Özetleyecek olursak, Marcuse’nin Tek-Boyutlu İnsan adlı eserinde geliştirdiği kuramı, bütün karşı-kültür ürünlerini soğurup kendi unsurlarına dönüştüren, iki boyutlu olanı tek boyuta indirgeyen, ve böylece direniş güçlerini direnileni güçlendirme yoluna sevk eden bir tek boyutlu piyasa toplumu hakkındaydı. Marcuse’nin sorunu karşı-kültürel üretimin iki-boyutlu alanının dağılması ve tek-boyutlu ilişkilerin tahakkümü altında olmasıydı. Marcuse, mitolojik betimlemenin hem hâkim toplumsal gerçekliğin daha iyi anlaşılması hem de karşı-toplumsal gerçekliğin yaratılması, dolayısıyla var olan toplumsal gerçekliğin eleştirilmesi için kullanılmasını öneriyordu. Marcuse’nin söyledikleri bir bakıma hâlâ geçerliliğini koruyor, fakat bu kuramı kullanabilmek için onu günümüz durumunun getirdiklerine uyarlamamız gerekiyor. Bu yüzden ben Marcuse’nin kuramının ilgisiz olan kısımlarını yok sayıp benim incelemem için gerekli olan kısımlarını bulmaya çalışacağım. Günümüz Süperpanoptik toplumlarının sorunlarını anlayıp çözmek için Marcuse’nin kuramının yetersiz olduğu doğrudur. Yine de bu kuram günümüz psikosomatik ve sosyopolitik ilerlemesinin hizmetindeki gelişmeleri kavrayabilmek için olumlu bir potansiyel sunuyor.   

    Bugün Madonna’nın son albümü Confessions on the Dance Floor bile Londra’daki bir DJ’in odasında üretildi. Elektronik dans müzik ürünleri çoğunlukla insanların yatak odalarındaki kişisel bilgisayarlara yüklenen ve özellikle elektronik müzik yapmak için üretilen programlar tarafından üretiliyor. Elektronik dans müziğinin aygıtlarındaki bu son değişiklik elbette bugünün dijital ses makinelerinin sunduğu muazzam olanaklardan kaynaklanıyor. Bu makinelerin maddi bir varlığı yok; çünkü bilgisayarlara dijital veri şeklinde yükleniyorlar. Klavyedeki birkaç tuşa basarak bilgisayara bir stüdyo yüklemek bile mümkün. Bu bağlamda, müzik yapmak müzik yapmanın kurallarına dair bilgiye sahip olmak yerine üretim araçlarının teknik bilgisine sahip olmayı gerektiriyor. Söz konusu elektronik müzik olduğunda, sesler hâlihazırda bilgisayara yüklenmiş bulunuyor; bir müzik yapımcısı olmak için yapılması gereken tek şey, bu sesleri bir araya getirmek, onları düzensiz ama olumlu bir biçimde üst üste getirip yeni ve farklı bir şeyler üretmek.   

    Eğer Beethoven’in müzik yapmak için müziği önce orkestradan dinlemesi, müziği tamamıyla şekillendikten/yapıldıktan sonra bestelemesi gerektiğini hayal edersek, elektronik müziğin üretim sürecinde yapımcının ne denli paradoksal bir durumla karşı karşıya olduğunu anlayabiliriz. Bu durumun tuhaflığını anlamak için Beethoven’in kendi müziğinin notalarını, orkestranın çaldıklarını dinlediği sırada yazdığını farz etmemiz, yani Beethoven’in yaptığının tam tersini hayal etmemiz gerekiyor. Elektronik müzik yapımcısının aksine, Beethoven müziğini aklındaki içsel orkestra çaldıkça yapıyordu; maddi gerçeklikteki bir orkestra çaldıkça değil. Elektronik müziğin durumunda, o içsel orkestra artık yaratıcının aklında değil, bilgisayarda bulunuyor.   

    Bu alandaki bazı oldukça yaratıcı ve deneysel akıllar kendi bedenlerinin ya da başka hayvanların bedenlerinin içinden gelen sesleri kaydedip, bilgisayara yükleyip, sentezleyici ve efekt ünitelerinin yardımıyla bu sesleri müziklerinde kullanacakları birtakım ritimlere ve melodilere dönüştürüyorlar. Örneğin, kalp atışı bazı elektronik müzik çalışmalarında hem bateri hem de bas gitar yerine kullanılabiliyor. Bilgisayarın yardımıyla kalp atışının sesini silmek, yankılamak, geciktirmek, derinleştirmek, koyulaştırmak, hafifletmek, yavaşlatmak, hızlandırmak mümkün olabiliyor. Ve böylece uygun bir yapım sürecinden sonra ne tamamen organik ne de tamamen inorganik olan sesler ortaya çıkıyor. Bu ürünler hem internet üzerinden dijital olarak alınıp satılıyorlar, hem de benzer başka ürünlerle mübadele ediliyorlar.   

    Bu ürünlerin duygusal nitelikleri oldukça fazla. Beş en gelişmiş elektronik müzik türünün, yani Tekno, House, Elektro, Trans ve Breakbeat türlerinin üreticileri beden ve akıl arasındaki eşiğin sahipleri olduklarını ve inşa ettikleri ses duvarlarıyla bedeni ve aklı birbirlerinden ayrı ama birbirlerine bitişik olarak muhafaza ettiklerini iddia ediyorlar.   

    Bu dönemde tanıklık ettiğimiz Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sının Kudurmuş Yeni Dünya’ya dönüşmesidir. Öyle bir dünya ki beden ve akıl, fantezi ve gerçeklik, doğa ve kültür, organik ve inorganik, hayat ve ölüm arasındaki o en bilindik sözde sınırların bulanıklaşmasından da öte, tamamen gözden kaybolması söz konusu. Ne var ki, aynı zamanda, bu sınırlar bir yeniden belirme sürecindeler.   

    Elektronik müzikteki son gelişmeler bize inorganik olanın nasıl da, en azından ses olarak, organikten daha organik olabileceğini örnekliyor. Ses üreten makinelerin hızla gelişmesiyle birlikte artık öyle sesler üretiliyor ki dinlediğinizde tuhaf bir şekilde tanıdık olan bir âlemden gelen canlı bir organizma varmış gibi hissediyor, hatta daha da kötüsü, bu seslerin kendi aklınızdan ve bedeninizden çıktığını düşünüyorsunuz. Bu tarz bir müziği dinlemek, zihinsel olan ile bedensel olan arasındaki net ayrımı anlamsız kılıyor. Özellikle CD’ler ve DVD’lerin sunduğu üç boyutlu ortamlar sayesinde sesi kitlelere orijinal, canlı kayıtlardan daha gerçek bir biçimde sunmak mümkün oluyor.   

    Birçok insanın sandığı gibi bu tür müziğin çok az dinleyiciyle buluştuğunu düşünmek yanlış olacaktır. Aksine, reklam yapımcılığı sektöründe bu tür müziğin hem dinleyicileri hem de üreticileri hâkim pozisyonlar elde etmeye başladıklarından ötürü, elektronik müzik, özelikle de underground minimalist tekno-elektro müzik, radyo ve TV’lerde gördüğümüz ürünlerin reklamlarının arka planında git gide daha fazla kullanılmaya başlıyor. Zihinsel ve bedensel ya da organik ve inorganik arasındaki ayrımın silinmesiyle birlikte, minimalist elektronik müziğin günümüz yoğun ve telaşlı yaşam biçimlerinin reklamlarında kullanılması, neredeyse tamamen küreselleşen kapitalizmin etkilediği ve etkilendiği çağımızın nihilist kültürüne özel yaşam/ölüm dürtülerinin sömürülmesine iyi bir örnek teşkil ediyor. Televizyondaki LG U880 ultra-ince cep telefonu reklamı yaşam/ölüm dürtülerinin sömürüsünün nasıl gerçekleştiğini çok sert bir biçimde ortaya koyuyor. Reklamda telefon içerisinde atan bir kalp gösteriliyor. Ya da, kalp etrafını çevreleyen şeffaf bir telefon varmış gibi gösteriliyor. Arka planda ne organik ne de inorganik olup da aynı anda organik ve inorganik olan minimalist tekno müzik var. Telefonun içinde atan kalp derin ve koyu bas sesini yaratıyor ve buna telefon içinden gelen aşırı derecede elektronik ama yine de organik sesler eşlik ediyor. Sanki de insanın kendi kalbi telefonun içinde atıyor; telefon sen oluyorsun, dolayısıyla telefon senin oluyor… Telefonun şeffaflığının, telefonu kaplayan damarlardan ötürü, ete benzer olduğunu aklımızda tutarsak, yaratılan kapsamlı etki çıplak kemiklerine indirgenen ultra minimalist yaşama dair oluyor. Halbuki aslında LG U880 cep telefonu ultra minimalist bir tavrın tamamen karşıtı olan bir ürün. Mesaj bu cep telefonunun sizi hayata bağladığı yönünde. Halbuki gerçekte ürün sizi hayatın kendisinden uzaklaştırıyor. Reklamın son sözleri “Hayat İyidir” benim bu reklama yönelttiğim eleştiriyi, inorganik bir nesne olan bu olağanüstü ses-imgenin canlı bir organizma kılığında görünmesine dair eleştirimi doğrular nitelikte. Burada, inorganik olan organik olanın yerini alırken ve yaşamın ortasında bulunan ölümün gerçekliği dışlanırken, yaşam/ölüm dürtülerinin sömürüldüğü ve baskı altında tutulduğu aşikârdır.   

    İçinde bulunduğum bu duruma bakacak olursak, Benjamin’in ve Marcuse’nin kuramları, tam da bu rollerin değişmesi politikasını geride bırakmak gerektiğinin farkına varmadıkları ölçüde, yetersiz kalıyorlar, çünkü Panoptikon ve Leviathan aynı anda hem öznenin içinde hem de öznenin dışında bulunuyorlar ve rollerin değişmesi bu tehlikeli zamanlarda hiçbir anlam ifade etmiyor.   

    Süperpanoptik toplumların gelişmiş yansıtma-içyansıtım mekanizmalarının açığa çıkardığı sorunların çözümü için, birçok düşünürün iddia ettiği gibi özellikle cevapsız bıraktıkları yanlış ve doğru sorular bakımından post-yapısalcılık ve eleştirel teorinin birbirlerini dışlamadıklarını göstermeye çalışıyorum. Eğer Adorno ve Foucault’nun çalışmalarına bakacak olursak, düşüncelerinin büyük bir kısmının teori ve pratiği nasıl uzlaştıracakları sorusu üzerine odaklandığını görürüz. Tıpkı teori ve pratik gibi, post-yapısalcılık ve eleştirel teori de her zaman hâlihazırda uzlaşmıştırlar, çünkü her ikisi de Nietzsche’den, Marx’tan ve Freud’dan gelmektedir. Her zaman hâlihazırda uzlaşmış olabilirler, fakat bu uzlaşmayı gerçekleştirmenin tek yolu ortak hedeflerini gerçekleştirmekten geçmektedir; teoriyi olağan yaşamın hizmetine sunmak, varoluşun koşullarını geliştirmek, ve özgürlüğü yaşamak.   

    Kulağa nahoş gelme ihtimali olsa da, yeni olan ancak ve ancak bazı insanların hain olup kendi varoluş tarzlarının temellerini sarsmalarıyla, ya da en azından ışığın herkesin üzerinde parlayabileceği ya da ölümün kendini gösterebileceği alanlar açmaya çalışmalarıyla ortaya çıkabilir. Birileri başkalarını gücendirme riskini almak zorundadırlar, çünkü her durum kendi ifadesine ihtiyaç duyar ve her sorun kendi içinde çözümünün en azından yarısını barındırır. Bütün mesele teoriyi ve pratiği birbirlerinin hizmetine sunmaktır. Kendi zamanının gerçeğine uymayan teori bir hiçtir. Önemli olan, olağan bir yaşamın banal kazalarıyla uğraşmanın pratik yollarını kuramsallaştırmaktır. Sanırım, bu söylediğim hem Foucault’nun hem de Adorno’nun hemfikir olabileceği bazı noktalardan biridir.   

    6. Nietzscheci Özne   

    Son olarak hastalığa yol açan kötü vicdan kavramını yaratan Nietzsche’ye dönüyorum. Bu kötü vicdan yol açtığı hastalık tarafından besleniyor ve memnuniyetsiz adamı (man of ressentiment) yaratıyor. Nietzsche’nin memnuniyetsizlik dediği, Klein’ın haset dediğine denk geliyor. Haset/memnuniyetsizlik ile hiçlik istenci/yaşam-ölüm dürtüleri arasındaki bağıntıyı daha iyi görebilmek için, başlangıçtan, yaşamın ilk yılından başlayacağım.   

    Özne için herşeyin yeni olduğu bir dünyada, hiçbir şey sembolik değildir. Özne sembolik düzenin içine doğar, ama yine de kendi doğduğu sembolik düzenden tamamen farklı olan başka sembolik düzenler de vardır. Özne, tıpkı bir göçebe gibi, bir sembolik düzenden diğerine geçer. Bu geçiş o kadar anidir ki adeta tanınmaz ve tespit edilemez bir durumdur. Yeni sembolik düzeninde özne herşeyi ilk kez tecrübe eder; tıpkı ilk yılını yaşayan çocuk gibi. Çocuk dış gerçeklik ve iç gerçeklik arasında arabuluculuk yapar. Henüz hiçbir şey iyi ya da kötü değildir. İç dünya dalgalanan betimleme parçaları olan kısmi nesnelerden, bir sefalet kütlesinden oluşur. Çocuk, eylemleri aracılığıyla hem sembolik düzeni çökertir, hem bir gerçeklik üretir. Çocuğun henüz nasıl soracağını bilmediği birçok soru vardır. Melanie Klein’a göre bu, çocuğun iyi nesneler ve kötü nesneler arasında ayrım yapmayı öğrenmesini sağlayan paranoyak-şizoid pozisyondur. Paranoyak-şizoid pozisyonun ardından manik-depresif pozisyon gelir; bu çocuğun mutsuz bilinç olduğu dönemdir, çünkü annenin memesinin hem iyi hem de kötü olabileceğini öğrenir. Lacan’ın ayna-evresi —Hayali tanımlamalar dönemi— çocuğun çevresindeki nesnelere göre davranmayı öğrenmesine yarayan birtakım Narsisist yanılsamadan ve hayali tanımlamalardan oluşan Klein’ın manik-depresif pozisyonunun bir versiyonudur.   

    Nietzscheci özne her zaman çevrededir ve sürekli olarak onu çevreleyen nesnelerle temas halindedir. Aslında yalnızca temas halinde değildir, çünkü kendisi bu nesneler tarafından tanımlanmaktadır. Bu özne tükettiği üzerinden üretilir. Özne bir şeyler satın alır ve sonra o şeyler öznenin kimliksiz kimliğini belirler. Özne tükettiği şey olur, içe yansıttığı şeyi yansıtır. Şiddet, yıkım ve ölüm, ya da Kerouac’ın diyebileceği gibi “her yönde delilik” dolu bir dünyada, özne toplum içerisindeki kötülüğün yansıtıcısından başka bir şey olmaz. Günümüz Nietzscheci öznesinin bu paradoksal doğası bir oluşum süreci sırasında benliğin kendi içerisinde bir ötekiye dönüşmesinin sonucudur. Günümüzün benliği hem kendi içindeki ötekiler için bir hapishane olmuştur, hem de dışarısıyla ilişkisi olmayan, dış dünyada ötekilerin benliklerinin yaşadığının farkına varmayan, başkalarına ihtiyaç duymayan bir tek hücreli organizmaya dönüşmüştür.   

    Bir öznenin kendisini çevreleyen nesnelerle olan ilişkisi bize öznenin ölümle olan ilişkisine dair bir şeyler gösterir. Kullanım değerinin mübadele değeriyle olan karşıtlığının büyük öneme sahip olduğu bir dünyada, özne nesnelerin ve ölümün doğasını daha derinden kavrar. Ama bugün kullanım değerinin kendisi mübadele değeri tarafından belirlenmektedir. Bugünün dünyası, hiçbir şeyin bir başka şeyin yerini alamadığı bir dünyanın nerdeyse tam tersi bir dünyadır.   

    Mübadele değeri üzerine inşa edilen toplumlarda özne ve nesne arasındaki ilişki paranoyak-şizoid pozisyona hapsolmuştur. Özne ile nesne arasında aslında olması gereken bir boşluk kalmaz. Herşey bir başka şeyin yerine geçebilir ve her şey mübadele edilebilir. Küresel kapitalizmin ilerlemesiyle öznenin kendisi bir nesneye dönüşür. Özne ötekinin arzusu ve tüketimi için bir nesneymiş gibi davranmaya başlar. Özne kendi kendisinin yerine geçer, kendi kendisini mübadele eder. Küresel kapitalizmle birlikte özne kendini bir makine gibi hissetmeye başlar; aslında esasen organikken kendi içinde inorganik olur. Bir başka deyişle, organlar organ değilmişler gibi işlemeye başlarlar, her türlü organiklik inorganiklikle, yaşam ölümle yer değişir, ve böyle bir tür toplumda herkes her zaman hâlihazırda ölüdür.   

    Küresel kapitalizm gerçekten de herkesi birbiriyle olan ilişkisinde eşitlemiş gibi görünmektedir. Herkes eşit tüketme hakkına sahiptir ama herkes hiçbir şekilde bunu yapabilecek araçlara sahip değildir. Öznenin basit bir tüketici olarak bu durumu özneyi bir tüketim öznesi olarak nesneleştirir. Özne (doğal olarak) tüketen-boşaltan bir makineye, ya da (kültürel olarak) bir içeyansıtma-dışayansıtma mekanizmasına indirgenir. Bu herkesin değiştirilebilir olduğunu gösterir; herkes birbirinin rolünü oynayabilir. Bir başka deyişle, fark edilmeyen bir hiç kimse olmak yerine, değiştirilebilir ve harcanabilir bir şey olmayı tercih ederler. Ve bu “kendini bir hiç yerine bir şey hissetme” durumu, bu “hiçlik olarak benlik” hissi, güvende olmak ve her şeyi bilmek için mücadele etmekten vazgeçilmesiyle birlikte gelir. Özne benliğinin bir hiçliğe indirgenmesini bir kazanç olarak görmeye başlar. Halbuki bu özne ve nesneye dair olması gereken tüm farklılığın kaybedilmesidir. Özne sıradan bir sembolik kişi olmak ister. Küresel kapitalizmin ilerlemesiyle sürü-içgüdüsü her özneyi kuşatır ve bu sürü-içgüdüsü yaşam dürtüsünün ölüme karşı mücadeleden ibaret bir yaşama indirgenerek sömürülmesinin sonucundan başka bir şey değildir. Özne artık farklı olma yükünü taşımak zorunda değildir. Bu şekilde bu zamanda küresel kapitalizmin hem öznenin kendisini unutmasını mümkün kılan koşulları, hem de benliğin hatırlanmasını imkansız kılan koşulları yarattığını, bir karşı-bilgi olarak benliğin bilgisizliğini (non-knowledge) ürettiğini söyleyebiliriz.   

    Nietzsche’nin Ecce Homo adlı otobiyografik kitabı onun önceki kitaplarının bir etkisi, bir belirtisi, Avrupa’nın birçok kısmında, ama özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Britanya’da onun külliyatının içindeki öteki olduğuna göre, bu kitap “sağlıklı yaşamın” en baskın biçiminin bir reçetesi olarak düşünülmelidir. Geçmişe dair içerdeki ötekinin bugünün benliği olduğunu, aklın içindeki akıl-dışının aklın kendisine dönüştüğünü söylemek kulağa hakaret gibi gelebilir, ama yine de sorular geçerliliklerini hâlâ korumaktadır:   

    1. Nietzsche’nin birçok yenilgiye sebep olmuş ve olmaya devam eden yenilgisinden ne öğrenebiliriz?  

    2. Ben ve öteki arasında husumete dayanmayan ve hayali olmayan bir ilişkiyi mümkün kılabilecek koşullar nelerdir ve bu koşullar nasıl sağlanabilir?   

    © Cengiz Erdem, Life and Death in a Raving New World, 2007.  

    Çeviren: Mehmet Ratip.  

    (EMAA Dergisi, Kasım-Aralık, 2008)  

    Resim: Leonardo Da Vinci   

    Notlar:  

    (1) Sigmund Freud, Civilization, Society, and Religion [Uygarlık, Toplum, ve Din], çev. Angela Richards (London: Pelican, 1985)   

    (2) Freud, 357   

    (3) Sigmund Freud, Civilization and Its Discontents [Uygarlığın Huzursuzluğu], çev. James Strachey (London: Penguin, 1985), 279  

    (4)Michel Foucault, Discipline and Punish [Hapishanenin Doğuşu], çev. Alan Sheridan (New York: Pantheon Books, 1977), 200  

     

    Michel Foucault Hapishanenin Doğuşu: Gözetim ve Ceza adlı başyapıtında mimar ve düşünür Jeremy Bentham’ın yeni bir hapishane modeli olarak tasarladığı ve Panopticon adını verdiği, zamanına göre (Ondokuzuncu yüzyıl) devrimci sayılabilecek gözetim ve denetim mekanizmasını modern zamanlardaki iktidarın işleyiş biçimini gözler önüne seren bir metafor olarak lanse eder. Foucault’ya göre Panopticon mahkûmların hareketlerini, davranış biçimlerini ve hatta düşüncelerini kontrol altında tutan bir aygıt, bir makinedir adeta. Panopticon iç içe geçmiş halkalardan oluşan bir binadır ve tam ortasında bir gözlem kulesi bulunur. Mahkûmların hücreleri bu gözlem kulesinden rahatlıkla görülebilecek şekilde dizilmiştir. O kadar ki mahkûmun kendisi ne kadar saklanmaya çalışırsa çalışsın hapishanenin mimari yapısı vasıtasıyla oluşturulmuş ışıklandırma düzeneği öyle bir tasarlanmıştır ki mahkûmun gölgesi rahatlıkla görülebilir kuleden. Sürekli gözetim ve denetim altında tutulmakta olduğunu bilen mahkûm şahsiyet zaman içerisinde kendisini kuledeki gardiyanın gözüyle görmeye ve o gözün beklentileri doğrultusunda hareket etmeye başlar. O kadar ki artık kulede bir gardiyan olup olmadığı bile önemsizleşir, zira zaten artık mahkûm hapishanenin gözünü, otoritenin bakış açısını içselleştirmiş ve otomatikman mahkûmluk rolünü benimsemiştir. Dolayısıyla çoğu zaman kulede bir gardiyan tutmaya bile gerek yoktur artık, ne de olsa zaten mahkûmlar sürekli kulede bir gardiyan varmış gibi hareket etmeyi alışkanlık haline getirmişlerdir.

    “Çevrede halka halinde bir bina, merkezde bir kule; bu kulenin halkanın iç cephesine bakan geniş pencereleri vardır; çevre bina hücrelerle bölünmüştür, bunlardan her biri binanın tüm kalınlığını katetmektedir; bunların, biri içeri bakan ve kuleninkilere karşı gelen, diğeri de dışarı bakan ve ışığın hücreye girmesine olanak veren ikişer pencereleri vardır. Bu durumda merkezi kuleye tek bir gözetmen ve her bir hücreye tek bir deli, bir hasta, bir mahkûm, bir işçi veya bir okul çocuğu kapatmak yeterlidir. Geriden gelen ışık sayesinde, çevre binadaki hücrelerin içine kapatılmış küçük siluetleri olduğu gibi kavramak mümkündür. Ne kadar kafes varsa, o kadar küçük tiyatro vardır, bu tiyatrolarda her oyuncu tek başınadır, tamamen bireyselleşmiştir ve sürekli olarak görülebilir durunmdadır. Görülmeden gözetim altında tutmaya olanak veren düzenleme, sürekli görmeye ve hemen tanımaya olanak veren mekânsal birimler oluşturmaktadır. Sonuç olarak, hücre ilkesi tersine döndürülmekte veya daha doğrusu onun üç işlevi – kapatmak, ışıktan yoksun bırakmak ve saklamak— tersyüz edilmektedir; bunlardan yalnızca birincisi korunmakta, diğer ikisi kaldırılmaktadır. Tam ışık altında olma ve bir gözetmenin bakışı, aslında koruyucu olan karanlıktan daha fazla yakalayıcıdır. Görünürlük bir tuzaktır.” (1)

    Panopticon denilen bu hapishane modelinin önemi modern toplumlardaki iktidarın işleyiş biçimini temsil eden bir yapıya sahip olmasıdır. Biliyoruz ki modern toplumla birlikte merkezi iktidar çözülerek bireylerin içine işlemiştir. Ölüm ilanı vermeye hevesli pek çok kişi merkezi otoritenin bu çözülüşünü iktidarın ölümü olarak telakki etmiştir, ama bu son derece yanlış bir yorumdur, zira iktidar ölmemiş, sadece şekil değiştirmek ve kendisini görünmez kılmak suretiyle gücüne güç katmıştır sevgili okur. Artık iktidar toplumu oluşturan bireylerin dışında değil, içindedir. Yani toplumu oluşturan bireyler kendilerini içinde buldukları sistem tarafından öyle bir kurulmuştur ki artık onlara ne yapmaları, nasıl davranmaları gerektiğini söylemek bile gereksizleşmiştir, zira onlar zaten sistemin aksamadan çalışması için oynamaları gereken rolü oynamaya dünden razı bir hale getirilmişlerdir.Bu durumu gözler önüne seren en güzel örneklerden biri Michael Bay’in yönetmenliğini yaptığı The Island, yani Ada filmi. Yirmibirinci yüzyılın ortalarında geçen bu bilim-kurgu filmi George Orwell’in 1984 adlı meşhur romanını çağrıştırmakla beraber, filmde Büyük Birader Panopticon’dakinden bile daha derinine nûfuz etmiş şu zavallı öznelerin. Film Ewan McGregor’un canlandırdığı Lincoln Six-Echo’nun bir kabustan uyanmasıyla başlar, ama ne seyircinin ne de kahramanımızın bildiği şey aslında kahramanımızın bir kabustan gerçek olduğunu sandığı ama aslında gerçekle hiç bir alâkası olmayan son derece steril bir dünyaya uyanmış olduğudur. Lincoln uyanır uyanmaz kendisine bir hoparlör vasıtasıyla akşam rahat uyumadığı, kabuslar gördüğü, dolayısıyla da derhal psikiyatristini görmeye gitmesi gerektiği söylenir. Yatağından kalkan Lincoln tuvalete işemeye gider. İşedikten sonra aynı hoparlör kendisine idrarının yeterince temiz olmadığını, içinde yabancı maddeler bulunduğunu, dolayısıyla da diyetine dikkat etmesi gerektiğini söyleyerek tüketmemesi gereken besinleri sıralar. Yani kısacası kahramanımız Lincoln Six-Echo rüyalarından sidiğine kadar denetim altında tutulduğu bir ortamda yaşamaktadır. Bu ortam aslında çölün ortasında, yerin yedi kat altına kadar inen dev bir mekanizma, klonlama yöntemiyle insan üreten bir fabrikadır sevgili okur. Lincoln ise tüketilmek için üretilmiş bir üründen başka bir şey değildir. Amerikan Savunma Bakanlığı’nın eskiden askeri araştırmalar yapmak ve silah üretmek için kullandığı yeraltındaki bu yapı çok büyük bir sağlık korporasyonuna devredilmiş ve bu sağlık korporasyonu da burada çok büyük paralar(kişi başı beş milyon dolar) karşılığında sağlık sorunları olan çok zengin kişilerin kopyalarını üreterek zamanı geldiğinde bu kopyaların organlarını bu kişilere satmaktadır. Lincoln Six-Echo aslında gerçek hayatta adı Tom Lincoln olan bir İskoç’un klonlanmış kopyasıdır. Tom Lincoln çok seks yaptığı için Hepatit virüsü taşıyıcısıdır ve hayatta kalmak için iki sene içerisinde Lincoln Six-Echo’nun bedenine ihtiyaç duyacaktır.İnsan fabrikası diye nitelendirilebilecek yeraltındaki bu enstitü şöyle çalışmaktadır sevgili okur: Sponsorlarından alınan genlerden üretilen klonlar ana-rahmi ortamında bir müddet bekletildikten sonra yeterince olgunlaştıklarına kanaat getirilince ağaçtan meyve veya tarladan karpuz toplar gibi hasat edilerek kullanıma sokulmaktadırlar. Klonların kimisi kalbi için, kimisi gözleri için, kimisi de derisi için üretilmiştir. Aslında fiziksel olarak normal bir insandan hiç bir farkı olmayan bu klonlara öncelikle birer hafıza ve birer de bilinçaltı kaydedilmektedir. Klonların beynine son derece hızlı bir görüntü ve ses akışı bir ekran vasıtasıyla neredeyse enjekte edilmekte, programlama süreci tamamlandığında klonlar sanki bir geçmişleri varmış gibi hissederek işbaşı yapmkatadırlar. Kendilerine seçilmiş kişiler oldukları, tüm dünyayı felakete sürükleyip insanlığın neredeyse yok olmasına sebep olan amansız bir salgın hastalıktan kurtulan ender kişiler olarak ne denli şanslı oldukları söylenmektedir. Hayatları sistemin muhafazası yolunda sürekli çalışmaktan ibaret olan bu zavallı klonlara kurtuluş umudu da lâzımdır tabii. Aksi taktirde klonlar hayatın anlamını sorgulamaya meyledecek ve içinde bulundukları durumdan tatminsizlik duyup şikayet etmeye başlayacaklardır. Dolayısıyla klonlar haftada bir düzenlenen bir piyango çekilişi sayesinde varlıklarının bir amacı olduğu yanılsamasına hapsedilmektedirler. Bu amaç dünyada kalan son cennet olan egzotik bir adaya gidecekleri günün gelmesini beklemektir sevgili okur. Kendilerine sürekli “sen seçilmişsin, adaya gitmek istiyorsun” denmiş ve neticede klonlar kendi ken
    dilerini hayatın adaya gitmekten başka bir anlamı olmadığına kâni kılmışlar, dolayısıyla da varlıklarının anlamını sorgulamaksızın, neye hizmet ettiklerini bilmeksizin sürekli çalışmakta, adaya gidecekleri günün hayaliyle yatıp kalkamaktadırlar. Onbeş yaşındaki bir gencin seviyesine kadar eğitilen klonlar birer çocuk olarak kalmaya mahkûm bireyler olarak yetiştirilmektedir. Ama kahramanımız Lincoln tatminsizdir, mutsuzdur. Lincoln çok geçmeden bu işte ters giden bir şeyler olduğunu hisseder ve varlığını sorgulamaya başlar. Aslında korporasyonun yöneticisinden başka bir şey olmayan psikiyatristine konuyu açıp hayatın piyangonun kendine çıkmasını ve adaya gitmeyi beklemekten daha başka bir amacı ve manası olması gerektiğini söylediğinde aldığı yanıt şudur: “Ne kadar şanslı olduğunu göremiyorsun Lincoln. Salgından kurtuldun, burada rahatın yerinde, daha ne istiyorsun?” Lincoln bu yanıtla ikna olmaz tabii ve merak içersinde girmemesi gereken yollara girer, gitmemesi gereken yerlere gider, ve görmemesi gereken şeyler görür. Kanatlı bir böceğin peşine takılan Lincoln kendisini yapının gizli bir bölmesindeki bir hastanede bulur ve orada görür ki adaya gitmek üzere seçilen kişiler aslında ameliyat masasına yatırılıp gereken organları alındıktan sonra öldürülmektedir. Yani aslında salgın malgın yoktur dış dünyada, ada denilen yer ise klonları motive edip verimlerini arttırmak için uydurulmuş bir fantaziden başka bir şey değildir.Lincoln’un gerçeği öğrendiği günün gecesi o haftaki piyangonun çekileceği gecedir ve ne tesadüfütür ki o gece piyango Lincoln’un sevgilisi Jordan Two-Delta’ya (Scarlet Johansson) çıkar. Öldürülme sırasının sevgilisine geldiğini anlayan Lincoln derhal harekete geçer ve Jordan’ın odasına gidip ona gerçeği anlatır. Derhal kaçmaya başlarlar ve uzunca bir kovalamacadan sonra en nihayet yeryüzüne çıktıklarında kendilerini uçsuz bucaksız bir çölde bulurlar. Çölü koşarak aştıktan sonra küçük bir kasabadaki küçük bir bara varırlar. Burada Lincoln’un enstitüden tanıdığı bir kişiyle karşılaşırlar ve ondan gerçeği tüm çıplaklığıyla öğrenirler. Enstitünün çalışmalarını engellemek için Los Angeles’a gidip orjinallerini bularak onlara gerçeği anlatmaya karar verirler; belki böylece bu zulmü durdurabileceklerini düşünmektedirler.Filmin bundan sonrası tipik bir aksiyon filmine dönüşüyor ve Los Angeles sokaklarında geçen amansız bir kovalamacada pek çok araba hasar görürken, ölü ve yaralı sayısı da gittikçe artıyor. Tabii en sonunda kahramanlarımız başarıya ulaşıp enstitüyü havaya uçuruyorlar. Gerçeği deşifre edemiyorlar belki ama en azından tıp etiğine sığmayan bir çalışmayı, yani bitki yetiştirir gibi insan yetiştirip organ satan bir firmayı yok ediyorlar.Aksiyon kısmındaki pek çok saçmalığı saymazsak The Island son derece güzel bir film, en azından benim son dönemlerde gördüğüm en anlamlı bilim-kurgu filmlerinden birisi. Özellikle de Amerika’da daha şimdiden domuzları genetik mutasyona uğratıp kalbi bozulan insanlara nakledilmek üzere domuz kalbi üretilmesi yolundaki çalışmalar filmin gerçekçi bir yaklaşımla tasaralandığını gösteriyor. Ayrıca modern batı toplumlarındaki iktidarın yapısını da son derece etkileyici bir biçimde deşifre ediyor Ada filmi. Mesela insanların kendilerini bir hayal dünyasına hapsedip, sanal amaçlar uğruna bir ömür boyu sömüren sistemlere hizmet eder hale gelişlerini gayet anlaşılır bir dille gözler önüne seriyor. Emekli olup rahata kavuşacakları günün hayaliyle bir ömür boyu didinip duran insanlar emekli olduklarında bir de bakıyorlar ki ne para harcayacak sağlığa sahipler, ne de biriktirmiş oldukları paraların bir kıymeti var. Dolaşıma girmeyen para bankalarda dura dura değerini yitiriyor ve hayatı boyunca çalışıp sağlığından olan insanların sağlık masaraflarını karşılamaya bile ya zor yetiyor, ya da hiç yetmiyor. Böylelikle egemen sistem gücüne güç katarken insan ölüyor ve çark döndükçe bu kısır döngü işte böyle sürüp gidiyor sevgili okur. Bu durum ise kişiyi şu soruları sormaya sevkediyor: İnsanın kendisini yok eden siyasi ve ekonomik bir oluşuma hizmet eder hale gelmeden var olabilmesi nasıl sağlanabilir? Kendini değil, insanı besleyen bir sevk ve idare modeli nasıl yaratılabilir? Sürekli dönüşüm ve değişimi temel ilke edinmiş bir mekanizma nasıl geliştirilebilir?

    (1) Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu: Gözetim ve Ceza, çev. Mehmet Ali Kılıçbay (İstanbul: İmge, 2006), 295-6

    *Panoptik toplumdan Süperpanoptik topluma geçiş sürecinin daha detaylı bir analizi için bknz…
    http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/kudurmus-yeni-dunyada-yasam-ve-olum_3821.html

    (c) Cengiz Erdem, 2007.
    %d bloggers like this: