Skip navigation

Tag Archives: yaşam

Cyprus – December 26, 2010

Nice first day, starting in Nicosia/Lefkosia, one of the few remaining divided cities in the world, and interesting on both sides. It’s also very easy to cross now for many people, including tourists and most Cypriots, which I believe became the case in 2003. Before that it was said to be a bit more tense. At the far edge of the walled portion of Northern Nicosia (it was the Venetians who walled this city long ago) I struck a deal with a taxi  driver. We went through some spectacular mountain scenery to the northern coast of Cyprus, which is not far away. Great driver, and I may use him again for further explorations of the North in the next few days. Also may have found the perfect place for New Year’s after striking up a conversation with a cafe owner in the North. More on that later…

crossing the border – December 28, 2010

I’m heading over across the border again today, this time to meet one of our philosophy blogger friends. Here’s what the border crossing is like when coming from the southern part of Nicosia/Lefkosia, where I’m staying…

Ledras Street, which is the main artery of the shopping district in the southern part of the city, leads straight into a checkpoint. All of the governmental facilities on both sides of the line are sort of like trailers, or like ticket windows for a theater or circus.

To your right is a Republic of Cyprus facility, but that’s only for when you’re coming back in. They don’t want to see your passport on the way out.

Then you’re in the zone for about 20 or 30 feet, and if you look left and right you can see plenty of damaged/abandoned buildings along the Green Line. The big conflict was in 1974, and I would assume that none of these buildings have been used for anything in 36 years.

Then, on your left, a Northern Cyprus trailer, white and with the image of their flag painted on it. You have to fill out a white visa form. They can’t stamp your passport because there are recognition controversies about the national status of Northern Cyprus. So instead, they stamp the piece of paper.

The northern side of Nicosia is rather different from the southern part. On the North it’s a lot like Turkey, unsurprisingly; the style of the mosques is the same, of course.

It’s also pretty easy to get lost in the northern part, though just like in Damascus you’ll eventually hit one of the old walls and be able to reorient yourself that way. But a couple of times, the twisty streets had me turned around so that I was shocked to come upon buildings that I thought were many blocks behind me. It had a sort of urban “Blair Witch Project” feel to it.

Neither the northern nor the southern part of the old city is especially large, but you can easily spend several hours wandering around the northern part.

When leaving, the Northern Cyprus authorities do ask to see your passport and visa. In most cases they type your passport number into a computer. They let you keep the visa, which is reusable for periods of, I believe, up to 3 months. They do stamp the visa upon exit, though, which would make me somewhat self-conscious about going in multiple times per day; as a result, I’ve only made one trip per day to the North.

The Republic of Cyprus trailer then appears 20 or 30 feet later, and they also want to see your passport and visa before allowing you back in. To my surprise, they didn’t check my rather large bag the first time. I had read that they are very strict about cigarette smuggling and so would examine any tourist bags carefully. That didn’t happen.

Since 2003 this has all been a lot less tense, apparently. My understanding (and this is just what I’ve heard) is that the only people who have problems crossing are the Turkish immigrants in the North who want to cross into the South. The original Turkish Cypriots reportedly have no problem.

I’ve wondered a bit if Nicosia was the inspiration for China Miéville’s much weirder divided place in The City and the City.

fun time in the North – December 28, 2010

Fun time in the North today thanks to Cengiz, who BLOGS HERE, did his Ph.D. in the U.K. at East Anglia, and wrote THIS BOOK in English along with a couple of fictional works in Turkish.

We dipped into Northern Nicosia bohemia for a bit, then had a nice long meal in a village outside Kyrenia, then nargileh (a.k.a. shisha) at the Kyrenia waterfront itself. Lots of talk about the current state of SR.

It was nighttime, of course, but here’s how beautiful Kyrenia is by day. This is the waterfront where we smoked the nargileh.

Cyprus cultural note – December 29, 2010

In the southern part of the Old City there’s a Starbucks that’s just a plain old Starbucks, sure. But out here at the edges of Nicosia, the chain coffee shops function almost like bars. I’ve never seen anything like this before, so if this is an emerging global trend, it has escaped me until now.

What I mean is, chain coffee shops here are all large, airy, fancy, and seem to function as a young adult dating scene. The music is cool. Everyone’s dressed for show. The stuff on the video screens is stuff you would normally see at a bar, such as runway models on infinite loop.

There are at least 4 chain coffee shops in a row out here that fit that description.

more Northern Cyprus -January 2, 2011

Another nice sightseeing tour of the North today, thanks to Cengiz Erdem (see HIS BLOG).

He’s an especially good host when it comes to knowing very good local restaurants that you wouldn’t have a ghost of a chance of finding if you weren’t a long-time local resident.

But of course, we ended up at the Kyrenia marina smoking apple nargileh (shisha) yet again.

via Object-Oriented Philosophy

Advertisements

Olay ve Hakikatin Bozguna Uğrattığı Fantezi Makineleri - Emre İleri   Cengiz Erdem “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”nı yazdığından beridir, defalarca okudum desem yalan olmaz. Kitabın etrafında bir Kızılderili çadırı kurup ateş yaktığım, hatta dans ettiğim bile söylenenler arasında! Söylenenler arasındadır arasında olmasına ama, kitap da benim etrafımda ateş yakıp dans ve de raks ederekten beni bilmediğim yerlere sürükleyip kendimi defalarca kez kaybetmeme ve bulmama vesile olmuştur. Bahis konusu kitabı  okuduğumu ve yorumladığımı sanırken aslında kitap beni birtamam okumuştur, karıştırmış, sayfalarıma dokunmuş, yazma eylemine sürüklenmiş bulmuşumdur kendimi adeta. Bu paramparça yazı, ya da yazılar, ne kadar bu roman ya da başka bir şey hakkında olur biliyorum. Fakat insan mevzubahis romanı okuduğu ve onun tarafından okunduğu zaman, ekran ve insan, kitap ve insan arasında tek taraflı bir görme, algılama ve düşünme eyleminin vuku bulup bulmadığını sormaya başlıyor kendi kendine. Amacımız kesinlikle mevzubahis roman hakkındaki “hakikatler”i ortaya çıkartmak değil, onu yeniden yazmaktır. Yani, kafamızda roman hakkında oluşan imgeleri yeniden simgelere dönüştürmektir niyetimiz. Ama bizim niyetimizin ne olduğunun pek de önemi yok. Biz de yokuz ki zaten, bir “biz” olmaktan çıktığımızdan beri… Read More

via Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı

Aslen Almanya doğumlu olmakla birlikte Sorbonne’da doktorasını tamamladıktan sonraki çalışmalarının çoğunu İngiltere’de yalnızlık içinde sürdürmüş ve karısıyla tanışıp evlendikten sonra da uzun yıllar Londra’da yaşamıştı Dr. Lawgiverz. Karısından ayrıldıktan sonra hayatı alt-üst olan doktorun bunalımdan çıkmak için tek şansı yeni diyarlara doğru yeni yelkenler açmak ve yeni insanlarla tanışmaktı, ki nitekim o da öyle yapmıştı zaten.   Hâliyle ayrılığı takiben seçtiği yaşam biçiminin doğası gereği Dr. Lawgiverz’in sabit bir ikâmetgâhı olması mümkün değildi. Her yıl farklı bir üniversitede ders vermekte, böylece de oradan oraya göç etmekle geçen göçebe bir yaşam sürdürmekteydi zira. Olaya düşünsel yaşam bazında baktığımızda ise görüyoruz ki Dr. Lawgiverz evrenin sırlarına ve insan doğasına ilişkin çalışmlarına edebiyatla başlamış, psikanalizle devam etmiş ve söz konusu çalışmaları gelişen teknolojiden de faydalanarak artık bir bilim dalı olduğuna hükmetmek vakti gelmiş bulunan felsefeyle sürdürmektedir hâlen.

Dr. Lawgiverz “söz uçar, yazı kalır,” sözünü hatırladı. Bu sözün 4.5 yıl içerisinde anlamını yitirecek olması, onu, sarf edilmiş diğer tüm sözlerin de anlamını yitireceği düşüncesine sevketti. Ne de olsa güneşin sönmesi neticesinde dünya ve hatta evren dev bir buz kütlesine dönüşecek ve dünyadaki her şeyle birlikte kitaplar da yok olacaktı. Yazarların ve sanatçıların eserleriyle ölümsüzlüğe kavuştuğu düşüncesinin ne derece saçma olduğu bir kez daha kanıtlanmış olacaktı böylece. Ölümle yazı arasındaki ilişki elbette ki eski çağlardan beridir yazarların ve düşünürlerin kafasını kurcalamış bir ilişkiydi. Maurice Blanchot “ölmemek için yazıyorum,” dediğinde büyük ihtimalle kendisini bir Şehrazat olarak duyumsamıştı. Yazılarımız boşluktan gelir ve boşluğa giderdi. İnsanın ölüm karşısındaki aczi teknoloji vasıtasıyla aşılmaya çalışılmış ve bazı bilim adamları teknoloji sayesinde insanın ölümsüz bir varlığa dönüşebileceğini iddia etmekle kalmamış, bunu kanıtlamıştı da. İnsan ezelden beridir yaşamı ölüme karşı bir direniş olarak görmüş, ölümü alt etmek için çeşitli icatlar yapmıştı. Örneğin Dr. Lawgiverz’in yakın bir dostu olan ve Takamuro Kootaro adını taşıyan bir bilimadamı, insan beyinlerinin içi sıvı nitrojen dolu küvezlere yerleştirilerek, bedenin geri kalan tüm kısımları yaşamsal fonksiyonlarını yitirse bile beynin kendisinin hayatta tutulabileceğine ve daha sonra yapay bir bedene (avatar-robot?) yerleştirilerek sosyal yaşama dahil edilmek suretiyle yaşamın deneyimsel yönüne kavuşturulması neticesinde ölümsüzlüğün hayata geçirilebileceğine gönülden inanmış ve yıllardır bu yöndeki çalışmalarını hayvanlar üzerinde yaptığı deneylerle neredeyse kanıtlamıştı. Hatta bu kanıtlar oldukça zengin olduğunu söyleyebileceğimiz, ölümün eşiğindeki bazı insanlar tarafından o kadar benimsenmişti ki, yüklü miktarda paralar karşılığında vücutlarının Akor Yaşam Uzatma Vakfı’nın Arizona’daki laboratuvarlarında, sıvı nitrojen dolu tanklar içerisinde dondurulup saklanmasını talep etmişti. Bildiğimiz kadarıyla şu anda 49 ölünün baş ve vücutları orada yeniden dirilecekleri günü bekliyor.[1]

Onlar ağaçtan toplanmayı bekleyen meyveler misâli dirilecekleri günü bekleyedursunlar, biz “her şey önünde sonunda olacağına varır” türünde bir sözle devam edelim anlatımıza. Bu söylediğimizdense hayata bakış bağlamında kaderci bir yaklaşımı benimsediğimizi sanmayın sakın. Birer anlatıcı olarak elbette ki her şeyin kendi kontrolümüzde olduğunu, hiçbir şeyin bizim dışımızdaki bir dış güç tarafından önceden belirlenmiş olmadığının farkındayız tabii ki. Ama siz de bir an olsun aklınızdan çıkarmayın ki kadercilikle her şeyin önünde sonunda olacağına varacak oluşuna hükmetmek aynı kefeye konamaz. Zira olup biten her şey, bir dış güç tarafından önceden yazılmış olmaktan ziyade, şimdi ve burada tarafımızdan yazılmaktadır. Bu yazılanların olacağına varması sadece bizim elimizdedir. Hepimizin bildiği gibi biz şimdi, şu anda yazmayı bıraksak bu anlatı da şimdi ve burada biter. Anlatının bitmesi demekse sanal olarak da olsa can verdiğimiz tüm bu insanların bir anda ölmesi anlamına gelir, başka da bir anlama gelmez. Hayatın her an sona erebilecek bir zaman dilimi olduğunu akılda tutarsak diyebiliriz ki yazmak ölüme karşı direnmek, okumaksa zamanı öldürmektir. İşte bu ikisinin, yani yazılanın ve okunanın, yazarın ve okurun buluşması ancak ne başı ne de sonu olan, zaman ve uzam dışı bir boyutta vuku bulabilir. O boyut ölümsüzlüğün zuhur ettiği, algılayageldiğimiz dünyanın içindeki bir dışarıdır; bir başka deyişle ölümlüler kümesi içindeki bir boş-kümedir sevgili okur. Ölümlülerle dolu bir kümenin(kümesin?) içindeki içi boş bir kümeninse ölümsüzler kümesi olduğunu, yani içerideki bir dışarı olduğunu söylemeye ise hakikaten bilmiyoruz gerek var mı, ama gene de söylüyoruz işte, nemelâzım, belki vardır diye… 


[1] Bilim ve Teknik Dergisi, Ölümsüzlük dosyası özel eki, Ed. Doç. Dr. Ferda Şenel, Nisan 2003, s. 13. “İnsanoğlunun ölümsüzlük için verdiği mücadele, varoluşluyla başlıyor. Rivayete göre bundan çok çok önce Lokman Hekim, ölümsüzlüğün sırrını bulur. Ölümsüzlük iksirinin formülünü kağıda yazar. Kaşif köprüden geçerken, sert bir rüzgar aniden iksirin formülünü alıp götürür. İşte, rüzgar bu iksirin formülünü götürdüğünden beri insanoğlu ölümsüzlüğün peşinde. Eski mısırlılar zamanında firavunlar, kendilerini ölümsüzlüğe taşımak için mumyalatıp piramitlerin içine yerleştirmişlerdi. Böylece vücutları korunacak ve tekrar hayata döndüklerinde eskisi gibi sağlıklı bir yaşam süreceklerdi. Hatta, sonraki yaşamlarında kullanacakları eşyaları da yanında konuluyordu. insan vücudunu mumyalayarak ölümsüzlüğe taşıma fikrini sadece Mısırlılar kullanmadı. Başta Kuzey Amerika olmak üzere, dünyanın bir çok yerinde mumyalanmış insan vücutları bulundu. Bu gösteriyor ki, insan vücudunu ölümsüzlüğe kavuşturma fikrinin her toplumda çok önemli yeri olmuş. Bu fikir günümüzde de mevcut. Tabii, eskisi gibi vücudu mumyalayarak değil. Gelişen teknolojiyle yeni bir kavram ortaya çıktı: insan bedenini dondurmak. Çok düşük ısılarda insan metabolizması yavaşlıyor. Belirli bir ısının altındaysa, neredeyse hiçbir kimyasal reaksiyon gerçekleşmiyor. Alaska’da buzullar arasında bulunan bazı insan cesetlerinin yüzlerce yıl geçmesine rağmen hiçbir bozulmaya uğramadığı görülmüş. Bütün bunlardan yola çıkan insanoğlu, yeni bir arayışa girdi: Acaba insan vücudunu kendi kontrolümüzde hiç bozulmadan yıllarca saklayabilir miyiz? Günümüz teknolojisiyle çeşitli dokuları ya da hücreleri hızlı bir dondurma yöntemiyle yıllarca saklamak mümkün. Genellikle sıvı nitrojen kullanılarak, dokular -190°C’ye kadar soğutulabiliyor. Çok hızlı dondurulan bu hücreler, daha sonra eritildiklerinde, eski işlevlerini kazanabiliyorlar.”

 

Deneyler yapmak ve yaptığı deneylerin sonuçlarını insanlarla paylaşmak için yaratılmış bir insan olan Takamuro Kootaro, çocukluğunda okuduğu bilim-kurgu romanlarının etkisiyle vurmuştu kendini bilime. Özellikle H.P. Lovecraft’ın kitaplarında okuduğu doğa-üstü hadiseleri gerçek sanıyor, yıllar geçtikçe dizginlenmesi namümkün bir hâl alan hayâl gücü, onu Frankenstein, veya bilemediniz Dr. Jekyll and Mr. Hyde gibi bir çılgına çeviriyordu.

Anne ve babasını korkunç bir trafik kazasında kaybeden küçük Takamuro sosyalist bir filozof tarafından evlât edinilip doğru dürüst bir okula gönderilinceye kadar tarifi imkânsız acılarla boğuşmak durumunda kalacaktır. Söz konusu okulda bilimin ışığıyla aydınlandıktan sonra aldığı bir bursla Japonya’dan Amerika’ya geçen Kootaro, Georgia Tech Enstitüsü’nde kısa zamanda sivrilecek ve doktorasını bitirir bitirmez Teorik Fizik ve Astronomi kürsüsünün başına getirilecektir. Spekülatif Realistler’in düzenlediği “Bilim ve Metafizik” adlı bir konferansta, evrenin sonsuzluğu içerisinde zaman kavramının sadece insan beynine münhasır bir şey olduğunu ve bunun sebebinin de düşünebilen tek ölümlü varlığın insan olması olduğunu dile getirecektir Takamuro Kootaro, ve pek tabii Kant’ın tüm bunları yıllar önce hâlihazırda dile getirmiş olduğundan bihaber olduğu için Dr. Lawgiverz’in tepkisini çekecektir hâliyle. Aralarında münakaşaya varan bir diyalog gerçekleşecek ve detaylarına girmememeyi etik olarak uygun bulduğumuz, yaşanan o ibret verici olaylar bilim ve felsfenin iş birliğinin ne denli gerekli ve mümkün olduğunu bir kez daha gözler önüne serecektir.

İlerleyen süreçte Einstein’ın görecelik teorisini çürüten ilk kişi olma bahtiyarlığını yaşayan Takamuro Kootaro’nun temel tezi zamanda yolculuk mevhumuna teknolojik gelişmeler ışığında bakıldığı zaman geleceğe gitmenin geçmişten gelmekten daha mümkün olduğunu ileri sürmekteydi. Kootaro’nun teoride ıspatladığı ve bilim çevrelerinde kabul görmüş bu tezinin teferruatlarına girmek isterdik, ama ne yazık ki kapasitemiz buna hiç müsait değil, zira biz bilim-adamı olmaktan ziyade basit bir anlatıcıyız sadece. Kafamızın basmadığı şeyleri anlatmamız ise hem çok riskli, hem de zaten mümkün değil. Hangi anlatıcı okuyucularının nezdinde küçük düşmek ister ki? Bilgi eksikliğinin insanın saçmalamasına zemin hazırlamaya ne denli müsait olduğunu hepimiz biliyoruz; bunu yaşayarak öğrendiğimizi farzediyor ve bu konuyu da daha fazla rezil olmadan böylece geçiştiriyoruz. Güneşin 4.5 yıl içerisinde söneceğine dair spekülasyonlar gerçeğe dönüştüğü takdirde tıpkı Akor Yaşam Uzatma Vakfı’nın Arizona’daki tesislerinden sorumlu Dr. Jerry Lemler gibi, Takamuro Kootaro’nun da tüm bu çabalarını anlamsız kılarak ölümsüzlük hayâlini imkânsızlıklar arenasına dahil edeceğini söylemeye gerek olup olmadığını ise inanın ki bilmiyoruz.

Dr. Lawgiverz’le Takamuro Kootaro bilim ve metafizik arasındaki ilişkileri hem epistemolojik, hem de ontolojik bağlamlarda en fenni şekilde mercek altına alan bir konferansta tanışacaktı. Bahse konu konferansta “Ölümsüzlük Teorisi ve Gilles Deleuze” adında bir bildiri sunan Dr. Lawgiverz ile “Zamanda Yolculuk Teorisi ve Einstein” adında bir sunum yapan Takamuro Kootaro konferansın bittiği günün gecesinde verilen akşam yemeğinde tesadüfen yan yana oturma fırsatı bulacak ve gecenin ilerleyen saatlerinde bilimsel-felsefi bir sohbete ilâveten şarabın da etkisiyle güçlerini birleştirme kararı alacaktı bu ikisi. Biri doğa bilimlerine, diğeri ise beşeri bilimlere mensup bu iki bilim-adamının dünyaya damgalarını vurmasıyla sonuçlanan entellektüel birliktelik, son derece verimli geçtiği aşikâr olan “Bilim ve Metafizik” konulu o konferans sayesinde başlayacaktı yani işte.

Güneşin 4.5 yıl içerisinde söneceğine dair o meşhur spekülasyonlar ortalığa yayıldığı sıralarda Takamuro Kootaro sürekli olarak Japonya ve Amerika arasında mekik dokumakta, maddi kaynakları ve bilimsel çalışmaları arasında yepyeni köprüler inşa etmekteydi. Kim bilir, belki de bu ikisinin, yani Takamuro Kootaro ve Dr. Lawgiverz’in böyle oradan oraya gidip gelmeleridir ülkelerindeki istihbarat birimlerinin dikkatini çeken. Ne yazık ki henüz o kısma gelmedik ama, biraz sabır lütfen, ey sabrın sonunun selâmet olduğu konusunda şüpheleri olan kuşkucu okur!



Pj Harvey – A Perfect Day Elise (Original Studio Version with Video Clip)

He got lucky, got lucky one time

Hitting with the girl in room five none nine

She turned her back on him facing the frame

Said, “Listen Joe don’t you come here again”

White sun scattered all over the sea

He could think of nothing but her name Elise

God is the sweat running down his back

The water soaked her blonde hair black

It’s a perfect day

A perfect day, Elise

He got burned by the sun

He’s a lucky man

His face so pale and his hands so worn

And the sky

Let himself in room five none nine

As she turned away

Said a prayer, pulled the trigger and cried

Tell me why

It’s a perfect day

A perfect day, Elise

Ah oh, It’s a perfect day

A perfect day, Elise

Güneşin bir anda değil de yavaş yavaş söneceğini, bir roman olmak yolunda ağır fakat emin adımlarla ilerleyen anlatımızın başlarında belirtmiştik sanırız. Hava sıcaklıklarında yaşanan ani düşüşler, derecelerin mevsim normallerinin altında seyretmesine sebebiyet vermeye başlamıştır nitekim işte. Hava o kadar soğumuştur ki artık Afrika ve Arap Yarımdası’nda bile kar yağmaktadır. Çöller kutuplara, kutuplar dev birer buz kütlesine dönüşmüştür. Dünyayı sıvı nitrojene batırsak ancak bu kadar donardı herhalde. Ama durun bakalım, bu daha başlangıç, güneşin sönmesine iki yıl var daha şu anda. Henüz yeterince soğumadı hava, -99 derece santigrat’ın altında hava soğukluğuna rastlanmadı şimdilik. Kaydedilen en yüksek hava sıcaklığı ise -1 derece santigrat olarak belirlendi. Neden 0 ve 100 değil? Bilmiyoruz. Sıfır ve yüz noktalarını daha can alıcı bir hadiseye sakladı herhalde yazar. Bizim misyonumuz sadece yazarın yazdıklarını aklımız dil verdiğince anlatmak.

Hemen belirtelim, biz bu acı gerçekleri sizlere anlatırken bir önceki romanımızın efsanevi yazarı Tekvin de bu esnada yazmayı sürdürmekte ve yok oluşa sayılı günler kaldığını da akılda tutarak tüm bu olup bitenleri sözcüklere dökmeye hummalı bir şekilde devam etmektedir. Zaman darlığı sebebiyle özet geçmekte bir sakınca görmediğini, yazdıklarının en ilginç kısımlarından biri olduğu su götürmeyecek derecede bariz olan şu yazı parçasından anlıyoruz:

 Güneşin sönmesine iki yıl kala Üçüncü Cihan Harbi diye nitelendirebileceğimiz o global(küresel) muharebeler serisi kimsenin beklemediği bir biçimde patlak vermiş, zaten yapay olduğu uzun süredir sezilen sevgi ve barış hayalleri yerini tüm dünyada çok şiddetli, içsel/dışsal ayrımının ötesindeki çatışmalara bırakmıştır.  

İlk başlarda özellikle Fransa ve İngiltere’de birer iç savaş şeklinde patlak veren bu savaş, daha sonra sınırları aşıp, ülkeler arasındaki barikatları yerle bir ederek dalga dalga tüm dünyaya yayılmıştır. Çatışmalar global ölçekte olduğu için kimse bu çatışmaları ne birer iç savaş, ne de birer dış savaş olarak niteleyebilmektedir. Artık iç düşman dış düşman kavramları anlamını yitirmiş, tüm dünya ülkelerindeki iktidarlarla muhalif güçler birbirine girmiştir. Mesele ne hangi milletin ötekinden üstün olduğu meselesidir, ne de savaşı hangi ülkenin kazanacağı meselesi.

Artık yaşamlarından başka kaybedecek hiçbir şeyleri kalmayan anti-kapitalist muhalifler “ya güneş sönmezse? O zaman kapitalizmi yıkıp komünizmi hayata geçirmek için bir daha zor bulacağımız bir fırsatı kaçırmış olacağız,” diye düşünmüş olacaklar ki ayaklanma kararı almışlardır. Küresel tahakküm küresel direnişe sebebiyet vermiş, tüm ülkelerdeki muhalif güçler kendi ülkelerindeki iktidarlara karşı amansız bir mücadeleye girişmiştir. Eğer bir ülkedeki muhalif güçler zayıf düşmüşse derhal o ülkeye diğer ülkelerden binbir zorlukla da olsa takviye güçler gönderilmektedir.

Hava sıcaklıklarının düşüşüne ve hava soğukluklarının artışına paralel olarak gittikçe azalan soğuk savaşlar ve gittikçe artan sıcak çatışmalar neticesinde savaşın yayılmadığı nokta kalmamış, bütün roller değişmiş, dünya neredeyse ters yönde dönmeye başlamış ve hastalar doktorlara, sömürülenler sömürenlere, ezilenler ezenlere, materyalistler metafizik ideologlarına karşı amansız bir direnişe girişmiştir. Saldırganlık ve şiddet daha önce hiç görülmemiş bir biçimde had safhadadır. Gelinen noktada artık ya global kapitalist düzen yerle bir edilecektir, ya da komünizm daha ana rahminden çıkamadan ilelebet tarihe gömülecektir. Hiç kimsenin kaçacak deliği yoktur, ki zaten hiç kimse de kaçacak delik aramamakta, bilâkis herkes saklandığı deliklerden çıkıp yıllardır hapsolageldikleri söz konusu delikleri tıkayarak savaşa katılmaya can atmaktadır.

Barikatlar her yerde, savaş ve ölüm birer yaşam biçimi halindedir. Ölüm yaşamın bir parçası haline gelmiş, hastalıklar sağlıklı bir geleceğin koşuluna dönüşmüştür. Muhalif güçler karşılarında buldukları acımasız kolluk kuvvetlerine karşı tüm olumsuzlukları birer silaha dönüştürmüş, en olumsuz gibi görünen koşullar global kapitalist sistemin kökten ve tamamen imhası için birer araç haline gelmiştir.

Eğer komünistler için amaç mevcut düzeni topyekün yerle bir etmekse, global kapitalizmin muhafazakarları içinse amaç karşı güçleri yeryüzünden sonsuza kadar silmektir gelinen noktada. Mesele bir ölüm kalım meselesidir.

 


Luther Blissett – Rupture

Konferans bittikten sonra derin bir hayâl kırıklığına uğramış vaziyette devletler platformunun kendilerine tahsis ettiği eve dönen üç silahşörler, kara kara istihbarat teşkilatı baş sorumlusuna ne diyeceklerini düşünmektedir. Müfettiş ve çavuş kendi ülkelerindeki istihbarat birimlerinin nasıl olup da bu kadar vahim bir hataya düşmüş olabileceği üzerine binbir dereden su getirmeye çalışırken, şef “kesin sesinizi, bir çuval inciri berbat ettiniz!” diye bağırır. Aslında çok sakin ve soğukkanlı bir insan olan şefin bu tavrı durumun sandığımızdan da vahim olduğunun göstergesidir. Bilindiği gibi göstergeler üç grupta incelenebilir, ama şimdi bunun hiç sırası değil. Belki daha sonra gerçekleşecek bir başka Dr. Lawgiverz konferansında değiniriz bu konuya. Şimdi yapmamız gereken plan B’yi yürürlüğe koymak için şefin cesaretini toplayıp istihabarat teşkilatı baş sorumlusuna telefon etmesini sağlamak. Bu noktada belirtmek isteriz ki saat gece dokuzdur, ve istihbarat teşkilatı baş sorumlusu büyük ihtimalle yemeğini yemiş, pijamalarını ve içi muflonlu terliklerini giymiş, saadet içerisinde radyodan müzik dinliyordur. Unutmayın ki televizyonlar hâlâ daha sonsuz bir beyazlıktan başka bir şey göstermemektedir. Diğer yandan istihbarat teşkilatı baş sorumlusunun karakterini de akılda tutarak diyebiliriz ki dinlediği müzik olsa olsa bir Wagner operası olabilir, ama tabii  bu da bir varsayım.

Şef ahizeyi kaldırır ve numarayı çevirir, hattın öteki ucundaki istihbarat teşkilatı baş sorumlusu bu esnada görsel imgelerden yoksun bir Internet’te gezinmekte ve güneşin 4.5 yıl içerisinde sönecek olmasıyla televizyon ekranlarının bir yıl önce beyazlık göstermeye başlaması arasında bir bağlantı kurmaya çalışmaktadır. Yani az önce yanıldık, istihbarat teşkilatı baş sorumlusu müzik falan dinlemiyordu, çünkü zaten Wagner dahil müzik dinlemeyi hiç sevmezdi, sandığımızdan da karanlık bir ruha sahipti, sahiptir yani. Her neyse, telefonun zır zır(ring ring) çalmasıyla bile öfkelenebilecek denli asabi bir tip olan bu baş sorumlu hiddetle yerinden kalkıp telefonu açar. Telefon telsizli olduğu için konuşma süresince telefon sehpasının yanında durmak zorunda değildir, ahizeyle birlikte bilgisayarının başına dönerken “Alo?!” der. “Alo?” “Evet?” “Sayın üstüm, benim, ben üst düzey bir araştırma komisyonu şefiyim, bu vakitte sizi rahatsız ettiğim için çok özür dilerim. Ama hatırlayacaksınız ki sizi, bana vermiş olduğunuz bu hususi numaradan istediğim vakit arayabileceğimi söylemiştiniz.” “Evet, hatırlıyorum, o vakit bu vakit mi peki?” “Evet sayın üstüm, bu vakit o vaktin ta kendisidir, zira hiç umulmadık bir taş baş yarmıştır.” “Nedir o taş?” “Dr. Lawgiverz Londra’da sayın üstüm; onu bugün katıldığımız, yasa dışı olması gerekirken henüz yasalarda gerekli düzenlemler yapılmadığı için hâlen yasal kabul edilen bir konferansta konuşmacı kürsüsünde gördük.” “Bize verilen tüm istihbarat yanlış mıydı yani?” “Görünen o ki öyleydi sayın üstüm, ama merak etmeyin siz, arkadaşlarla durumu değerlendirip bir B planı hazırladık. İzin verirseniz söz konusu planı devletler platformunda masaya yatırmak üzere size yazılı ve şifreli olarak göndermek istiyorum, telefonda nakletmek pek emniyetli olmayabilir, biliyorsunuz bu spekülatif realistler denilen güruh teknolojiyle pek haşır neşirdir ve bizi dinliyor olmaları ihtimal dahilinde olmanın da ötesinde kuvvetle muhtemeldir.” “Haklısın. O halde sen planı derhal önceden kararlaştırdığımız o anonim e-mail adresine şifreli olarak gönder. Ben sabah ilk iş platformu son gelişmeleri tahlil etmek üzere gündem dışı bir toplantıya çağıracağım. Elini çabuk tut!” “Peki efendim.”

Bu gergin telefon konuşmasının ardından şef mutfağa gider ve bir şişe bira açar. Müfettişe dönerek hemen işe koyulmalarını, çünkü henüz ortada olmayan B planını hazırlayıp sabahın ilk ışıklarıyla birlikte o anonim e-mail adresine göndermeleri gerektiğini söyler. Çavuşu ise önceden kararlaştırılan şifreli yazışma dilini öğrenmek üzere yan odaya gönderir. Kendini dışlanmış hissetmese de gururu incinen çavuş Amerikan olmasına rağmen bu aşamada sessiz kalması gerektiğinin bilinciyle söyleneni kuzu kuzu yapacaktır.

Bu sırada Dr. Lawgiverz konferansta yaptığı konuşmanın gururuyla yeni makalesini yazmaya koyulmuştur bile. Belli ki gece her iki cephe için de yazı işleriyle haşır neşir bir şekilde geçecektir. Anlatıcı ister istemez “edebi ve felsefi işlerle uğraşırdık yalnız geçirdiğimiz o soğuk ve yağmurlu gecelerde,” sözünü hatırlar. Okuyucu ise “aklın sınırlarına ve ötesindeki sonsuzluğa yaptığı yolculuklarda Kant hep yalnızdı,” diye geçirecektir içinden.

Araya pek çok ahkâm tohumu serpiştirdiğimizin farkındayız. Lâkin farkında olduğumuz bir başka şey de bizim, bu anlatının yazarı ve/veya yazarları olarak, okuyucularımıza sadece zevk vermek ve hoş vakit geçirmelerini sağlamak için yazmadığımız gerçeğidir. Son derece önemli mevzuları mercek altına alıyoruz burada; anlatıya ara vermişsek insanlığın geleceğine dair birtakım endişeler taşıyor oluşumuzdandır. Her neyse, lâfı daha fazla uzatmadan kaldığımız yere geri dönecek olursak görürüz ki olayın aldığı gayet komplike hâl yıllardır durmaksızın coşkuyla çarpamktan yorgun düşmüş ve/fakat aynı sebepten, yani durmaksızın çoşkuyla çarpmaktan ötürü, kas bakımından güçlenmiş yüreklere acı vermektedir. Çünkü “Ölüm ve Kapitalizm” temalı konferansın ilk konuşmacısı üç silahşörlerde şok etkisi yaratacak bir kişidir. Söylemeye gerek var mı bilmiyoruz, ama her ne hikmetse “istihbaratın düştüğü yanılgının ve bilgi eksikliğinin boyutları hem korkunç, hem düşündürücü, hem de ibret vericidir,” demekten de kendimizi alamıyoruz. Söz konusu yanılgıdan kaynaklanan istihbarat krizinin üç silahşörler için bu duygulara ilâveten endişe verici de olmasının ise insan doğasının gereği olduğunu da sözlerimize eklemeyi ihmâl etmiyoruz. Zira konferansın ilk konuşmacısı devletler platformunun korkulu rüyâsı Dr. Lawgiverz’dir. Belli ki doktor Japonya’da olmaktan ziyade tıpkı üç silahşörler gibi İngiltere’nin başkenti Londra’dadır.

Evet, yanlış duymadın, “Ölüm ve Kapitalizm” adlı konferansın ilk konuşmacısı, akıl ihsan olunmuş her fâninin aklına durgunluk vermesi kuvvetle muhtemel olsa da Dr. Lawgiverz’di, ey üstündeki lâneti yazgısı belleyen şaşkın okur. Akla zarar hakikatlerin birbiri ardına zuhruyla kasılan bilinçlerin daha fazla kasılmasına gönlümüz razı olmadığından, Dr. Lawgiverz’in konuşmasının anlatımızın kurgusu açısından önem arz etmeyen yanlarını budayıp, sadece hayati ehemmiyeti haiz bazı noktaları iktibas etmenin yerinde olacağını düşündük. Eminiz ki pek çok okuyucumuz bu kararımızı sevinçle karşılamış, içlerine dolan salakça sevinçle ne yapacaklarını bilmez bir vaziyette taklalar atmaya başlamıştır. Kararımızdan hoşnut olmayan okuyucularımıza ise elimizden herkesi tatmin etmenin mümkün olmadığı gerçeğini bir an olsun akıllarından çıkarmamalarını salık vermekten başka bir şey gelmediğini üzüntüyle belirtmek isteriz. Kendilerine burada sizlerin huzurunda söz veririz ki bir dahaki sefere de şimdi sevinç çığlıkları ve taklalar atan okuyucularımıza vereceğiz aynı salığı. Böylece her iki gruptaki okuyucularımızı da eşit derecede ihya etmiş olacağız sanırız. Kendini hangi gruba dahil hissederse hissetsin, hiçbir okuyucumuzu sanrılarımızla meşgul etmek istemediğimiz için lâfı fazla uzatmadan Dr. Lawgiverz’in konferansta sarfettiği ibret verici sözlere geçelim isterseniz şimdi hep birlikte.

Ama durun bir dakika, sanırız bu kısımları böyle hızlıca geçiştirmemek lâzım, ne de olsa Dr. Lawgiverz’in üş silahşörlerin dizi dibinde olması kurguya yepyeni bir boyut katıyor. Şef yanındaki iki embesile şaşkınlık ve kınamayı aynı anda dışa yansıtan bir bakış fırlatıyor. Az önce iki embesil diye andığımız müffettiş ve çavuş ise şefe şaşkınlık ve korku dolu bakışlarını gönderiyor. İşler iyice sarpa sarıyor anlaşılan. Her neyse ama, şimdi panik yapmanın ve çevredekilere işin içindeki bit yeniklerinden örnekler sunmanın hiç sırası değil. Üç silahşörlerin bu aşamada yapması gereken soğuk kanlılıklarını korumak ve ölümle kapitalizm arasındaki ilişkileri spekülatif realist bakış açısıyla mercek altına almak maksadıyla düzenlenmiş “Ölüm ve Kapitalizm” adlı bu konferansı konuyla son derece alâkadarmış gibi can kulağıyla dinlemek. Şimdi papara koparmanın ve Dr. Lawgiverz’in yanına gidip “tutklusunuz bayım, sizi neo-liberal düzenin ve global kapitalizmin temellerine dinamit döşemeye, bu suretle rejimi yıkmaya cüret ve teşebbüs etmekten tutukluyoruz!” demenin hiç sırası değil. Bu arada dikkatli okuyucularımız soracaktır; “peki ama üç silahşörler Dr. Lawgiverz’i nereden tanıyor? Anlatıda daha önce Dr. Lawgiverz’in resmini gördüklerini hatırlamıyoruz.” Haklısınız sevgili okurlar, görmediniz, çünkü gösteren olmadı. Bizim de gözümüzden kaçan bu ayrıntıyı gündeme getirdiğiniz için size teşekkürü bir borç biliriz. Borcumuzu nasıl ödeyeceğimizi ise şimdilik bilemiyoruz. O yüzden hemen konuya açıklık getireceğini düşündüğümüz şu açıklamayı yapmayı boynumuzun borcu sayıyoruz: Dr. Lawgiverz’in resimleri devletler platformunun web sitesinde yayımlanmıştır; devletler platformu ise söz konusu resimleri bizzat doktorun kişisel web sitesinden araklamıştır. Zaten doktorun öyle saklısı gizlisi de yoktur. Internete girip google arama motoruna Dr. Lawgiverz yazıp ara’yı tıklamak irili ufaklı, renkli renksiz pek çok Dr. Lawgiverz resmine erişiminizi mümkün kılacaktır. Yani kısacası üç silahşörlerin, doktorun resimlerini görmesi değil, görmemesidir imkânsız olan. Bu konuya da yapıbozum tekniğini kullanmak suretiyle böylece açıklık getirdiğimize göre sanırız artık anlatımıza kaldığımız yerden devam edebilir, yani Birkbeck Enstitüsü’nün konferans salonuna geri dönebiliriz. Lâkin salona dönüp anlatıya devam etmeden önce tüm bu açıklamalarımızı anlamsız kılmak pahasına şunu da sözlerimize eklemeden edemedik: Zaten konferansın posterlerinde Dr. Lawgiverz’in ilk konuşmacı olduğu açık ve net bir biçimde yazılıydı. Bu posterlerin nasıl olup da üç silahşörlerin gözünden kaçmış olabileceğini ise  inanın biz de bilemiyoruz. Tek tesellimiz, bir anlatıcı da olsa insanın her şeyi bilmesinin mümkün olmadığı gerçeğidir.

Üç silahşörler konferans salonunun arka sıralarına oturmayı seçmiştir. Bu seçimlerinin ardında yatan sebep ise tüm salona hakim bir görüş açısına sahip olmak arzusunu taşımalarıdır; böylece salonda kuş uçurtmayacaklar, dişi olsun veya olmasın hiçbir sineğe geçit vermeyeceklerdir. Bu arada Dr. Lawgiverz, Ölümlüler, Ölümsüzler ve Spekülatif Gerçekçiler adlı konuşmasına başlamıştır bile, ki söz konusu konuşmayı da ne yazık ki anlatının akışı içerisinde yeri olmadığı düşüncesiyle kitabımızın son bölümüne aldığımızı belirtelim. Tekrarlamaktan asla bıkmayacağımız o bölüm ise her zaman olduğu gibi gene Dr. Lawgiverz’den Nihilistik Spekülasyonlar adını taşımaktadır, ey görüşleriyle kitabın organik bütünlüğüne katkı koyan paha biçilmez okur!

Sanctus and Other Films by barbarahammer.com from barbara hammer on Vimeo.

Sanctus is a film of the rephotographed moving x-rays originally shot by Dr. James Sibley Watson and his colleagues. Making the invisibile, visible, the film reveals the skeletal structure of the human body as it protects the hidden fragility of interior organ systems. Sanctus portrays a body in need of protection on a polluted planet where immune system disorders proliferate.

Snow Job: The Media Hysteria of AIDS, 1988, 8 min.
Endangered, 1989, 19 min.
Sanctus, 1990, 20 min.
Vital Signs, 1989, 10 min.

Liverpool Street station in 1984

Image via Wikipedia

Ertesi sabah uyanıp devletler platformu ne verdiyse, ki sadece bisküvi ve neskahve vermişti, onu yedikten-içtikten, pijamalarını ve içi muflonlu terliklerini çıkarıp tertemiz elbiselerini ve ayakkabılarını giydikten sonra üç silahşörler Spekülatif Realizm’le ilgili konferansın yapılacağı Birkbeck Üniversitesi Sosyal ve İnsani Bilimler Enstitüsü’ne doğru yola koyulurlar. Elbette ki kendilerine henüz bir araba bile tahsis edilmediği için Liverpool Street Tren İstasyonu’ndan metroya binip gideceklerdir gidecekleri yere, ki zaten Londra trafiğinde kim araba sürmek ister ki…

Üç silahşörler Birkbeck Enstitüsü’nün kapısından girerken bütün gecedir yağmakta olan yağmur da dinmek üzeredir. Her ne kadar bu bilgi kurgumuz açısından pek önemli olmasa da atmosferi yansıtması bakımından faydalı olabileceğini düşünerek buraya eklemeyi uygun bulduk. Diğer yandan bu hava durumunun bilimin ışığına yaptığı göndermeyi de es geçmemek gerek, ne de olsa yağmurun dinmesi son 4.5 yılına girmiş olduğu iddia edilen güneşin kısa bir süreliğine de olsa bulutların ardından biz zavallı ölümlülere ica (ida) yapacağına delâlet. Evrenin merkezinin dünya olmaktan ziyade güneş olduğunu iddia eden Kopernik Devrimi’nin ve aklın sınırları olduğunu, yani bilebileceklerimizin sonsuz olmadığını öne süren Kant’ın öncülüğünde gerçekleşen Aydınlanma hareketinin gözleri kör etmesi kuvvetle muhtemel bir aydınlığa kavuşmakla bağlantısını hatırlayınız. Akılcılığın ışıkla ilgisi o zamandan beridir sürmekte. Hatta kimilerinin, rasyonalizmin ve bilimin ışığıyla kör olduğu belirtmeye bile gerek bırakmayacak derecede bariz gelinen noktada. Bu konuya daha sonra dönmek üzere şimdilik ara vereceğiz, ama önsezisel olarak şunu söyleyebiliriz ki ışık ve aydınlanma arasındaki ilişki körlükle bilgi arasındaki ilişkiye atıfta bulunmaktadır, ve kim bilir, belki de televizyon ekranlarının beyazlaşmasıyla hakikatin içeri sızmasının bir ilgisi vardır. Zira artık hepimizin bildiği gibi televizyon hakikatler rejiminden ziyade kanaatler rejimine hizmet eden bir aygıttır. Birer fantezi makinesi olarak televizyon, sinema, beyin ve psişe hakkındaki saptamalarımızı merak eden okuyucularımız için Dr. Lawgiverz’in yazmış olduğu ve Deleuze’ün bir ekran olarak beyin söylemini mercek altına alan o meşhur makaleyi kitabımızın son bölümüne ekledik. Nasıl bir dünyada yaşadığımızı ve durumun vehametini kendi gözleriyle görmek isteyen okuyucularımız Dr. Lawgiverz’den Nihilistik Spekülasyonlar adındaki o bölüme gidip acı gerçeğe tanıklık edebilirler. Bunu yapmayı pek cazip bulmayan tembel okuyucularımız için indirgemeci bir yaklaşımla özetleyecek olursak diyebiliriz ki içinde yaşadığımız dünya Süperpanoptik bir hapishaneden farksızdır. Zira öyle bir sistemin içinde yaşamakta ve ölmekteyiz ki artık gözetlenmeyi ve göztelendiğimizi bilmeyi marifet sayar halde, kendi kafasında yarattığı büyük Öteki tarafından arzulanmak arzusuyla yanıp tutuşan nevrotikler gibi bize yakışmayan kıyafetlerle ve ardında bir hiçlikten başka bir şey olmayan maskelerle, yani karaktersiz özneler ve içi boş nesneler gibi dolanıp durur olmuşuz ortalıkta.  Biçimlerimiz içeriklerimizi yansıtmadığı içinse gittikçe uzaklaşmış, koptukça kopmuşuz kendimizden, ve işte hem çevresine hem de kendisine yabancılaşmış yaşayan birer ölüye dönüşmüş, bu rezil günlere gelmişiz netice itibarı ile. Yani kimilerinin iyimser, kimilerininse kötümser olarak nitelendirdiği ünlü Fransız düşünürü Michel Foucault haklıymış aslında, gerçekten de artık panopticon’un gözetleme kulesinde bir gardiyan tutmaya gerek yokmuş, çünkü özneler zaten kendi kendilerinin gardiyanı olmuş, kendi dünyalarını hapishaneye dönüştürmüş, iktidarın kuklaları olmaya dünden razı bir hale gelmişlerdir. İktidar ölmemiştir belki, ama atomlarına dağılmış ve hükmettiği öznelerin içine sızarak kendini görünmez kılmıştır.

Artık hepimiz içinde yaşadığımız sistem tarafından kendi kafalarımızda yaratmaya programlandığımız bilinmez bir kuvvettin ajanlarıydık. Mahkûmiyetlerimizi kendimizi yargılamaya bile gerek duymadan benimsiyor ve var olmadığını bildiğimiz bir büyük Öteki tarafından arzulanmak arzusunu hayatta kalmak arzusunun kendisi olarak görüyorduk. Hayatta kalmak arzumuzun bizi gün geçtikçe ölüme yaklaştırmakta olmasını bilinçlerimizin dışına ittikçe, ölümsüzlük maskesi takmış bir ölümle sevişiyorduk. Ölümsüzlüğü arzuladıkça ölüyor, öldükçe ölümsüzlüğü arzuluyorduk. Ulaşılmazın peşinde koşmaktı hayat, ölümsüzlük o yüzden bir ideal olarak sunuluyordu bize. Böylece yılmayacak, çalışacak ve ne kadar paramız varsa ölümsüzlüğe o kadar yaklaşacaktık. Oysa ki bize son derece yakın olan, doğamız gereği içimizde olan bir şeydi ölümsüzlük. Zira biz doğadan gelmiştik ve doğaya dönecektik. Aradaki kültürel evre ölüm korkusunun tahakkümü altındaki bir didinip durma sürecinden başka bir şey değildi. Belli ki iktidar gerçekten de her yerdeydi, direnişse hiçbir yerde içinde yaşadığımız mevcut düzende. Zira ölüm iktidardaydı, ölümsüzlükse direnişte… Yaşadığımız sürece iktidar ölümdeydi, muhalefetse ölümsüzlükte bir başka deyişle. Yani kısacası “böyle başa böyle tarak,” böyle kafalara böyle düzen, ey ne istediğini bilmeyen ipe sapa gelmez okur!

Üst Düzey Bir Araştırma Komisyonu’nun ilk icraatı Dr. Lawgiverz’i bulup sistemin temellerini dinamitlemesini engellemek için yargıya havale etmek üzere üç siyasi polis memuru görevlendirmek olur. Üç farklı ülkeden seçilen ve kendi ülkelerinde işlerinin ehli olduklarını ispatlamış bu üç siyasi polisin biri şef, biri müfettiş, diğeri de basit bir çavuştur. Öncelikle üçünün de konuşabildiği ortak bir dil belirleyip, ki bu dil elbette ki İngilizce’dir, işe koyulan bu üçlüye Üç Silahşörler demek ise ilerleyen süreçte açıklığa kavuşacak sebeplerden ötürü sanırız pek yerinde olacaktır. Dolayısıyla da bundan böyle onları üç silahşörler olarak anacağımızı şimdiden belirtelim.

Her neyse, geleneksel romanlarda olduğu gibi durup da bu üçlünün teker teker karakter tahlillerine girişmek yerine, karakterlerini olayların seyrinin açıklığa kavuşturmasını günümüz edebiyatına uyum açısından uygun bulduk. Örneğin göreve getirildikleri o ilk günkü karşılaşma esnasında gerçekleşen şu anekdot bile bize nasıl bir üçlüyle karşı karşıya bulunduğumuzu göstermeye yeter ve hatta artar bile diye düşünüyoruz.

Şef şu sözlerle başlasın mesela konuşmasına: “Arkadaşlar merhaba. Bildiğiniz gibi Dünya Devletleri Ortak Platformu’nun istihbarat şubesi baş sorumlusu kendisine verilen yetkiye dayanarak Üst Düzey Bir Araştırma Komisyonu oluşturdu ve beni de şimdilik üçümüzden ibaret bu komisyona şef olarak atadı. Bundan böyle aramızdaki kültürel farklılıkları geri plana itip ortak bir amaç doğrultusunda, yani Dr. Lawgiverz’i ve Spekülatif Gerçekçiler’i haince planlarını yürürlüğe koymaktan men etmek yolunda birlikte çalışacağız. İstihbarat şubesi baş sorumlusunun bana verdiği dosyaya göre Dr. Lawgiverz şu anda Japonya’da. Sanırım aramızda bir Japon’un bulunması da bu yüzdendir.” Bunları söylerken bakışlarını müfettişe yönelterek başını hafifçe öne eğmesinden anlıyoruz ki müfettiş Japon’dur, ki nitekim öyle olduğu için de sözü devralan o olacaktır. “Teşekkürler şefim. Japonya polis teşkilatı olarak, Dr. Lawgiverz’in iletişim halinde olmanın da ötesinde bir takım bilimsel projeleri hayata geçirmek üzere son derece içli dışlı olduğu bilim adamını tespit etmiş bulunmaktayız. Takamuro Kootaro adındaki bu adam yıllardır zamanda yolculuk, ölümsüzlük ve daha başka doğa üstü hadiselerle ilgili araştırmalar yapıyor. Ne yazık ki arkasındaki güçleri henüz tespit edebilmiş değiliz, ancak Japonya dışından, büyük ihtimalle Kuzey Amerika’dan olduğunu tahmin ettiğimiz bazı şer odaklarından beslendiğini tahmin ediyoruz. Ona maddi kaynak sağlayan birden fazla enstitü olduğu aldığımız duyumlar arasında.” O vakte kadar tüm bunları dikkatle dinlemekte olan çavuş tam da müfettiş sözlerini bitirdiği esnada araya girerek Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı olduğunu ele veren bir cümleyle başlayacaktır konuşmasına. “Chicago Haberalma Örgütü’nde geçirdiğim yıllar boyunca edindiğim tecrübeyle ifade edecek olursam Dr. Lawgiverz’in söz konusu Japon bilim adamına maddi kaynak sağlayan enstitülere göbekten bağlı olduğunu söyleyebilirim. Elimizde henüz kanıt olmasa da Dr. Lawgiverz’in Takamuro Kootaro’yla ülkemizdeki birtakım ne idüğü belirsiz enstitüler arasında bir nevi köprü vazifesi gördüğünden eminiz diyebilirim. Oradaki arkadaşlarım gerekli kanıtları bulmakla, bulamadıklarını ise yaratmakla meşguller şimdi.” 

Dikkatli okuyucularımızın gözünden kaçmayacağı üzere şefin milliyetini belirtmediğimizin ise elbette ki farkındayız. Bunun sebebi kendisinin Atlantik Okyanusu üzerinde uçmakta olan bir uçakta ve/yani hiçbir ülkenin hava sahasına dahil olmayan bir bölgede doğmuş olmasıdır. Annesi İspanyol-İtalyan, babası ise Fransız-İngiliz kırması olan bu adam sizin de gördüğünüz üzere kırmaların kırmasıdır. Avrupalı diyebileceğimiz şef, artık Avrupa Birliği kurulduğu için çoğu anlamsızlaşan toplam altı ülkenin pasaportunu birden taşımakta ve yedi dili anadili gibi konuşabilmektedir. Elbette ki bunun sebebi herhangi bir anadile sahip olmamasıdır, yani mantık kurallarına özen gösteren okuyucularımızın da takdir edeceği üzere az önce yanlış bir benzetme yapmak gafletine düştük. Zira anavatanı olmayan bir insanın anadili de olmaz, olamaz.

Londra’nın her zamanki gibi o son derece soğuk ve yağmurlu gecelerinden birinde, Dünya Devletleri Ortak Platformu tarafından üç silahşörlere merkez ofis niyetine tahsis edilen, Liverpool Street yakınlarındaki o eski evde vuku bulan bu anekdot, üç silahşörlerin, ertesi gün bazı spekülatif gerçekçilerin Londra’da boy göstereceği bir konferansa, esas amaçlarının ne olduğunu kimseye çaktırmadan katılıp olayın felsefi boyutunu mercek altına alma kararıyla son bulacaktır, ki nitekim sanırız bulmuştur da zaten işte.

Ölümün bu denli yakınlaşmış olması elbette ki o güne dek eşi benzeri görülmemiş bir karmaşa yaratacaktı dünyada. Ne de olsa hepimiz bir gün mutlaka öleceğimizi bilsek de bunun tam olarak ne zaman gerçekleşeceğini asla bilemeyiz, tabii eğer ölümcül bir hastalığa yakalanmışsak ve ölüm tarihimiz işinin ehli bir doktor tarafından matematiksel bir şaşmazlıkla saptanmamışsa. Ayrıca, gerçekleşecek ölümün toplu bir ölüm olacak olması da ölümü tekil bir olay olmaktan çıkarıp, Ölüm diye tabir edebileceğimiz çoğul ve kolektif bir olaya dönüştürüyordu. Büyük harfle yazılmış Ölüm ise küçük harfle yazılan tekil ölümlerden çok farklı bir anlam taşıyordu. “Sanırım Ölüm ve ölüm arasındaki ilişkiyi Heidegger’in Dasein ve dasein, yani Varlık ve varlık kavramları arasındaki ilişkiye benzetebiliriz,” dedi ontolojiden az çok anladığı anlaşılan bir okuyucu; ama tabii onu kimse duymadı, ve biz sözlerini buraya aktarmak ihtiyacı duymasaydık diğer bütün okuyucular bu benzetmeden bihaber olacaktı.

Yaşanan kaosun boyutları o denli kaygı verici seviyelerde seyretmekteydi ki, bir kitap önce bahsettiğimiz ve dünyadaki tüm ekranların neden bir anda hep birden beyazlaştığını açıklığa kavuşturmak üzere oluşturulan Dünya Devletleri Ortak Platformu (DDOP) acilen toplanıp güneşin 4.5 yıl içerisinde söneceği yönündeki spekülasyonların kaynağını ve söz konusu spekülasyonların bilimsel dayanağı olup olmadığını araştırmak üzere Üst Düzey Bir Araştırma Komisyonu kurulmasına karar verecekti. Bu toplantı o kadar ateşli tartışmalara sahne olmuştu ki olup bitenleri tüm detaylarıyla olmasa bile en azından mümkün mertebe detaylı bir şekilde anlatmazsak kurguda devasa bir boşluk oluşacağından ve söz konusu boşluğu doldurmak için hayâl güçlerini ve projeksiyon mekanizmalarını kullanmak yerine her şeyi anlatıcıdan bekleyen bazı talepkar okuyucuların isyanlarını daha başlamadan bastırmak gayesiyle, olası boşluğu önemsemeyen, hatta farkında bile olmayan, olsalar da onu kendi uyduracakları diyaloglar ve fantezilerle doldurmaktan gocunmayan, bilakis zevk duyan güzide okuyucularımızn affına sığınarak, az önce sözünü ettiğimiz toplantının teferruatlarına geçiyoruz şimdi.

Öncelikle belirtmek isteriz ki toplantı ta en başından gereksiz bir gerginlikle başladı. Çünkü Dünya Devletleri Ortak Platformu’nun başkanı o sabah evden çıkmadan önce evde tost yapacak ekmek ve kahveye koyacak süt olmadığı için karısıyla münakaşa etmişti. Sorun, kadının bir gece önceden kalmış iki dilim pizzayı ve iki ay önceden kalmış süt tozunu adamın önüne koymasıyla çözülmüş gibi gözükse de, monotonluğa varan bir düzene olan düşkünlüğü ve rutinden sapmamaya meyilli kişiliği sebebiyle, başkanın güne sinirli başlamasına, bunun neticesinde ise toplantıyı açarken söylediği o talihsiz ve bir o kadar da düşündürücü sözlerin ağzından çıkmasına yetmişti. O sözler şunlardı sevgili okur: “İçimden bir ses birbirimize artık günaydın diyemeyeceğimiz günlerin yakın olduğunu söylüyor. O sese inanıp inanmamak konusunda ise henüz net bir karara varmış değilim. Yaşamakta olduğum ve ruhumda derin yaralar açmakta olan bu çelişki yüzünden her zamanki kadar içten bir günaydınla açamayacağım ne yazık ki oturumu. Umarım bu tavrımı anlayışla karşılarsınız.” Ekranların beyazlaşmasının ardından yaşanan süreçte sergilediği soğuk kanlılıkla öne çıkan, olaylara nesnel yaklaşımıyla tanınan, hiç gereği yokken karamsar olmayı ve hiç gereği yokken iyimser olmayı dışlamak suretiyle “kötümser akıl – iyimser irade” şiarını yaşam biçiminin temel ilkesi edinmiş ve işte zaten tam da bu yüzden başkanlık koltuğunda oturan başkanın hiç gereği yokken sergilediği bu olumsuz tavır delegeler arasında mırıldanmalarla başlayıp gittikçe artan bir ses dalgasının yayılmasına sebebiyet vermiş ve Dünya Devletleri Ortak Platformu genel sekreterinin “sizi aklı başında bir insan bilir, öyle sayardık sayın başkan, fakat görünen o ki soğuk kanlılığınızı muhafaza etmekte güçlük çekiyorsunuz, yüksek müsaadenizle sorabilir miyim, nedir acaba sizi ortada fol yok yumurta yokken bu denli endişe verici ve karamsar söylemleri dillendirmeye iten?” Başkan elbette ki kendisini günaydın kelimesine elveda diyecekleri günlerin yakın olduğunu dillendirmeye iten etkenin sabahleyin karısıyla arasında geçen ve fol ile yumurtadan ziyade, tost ekmeği ile süt eksikliğinin kaynaklık ettiği münakaşanın sinir sisteminde yarattığı geçici bir zayıflık şeklinde zuhur etmesi olduğunu söyleyemezdi, ki sanırız düzeninin bozulmasına paralel olarak alt-üst olan hormonal dengesiyle, yani bilinçdışıyla ilgili olan bu durumun kendisi de farkında değildi zaten. Lâfı fazla uzattığımızın farkındayız, ama bunlar önemli konular. İnsan doğasına ve ağır yük altındaki insanların ruhsal yaşamına ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulunmak herkesin eline, her zaman geçen bir fırsat değil ne yazık ki; biz de işte bu gerçekten hareketle elimize geçen bu fırsatı değerlendirip, insan doğasına ve ruhsal yaşama, ahkâm düzeyinde de olsa katkı koyalım dedik. Her neyse, genel sekreterin sözlerini yürütme kurulu sorumlusunun “bizden bir şey mi gizliyorsunuz sayın başkan, bizim bilmediğimiz bir şeyler mi biliyorsunuz, istihbaratın yürütmekte olduğu gizli bir operasyonun meyveleri mi bunlar? Sanırım bu soruların yanıtlarını bilmek sadece yürütme kurulu sorumlusu olan benim değil, tüm delegelerin hakkı.” Yürütme kurulu sorumlusunun bu kuşkucu ve pireyi deve yapan soruları karşısında afallayan başkan ancak o zaman uyanıp sabah miskinliğini üzerinden atabildi. Ev ve iş yaşamını karıştırmamalıydı, bir boşanmanın arifesinde olmalarının kuvvetle muhtemel olduğunu ima eden o talisiz sözleri Dünya Devletleri Ortak Platformu delegelerine değil, karısına söylemiş olmalıydı. İnsan belirli bir rutine alışmışsa düzeni bozulunca böyle yersiz sözler sarf edip saçmalayabiliyor işte. Ama diğer yandan bakarsak aslında başkan saçmalamıyor, bilakis son derece yerinde sözler sarf ediyor da olabilirdi. Zira kim bilebilirdi ki güneşin gerçekten de 4.5 yıl içerisinde sönüp sönmeyeceğini? Nitekim bir yıl önce televizyon ekranlarıyla başlayıp, bir-iki hafta gibi kısa bir zaman zarfında dünyadaki tüm ekranları kaplayan o kaynağı meçhul, esrarengiz beyazlık da kimsenin aklına gelmezdi. Hatta kimilerinin günümüzde bile bu beyazlığın gerçek olduğuna inanmakta güçlük çekmekte ve bizzat kendilerinin kafayı yemiş olabileceğinden endişe etmekte ısrarlı olduğu söylenir, ki bunda haksız da sayılmazlar aslında, zira gerçek olan bir şeyin, yani ekranların beyazlaşmasının gerçek olmadığını sanıyorlar; bu sanrının ise deliliğin yarısından çok daha fazlasını teşkil ediyor olduğunun kuşkuya yer bırakmayacak denli kesin, son derece bilimsel bir veri olarak kabul edilebileceğini ise bilmiyoruz söylemeye gerek var mı, ama her zaman olduğu gibi yine de söylüyoruz işte, belki vardır diye. Akıl ihsan olunmuş her fani, dünyadaki tüm ekranların bembeyaz olduğunu teslim etmek durumundadır çünkü bizce; hatta daha da ileri gidecek olursak, ekranların beyazlaşmasının kabulü aklın göstergesi, reddi ise akıl hastalığının belirtisidir bile diyebiliriz, ki nitekim işte dedik de zaten galiba. 

“Elimizde henüz kesin bir bilgi yok, ama Dr. Lawgiverz diye bir adamın adı dolanıyor ortalıkta,” diye sürdürdü başkan konuşmasını ve detayları delegelere nakletmek üzere sözü istihbarat teşkilatı baş sorumlusuna bıraktı. “Aslında nakil aşamasına gelmiş pek bir şey yok, ama şimdilik şunu söyleyebiliriz ki ajanlarımız fellik fellik Dr. Lawgiverz’i arıyor. Elde ettiğimiz son bulgulara göre en son Uzak Doğu’da görülmüş. Orada ne halt ettiğini biz de bilmiyoruz, ama sanırız Japon bir bilim adamıyla uzun süredir zamanda yolculuk, ölümden sonra yaşam ve uzaylılarla irtibatla ilgili bir iş çeviriyorlar. Tüm bunların güneşin 4.5 yıl içerisinde sönecek olmasının yanı sıra ekranların beyazlaşmasıyla da bir ilgisi olabileceğini düşünüyoruz. Ayrıca Dr. Lawgiverz’in Spekülatif Gerçekçilik adlı bir felsefi akımın öncüleri olan ve kendilerine Spekülatif Gerçekçiler diyen bazı kişilerle de örgütsel faaliyetler yürütmekte olduğu da aldığımız duyumlar arasında. Tüm bunlar arasında ne gibi bağlantılar olduğunu tabii ki her zaman olduğu gibi gene zaman gösterecek. Hummalı çalışmalarımız en fenni şekilde sürüyor, ajanlarımız dünyanın dört bir yanına dağılmış, Dr. Lawgiverz’i ve ilişki içerisinde olduğu kişileri arıyor. Internet üzerinden, birer hücre niteliğini taşıyan bloglar vasıtasıyla dünyaya bir virüs gibi yayılan bu felsefi-örgütsel hareketin son derece kompleks bir haberleşme ağıyla vücut bulmakta olduğunu, hatta söz konusu ağla özdeş olduğunu söyleyebiliriz. Örümcek Avı diye adlandırmayı uygun bulduğumuz operasyonlarımız Spekülatif Gerçekçiliğin köküne kezzap suyu dökünceye kadar sürecektir; bundan kimsenin kuşkusu olmasın!”

Konuşmasının sonlarına doğru kendinden geçtiği ve soğuk savaş günlerine geri döndüğü söylemeye bile gerek olmayacak derecede bariz olan istihbarat teşkilatı baş sorumlusunun Dracula’yı aratmayacak derecede kan içmeye meyilli olduğu her halinden belli. Sözlerini bitirdikten sonra önündeki bardaktan üç-dört yudum su almakla yetindi ama şimdilik. O suyunu içerken delegeler de gayet yoğun bir biçimde aldıkları notları birbirleriyle karşılaştırıyor ve heyecanlı heyecanlı mırıldanıyorlardı. Derken, artık tamamen uyandığı anlaşılan ve sabahleyin karısıyla arasında geçen münakaşayı unutmuş gözüken başkan, ellerini birbirine vurmak suretiyle insanlar arasında alkış tabir edilen ve genellikle beğeni göstergesi, nadirense protesto belirtisi kabul edilen etkinliği hayata geçirmeye başladı. Onu, çok geçmeden diğer delegeler de izleyecek ve bu büyük buluşma, duygu yoğunluğundan ötürü kalbi hızla çarpmakta olan, hatta coşku ve sevinçten gözleri yaşla dolma noktasına gelen istihbarat teşkilatı baş sorumlusunun hanesine yazılan artı iki puanla doruk noktasına ulaşan daramtik sahneyle sona erecekti. Belli ki başkanın ve onu takiben delegelerin alkışı bu bağlamda protestodan ziyade beğeni niteliği taşıyordu. Üst Düzey Bir Araştırma Komisyonu kurulmasına işte o gün, oylamaya bile gerek kalmadan karar verildi. Komisyonun başına Dracula’yı aratmayacak derecede kan içmeye hevesli ve hayata bakışı Rambo’nun bıçağını aratmayacak kadar keskin bir insan olduğu her halinden anlaşılan istihbarat teşkilatı baş sorumlusu getirildi. Komisyonun temel ilkesi ise “hedef göster, ceset iste!” olarak belirlendi.  

By Jacqueline Agathocleous, Published on November 6, 2010

ONE MAN was stabbed and several police and members of the public were injured last night at the annual migrants’ Rainbow Festival in Larnaca when violent clashes broke out between nationalist protestors and festival-goers.

Phinikoudes Beach was turned into a warzone, when marching members of three nationalist movements came into conflict with participants at the antiracism festival, and with members of migrant support group KISA, the organisers of the event.

Even in their riot gear, a number of policemen sustained injuries, as did several members of the public. In the aftermath, the beach was covered with broken chairs and other debris.

Eyewitness Beran Djemal told the Cyprus Mail last night that one Turkish Cypriot man – 30-year-old singer Sertunc Akdogdu who was performing at the festival – was rushed to hospital after being stabbed in the stomach, while another man had his arm broken. Djemal said after the fracas a number of Turkish Cypriots took refuge at Larnaca Police Station waiting for the violence to be over. As the newspaper went to press, incidents were ongoing.

“A music group of Turkish Cypriots who tried to go home were warned not to leave as it would be dangerous,” said Djemal.  She said the injured Turkish Cypriots – and other festival-goers – asked for a police escort to the hospital because they were scared. “But the police refused to help and arrested four of the festival-goers. They did nothing to the fascists and told us not to take photographs because they said it was provocative.”

Headed by the Greek Resistance Movement, a group of protestors had been on their way to the town’s Ayios Lazaros area in a march they had arranged over a month ago to protest the government’s migrant policies.

Accompanied by a strong police presence, the protestors were on their way through Phinikoudes Beach – where the Rainbow Festival was being held – and according to eye witnesses, all hell broke loose.

The protestors came into conflict with members of KISA, which had decided to hold the Festival in Larnaca – instead of Limassol, as was initially planned – in a bid to hold an “anti-demonstration” to counterbalance the nationalists’ march.

According to Djemal, it all started during a speech by the head of the European Commission’s Representation in Cyprus – Androulla Kaminara.

“During the speech, around 80 fascist protestors carrying Greek flags started shouting slogans against migrants,” said Djemal. “The festival-goers returned the slogans, shouting: ‘Nazis out of Cyprus’”. It was then that the scuffles broke out.

“Some of the nationalists had their faces covered, one lifted up his shirt and showed a swastika tattooed on his stomach,” Djemal said. “They threw bottles at festival-goers and cut the electricity cables when a band was playing. Over the next two hours, clashes continued and the group of nationalists grew to around 150.”

Even though both sides offer contradicting accounts of how the events unfolded, the general view was that police and Larnaca Municipality had done little to avert the troubles.

KISA head Doros Polycarpou said his NGO had asked the police to divert the protestors’ march so that it didn’t pass by the Rainbow Festival.

“On the contrary, the police seem to have allowed them to move forward and once they reached the event, to protect ourselves, we sat in the road to block it in a peaceful way to convince the police to veer them away,” said Polycarpou. “They allowed the neo-Nazis to head into the event and start hitting people, in full view of the police. You can imagine what happened after that.”

Another eye witness who wished to remain anonymous told the Cyprus Mail: “The protestors entered the area where the festival was about to start and started throwing chairs all over the place, breaking every single one. There were children waiting in a caravan and they became very scared.”

On the opposite side of the fence, the nationalist protestors claim it was they who were attacked. However, they too agree that it all could have been avoided if the correct actions were taken by the police and Larnaca mayor.

“I am a member of the public who decided to march against illegal immmigrants – not against the migrants themselves, but the policies promoted in their favour by the government,” Dr Andreas Paraxenopoulos, a member of Greek Resistance, told the Cyprus Mail last night. “We announced our march a month and a half ago to the police, and the police – along with the Larnaca mayor – oddly allowed KISA to do another anti-demonstration. It is like they wanted to make us fight.”

Paraxenopoulos said the troubles started when members of KISA attempted to prevent the protestors from moving ahead with their march.

“We were calm. We are just trying to exercise our right as Cypriot citizens to do a demonstration to protest something that is of concern to us.”

He went on to accuse KISA members of throwing chairs at the protestors, as well as paint – something he said the public would become witness to when watching the news today.

“They started approaching us, breaking chairs and throwing them at us, calling us neo-Nazis – we just want our country to remain Greek. I was personally drenched in paint. They were savage with bad intentions and if the police weren’t there, they would have slaughtered us,” Paraxenopoulos claimed. “The police and municipality are to blame; they really seem to have wanted us to fight among ourselves.”

A Larnaca police spokesman said there had been a number of injuries, though the full extent of the damage will be assessed today.

Trouble started brewing last week, when KISA announced it would be cancelling the Rainbow festival in Limassol and bringing it to Larnaca last night, as an “anti-demonstration” to the planned march against migrants by the three nationalist groups.

KISA called on all members of the public to join its anti-demo against the “racist and radical right-wing elements in Larnaca”. It added that the Rainbow Festival would from now on be held in Larnaca instead of Limassol – as well as Nicosia – as an antiracism message to the town.

“In view of this new provocative demonstration, KISA decided to organise this year’s Rainbow Festival – apart from Nicosia – in Larnaca instead of Limassol, as was the case for the past two years,” KISA announced. “On the same day of the aforementioned event, the Rainbow organisation will send our antiracist messages against the presence and actions of the radical right-wing and racist elements in Larnaca.”

Referring to KISA as a “social abscess” and “the fifth column” – defined as a group of people who clandestinely undermine a larger group, such as a nation, from within to help an external enemy – the Greek Resistance used its website to blast KISA for organising the Rainbow Festival on the same day.

Bookmark and Share

via Festival turns into war zone as migrants and nationalists clash – Cyprus Mail.

 Artık hepimizin bildiği gibi anlam kavramının anlamı üzerine İsa ve Sokrat gibi tanınmış şahsiyetlerden önce de düşünülmekte ve hatta bununla da kalınmayıp bu düşünülenler kaleme alınmaktaydı. Lakin henüz anlamın ne anlama geldiğine dair kesin bir bilgiye ulaşılamamıştır ne yazık ki. Zaten kesin bir bilgiye ulaşılsa anlam kavramı anlamını yitirecektir, o derece paradoksal bir kavramdır bu anlam kavramı, diye düşünmesi kuvvetle muhtemel bilinçlerin var olabilme ihtimalini de göz önünde bulundurarak anlam konusunda şunları söylemeyi uygun bulduk: Anlam ve hakikat birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Şöyle: Her bilgi doğası gereği anlamlıdır, daha doğrusu bir şeyin bilgi olarak nitelendirilebilmesi için o şeyin anlamlı olması gerekir. Diğer yandan her bilgi kesinlikle hakikat değildir, zira hakikate sadece yaklaşabilen bir şey olarak bilgi anlamın varlığına dayanır. Oysa hakikatler bilginin anlamlandırmakta yetersiz kaldığı noktada zuhur edebilir ancak. Yani hakikat dediğimiz şey bilgilerdeki anlam boşluklarından sızan ve/fakat asla tam olarak anlamlandırılamayan düşünce ve hislere verilen addır. Anlamın anlamı ve hakikatle ilişkisi üzerinde daha fazla durmanın sakıncalarını da göz önünde bulundurarak görsel imgeler ve anlam arasındaki ilişkiyle sürdürüyoruz yazımızı.

Bilindiği gibi görsel imgeler, özellikle de bunların hareket halinde olanları, insanın algılama mekanizmasının nasıl çalışacağını belirlemede büyük rol oynar. Filmlerin gerçek hayatta yaşadığımız olayları anlamlandırmakta ve bu olaylar arasında bağlantılar kurmakta bizlere ne kadar yardımcı olduğunu hatırlayacak olursak, bu söylediklerimizin ne denli manidar olduğunu daha iyi kavrayabileceğimizi düşünüyoruz. Zira biliyoruz ki işte yazımız da tıpkı bilgi gibi anlam boşlukları, yani hakikatler barındırmaktadır bünyesinde. Lakin yazımız bilginin kendisini devasa bir anlam boşluğuna dönüştürüp bu boşluk çevresinde spiraller çize çize dönmektedir. Belli ki geometrik şekillerin tahakkümünden kurtulamamış bir yazıdır bu yazı. Söz konusu yazının yazarı veya yazarları kendilerine karşı ironik bir anlatı yazmak suretiyle kendi yaşam biçimlerinin temellerine birer dinamite dönüşen düşlerini döşemektedirler. Düşler egemen düşüncelerin temellerine dizilmektedir hatta belki de aslında. Hatta denebilir ki bu yazının yazarlarının yaptığı şey düşleri ve düşünceleri birbirlerinin içine yerleştirerek egemen bilgiden bağımsız bir hakikate, yani bilinmeze kapılar aralamaya kalkışmak, buna cüret ve teşebbüs etmektir. Bilinen şeylerin zuhur edişinin ancak birer sorun formunda gerçekleşebileceğini, hatta abartacak olursak korkunç birer canavar şeklinde ortaya çıktığını hatırlamak sanırız bu yazının yazarlarının neden bu yola başvurduğunu anlamamıza yardımcı olacaktır.

loveyourchaos:  (by nemo et nihil)

Olacaktır olmasına ama isterseniz biz şimdi hayatın, ölümün ve anlamın anlamlarına dair bu ağır konuları bir tarafa bırakıp biraz da havadan sudan ve bunların hayaletlerle ilişkisinden bahsedelim. Mesela şöyle diyelim: Amsterdam’da hava çok rüzgârlı olduğu için bulutlar çok hızlı hareket ederdi. Ama bulutların çok hızlı hareket etmesi hayaletlerin de çok hızlı hareket etmesini gerektirmeyeceği de su götürmez bir gerçekti. Çünkü hayaletlerin hareketleriyle havanın hareketlerinin en ufak bir ilgisi bile yoktu. Diğer yandan Amsterdam’ın dereleri ise hiç hızlı hareket etmez, öyle son derece ölgün birer akıntı şeklinde sürdürürdü varlığını. İnsanın ne kadar saçmalayabileceğini test etmek için okuyucularımızla paylaşmakta en ufak bir sakınca görmediğimiz bu bilgileri de verdiğimize göre herhalde yazımızı bitirebiliriz artık, ki nitekim bitirdik de zaten işte…

Düşüncenin otomatik olmaktan çıkıp düzensiz bir biçimde dıştan gelmeye başlaması, öznenin alışılagelmiş düşünce ve his kalıplarının ötesine geçmeye başladığının göstergesidir. Yazan özne böylelikle bilinmeyene yelken açan bir gemiye dönüşür. Yolculuk son derece tehlikelidir, zira bilinenin terk edilip bilinmeyenin girdaplarında boğulma tehlikesi arz eden bir durumla karşı karşıya kalmak gerekliliği söz konusudur yolculuk süresince. Geri dönüşü olmayan bir yolculuk olabilir bu. Ne var ki bu yolculuğun amacı zaten geriye dönüşü değil, bilakis henüz olmayan yeni bir durumun yaratılmasını amaçlar. Şimdiki zaman ve şimdiki mekân geride bırakılıp yeni bir zaman ve mekân yaratabilmek için, yani statükonun ötesine geçebilmek için kişinin hiçliğin girdaplarında kaybolma riskini göze alabilmesi gerekir. Kişi bilmelidir ki eğer yeni bir oluşuma gidilmesi başarısızlıkla sonuçlanırsa geriye dönecek bir yer olmayacak, zira yeni bir oluşuma gidilmesi kararının alınması demek dönülecek yerin, yani şu an içinde bulunulan zamanın artık şimdiki zaman değil, geçmiş zaman olmuş olması olacaktır. Ve işte böylelikle de geriye dönüşü imkânsız bir yer olarak tarihin sayfalarındaki yerini almış olacaktır geride bırakılan. Ancak bu yer geride bırakıldığı anda içinde bulunulabilecek yeni bir yer yoktur. İçinde bulunulabilecek yeni bir yer, yeni bir durum ancak yoktan var edilebilir. Tabii unutulmamalıdır ki burada yok derken geride bırakılan yerin ve zamanın şimdiki zamanda, yerde ve durumda yarattığı boşluktan söz ediyorum. Geride bırakılanın şimdiki zamanda yarattığı boşluk yokluğun varlığı anlamında kullanılmıştır burada. Yani geçmişin şimdideki yokluğu şimdide bir boşluk yaratmıştır ve yeni bir şey yaratmak için öznenin elinde olan tek şey öznenin kendi içinde bulduğu bu boşluktur.

Genellikle geleceğin şimdiden hareketle ve geçmiş kalıntıları üzerine inşa edildiği söylenir. Bu bir noktaya kadar doğru olsa bile genel olarak son derece yanlış bir yaklaşımdır konuya. Zira geçmişin kalıntısı değil, şimdideki halidir tarih denilen şey. Geçmişten bir şey kalmamıştır artık. Daha doğrusu sadece yokluk vardır insanı çevreleyen ve içindeki boşluğu geçmişle değil, gelecekle doldurmaktan başka yapacak bir şeyi kalmamıştır insanın.

 

 

Artık hepimizin bildiği gibi insan denen iki ayaklı, tüylü ve tüysüz olmak üzere ikiye ayrılan mahluk, kafasında yarattığı geometrik şekillerle gerçek hayat arasında bağlantılar kurmaya meyilli bir hayvandır.  Söz konusu mahlukun, hayvanın, ne derseniz deyin, bunu yapmasının sebebi ise madde ve ruh arasındaki uzlaşmazlığı çözüme kavuşturmak ve kendisini insan denen bir bütün olarak görmek arzusunu taşımasıdır. Tabii buna muvaffak olamaz genelde ve sorun da o noktada başlar zaten işte. Kendi içinde bölünmüş olduğunu kavrayan insan, kafasında yarattığı soyut sembolleri ve şekilleri maddi dış-dünyaya empoze edip hayata bir anlam yüklemeye çalışır durur. Oysa hayat son derece anlamsız ve bir o kadar da rastlantısaldır. Her yerde bir bütünlük görmek, yüzeydeki tüm kaosun altında gizlenen bir düzen bulmak adına didinmek boşunadır. Hayatın olumlanması ölümlülüğün ihtiva ettiği ölümsüzlüğün idrakiyle mümkün kılınabilir ancak. Çünkü hayat, bünyesinde doğası gereği çelişkiler barındıran, izleyeceği seyrin önceden belirlenmesi imkânsız bir rastlantılar sarmalıdır. Bilinenleri bilinmeyenlere yansıtarak hayatı kısır bir döngüye dönüştürmeye meyilli zihniyetlerin ortadan kalkması için yapılması gerekense bilinmeyenin sevgiyle kucaklanarak bilinenin dönüşümünü mümkün kılacak açılımların sağlanmasına katkıda bulunmaktır.  Örneğin bizim bu yazının bir spiral çizmekte olduğunu söylememiz ve bununla da yetinmeyip bu spiralin hareket halinde olduğunu belirtmeye cüret ve teşebbüs etmemiz bu duruma harika bir emsal teşkil eder. Hangi duruma? Hayatın çelişkilerden ibaret olması durumuna… Neden? Çünkü hem geometrik şekillerin hayatı anlatmakta yetersiz olduğunu söylüyoruz, hem de kelimelerle spiral çizmek suretiyle dünyadaki tüm ekranların beyaza bürünmesi halinde ortaya çıkacak yeni bir hayatı anlatmaya çalışıyoruz. Ama dikkat ediniz, ki etmişsinizdir, çember denilen şekille sembolize edilen kısırdöngüyü kırmak yolunda spiral denilen şekle geçiyor ve ayrıca çizdiğimiz spiralin hareket halinde olmasına da özen gösteriyoruz. Belli ki umudumuz, sonsuzluğun sembolü olan spiralin bizi soyut sembollerin de ötesindeki yeni düşünce alanlarına ve henüz var olmayan anlam dünyalarına taşımasıdır. Kelimelerle spiraller çizen bir spiral olarak bu yazı aynı anda hem edebiyattan, hem felsefeden, hem de matematikten az çok anlayan okuyucularımızın büyük bir kısmının takdir edeceği üzere sonsuzluğa açılan bir kapıyla sonlanan spiral bir merdiven olarak nitelendirilip, arzu edilirse o gözle de okunabilir. Bu metaforlar silsilesi içinde hakikatin durumu ne olacaktır peki? Yazıdaki her kelime kendi dışındaki bir evrene atıfta bulunuyor ve üstelik de atıfta bulunduğu söz konusu evrenin hakiki olduğu izlenimini vermeye çalışıyorsa, temsil edilen hadiseden bağımsız bir hakikat tezahürü nasıl gerçekleşecektir? Belki de yazıdaki anlam boşluklarının işlevi budur, kim bilir. Yani işte kim bilebilir ki hakikatlerin ileride anlam yokluğu olarak değil de anlam çokluğu olarak nitelendirilecek anlam boşluklarından, daha doğrusu anlamın operasyonlarına ara verdiği anlam aralıklarından dünyamıza sızan birer hayalet olup olmadığını? Hiç kimse… 

“Absence: Stubborn heaven of the neutral”

Image by DerrickT via Flickr

Zamanın Sonu ve Sonsuzluğun Başlangıcı [1] 

Güneşin 4.5 yıl içerisinde sönmesi neticesinde dünyamızdaki yaşamın son bulacağı yönündeki spekülasyonların son dakika haberi olarak manşetlere taşındığı o mübarek gecede Dr. Lawgiverz bir yıl önce dünyadaki tüm televizyon ekranlarının bilinmeyen bir sebepten ötürü beyazlara bürünmesinin olası sebepleri üzerine derin düşüncelere dalmıştı. Hatırlanacağı üzere bir kitap önce televizyonları takiben bir hafta gibi kısa bir zaman zarfında daha başka ekran mekanizmaları da beyazlara bürünmüş ve haberi gazetelerden okuyan bedbaht insanları tedirginliğe maruz bırakmıştı. Söylemeye bile gerek yok belki ama güneşin 4.5 yıl içerisinde söneceğine dair haberler de tıpkı televizyon ekranlarının beyazlaşması gibi, sadece düşünce treni şeffaf bir duvara çarparak raydan çıkan Dr. Lawgiverz’de değil, haberi radyolarından duyan ve o sırada hiçbir şey düşünmekte olmayan, hatta belki de bir yıldır görsel imgelerden mahrum kaldıkları için psikozun eşiğinde olan sıradan insanlarda da muazzam bir şok etkisi yaratmıştı. Dr. Lawgiverz’in kendisi görsel imgelerden yoksun yaşamayı umursamıyordu, zira ne de olsa onun için, ünlü Fransız filozof Gilles Deleuze’ün sözleriyle ifade edecek olursak, beynin kendisi bir ekrandı.

fmhs

                                                                               fmhs

Dr. Lawgiverz “söz uçar, yazı kalır,” sözünü hatırladı. Bu sözün 4.5 yıl içerisinde anlamını yiterecek olması, onu sarfedilmiş diğer tüm sözlerin de anlamını yitireceği düşüncesine sevketti. Ne de olsa güneşin sönmesi neticesinde dünya ve hatta evren dev bir buz kütlesine dönecek ve dünyadaki her şeyle birlikte kitaplar da yok olacaktı. Yazarların ve sanatçıların eserleriyle ölümsüzlüğe kavuştuğu düşüncesinin ne derece saçma olduğu bir kez daha kanıtlanmış olacaktı böylece. Ölümle yazı arasındaki ilişki elbette ki eski çağlardan beri yazarların ve düşünürlerin kafasını kurcalamış bir ilişkiydi. Maurice Blanchot “ölmemek için yazıyorum,” dediğinde büyük ihtimalle kendisini bir Şehrazat olarak duyumsamıştı. Yazılarımız boşluktan gelir ve boşluğa giderdi. İnsanın ölüm karşısındaki aczi teknoloji vasıtasıyla aşılmaya çalışılmış ve bazı bilim adamları teknoloji sayesinde insanın ölümsüz bir varlığa dönüşebileceğini iddia etmekle kalmamış, bunu kanıtlamıştı da. İnsan ezelden beridir yaşamı ölüme karşı bir direniş olarak görmüş, ölümü altetmek için çeşitli icatlar yapmıştı. Örneğin Dr. Lawgiverz’in yakın bir dostu olan ve Recep Sezgili adını taşıyan bir yazar-bilimadamı, insan beyinlerinin küvezlere yerleştirilerek, bedenin geri kalan tüm kısımları yaşamsal fomksiyonlarını yitirse bile beynin kendisinin hayatta tutulabileceğine ve daha sonra yapay bir bedene (avatar-robot?) yerleştirilerek sosyal yaşama dahil edilmek suretiyle yaşamın deneyimsel yönüne kavuşturulması neticesinde ölümsüzlüğün hayata geçirilebileceğine gönülden inanmış ve yııllardır bu yöndeki çalışmalarını hayvanlar üzerinde yaptığı deneylerle neredeyse kanıtlamıştı. Güneşin söneceğine dair spekülasyonlar şimdi işte onun da tüm bu çabalarını anlamsız kılmış, ölümsüzlük hayalini imkânsızlıklar arenasına dahil etmişti. Dr. Lawgiverz işte bu arkadışını telefonla arayıp güneşin söneceği yönündeki iddiaların gerçekliğini sorgulamaya karar verir. Dr. Lawgiverz’in pek fazla arkadaşı yoktu, o yüzden de kadim dostunun telefon numarasını ezbere biliyordu. Antika kategorisine gireli yıllar olmuş eski model siyah telefonun ahizesini kaldırıp numarayı çevirdi ve karşıdan gelecek, Alo, sesini beklemeye koyuldu. Söz konusu ses çok geçmeden gelecekti.

Telefonun sesini duyduğunda Recep Sezgili endişe içerisinde sigara içiyor ve bir yandan da kahvesini yudumluyordu.

Alo?

Kadim dostum selamlar.

Law?, (belli ki dostları Dr. Lawgiverz’e kısaca Law derdi).

Evet, benim. Haberleri duydun mu?

Duymaz olur muyum hiç; sağır sultan bile duydu haberleri.

Ne diyorsun peki, aslı astarı var mıdır bu iddiaların?

Bilmiyorum, bekleyip göreceğiz.

Ne demek bekleyip göreceğiz, güneş gerçekten sönerse ne bunu görecek insan kalacak, ne de görülecek bir şey. Tüm özneler ve tüm nesneler ebediyete intikâl edecek zira.

Ebediyete mi? Ölümden sonra yaşama inandığını bilmiyordum.

İnanmıyorum zaten. Ebediyetin tecrübe edilebilecek bir şey olduğuna inanmıyorum, biliyorsun ben Kantçı’yım.

Yaptığım çalışmalarla ölümsüzlüğün mümkün olduğunu kanıtladığımı göz ardı ediyorsun.

Sanırım henüz acı gerçeği kabullenemedin. Güneş sönerse çalışmalarının anlamını yitireceğinin farkında değil misin?

Üstüme gelme lütfen. Sen de takdir edersin ki insanın tüm yaşamını bir anda sıfırla çarpması pek kolay değil. Şimdi kapatmalıyım, benim de birkaç yeri arayıp bu sönme mevzuunda bazı teferruatlar hakkında bilgi almam gerek. Umarım sadece asılsız bir iddiadan ibarettir bu spekülasyonlar.

Beni de bilgilendir lütfen.

Tamam.

Bay bay.

Bay bay.

Görüldüğü kadarıyla güneşin sönecek olmasından henüz duygusal olarak pek etkilenmemiştir kurbanlarımız. Belki de bunun sebebi henüz olayın ciddiyetini ve gerçekleğini idrak edememiş olmalarındandır. Olaya gayet soğuk bir biçimde bu denli bilimsel yaklaşmaları ancak bunun göstergesi olabilir.

Her neyse, Dr. Lawgiverz’in mahremine geri dönecek olursak görürüz ki her zaman oturduğu o eski model koltukta oturmuş boş gözlerle karşısındaki beyaz duvara bakmaktadır. O duvar Dr. Lawgiverz’in hayallerini yansıttığı bir ekrandır. Ama bu ekranın ebediyete intikâl etmiş ekranlardan farkı sinema dilinde beyaz perde tabir edilen ve/yani dışa görüntü yansıtmaktan ziyade görüntünün üzerine yansıtıldığı, insanın ekran demeye dilinin varmadığı ama işte kelime kıtlığından dolayı kendisini demek durumunda bulduğu ekranlardan olmasıdır. Dr. Lawgiverz şu anda bir şey hayal etmemekte olduğu için söz konusu duvarda hiçbir şey görmemektedir. Ama tabii bu Dr. Lawgiverz’in beyninin içinde bulunulan zaman diliminde tamamen boş olduğu manasını taşımamalıdır, ki nitekim taşımamaktadır da zaten. Zira Dr. Lawgiverz’in beyninde şu anda düşünce tabir edilen olgular dolanmaktadır. Kendimizi bu olguların akışına bırakmadan önce düşünce kavramının doğasına ilişkin birtakım spekülasyonlar yapmayı uygun bulduğumuzu ve müsaadenizle şimdi bu meşakkatli işe girişeceğimizi bilgilerinize sunmak istiyoruz.

Ünlü Portekizli yazar José Saramago, Lizbon Kuşatmasının Tarihi adlı kitabında, Raimundo Silva’nın çalıştığı yayınevindeki düzeltmenlerden sorumlu editörü Dr. Maria Sara’yı görmeye giderken asansörde aklından geçenleri okuyucularına aktardıktan hemen sonra düşünce üzerine şunları söyler:

“Düşünen kişi yalnızca ne düşündüğünü bilir, niye bunu düşündüğünü bilmez, sanırım, doğduğumuz andan başlayarak düşünürüz, ama ilk düşüncemizin, bütün daha sonrakileri doğuran düşüncenin ne olabileceğini bilmeyiz, düşünceler ırmağından yukarıya, ilk kaynağa doğru gittiğimizde, her birimizin en kesin yaşamöyküsü ortaya çıkar ve bunların akışını izleyebilsek, birden yeni bir düşünceye kapılıp bunun peşine takılarak içinde bulunduğumuz güne varabilsek, başka bir yaşamı seçerek bunu kısaltmadığımız ve söz konusu yaşam bir düzeltmeninki olmadığı sürece, herhalde yaşamımızı değiştirebilirdik, o zaman başka bir asansörde, belki de Dr. Maria Sara’dan başka birisiyle görüşmeye gidiyor olurduk.”[2]

Olurdunuz tabii, neden olmayasınız ki? Lâkin ne yazık ki hayat bir roman olmaktan ziyade rastlantıların gerekliliğinden başka mutlak tanımayan paradoksal bir olaylar serisidir. Elbette ki romanlar da görünüşte rastlantıların gerekliliğini yansıtmaya çalışan bir dizi paradoksal hadisenin zuhruyla vücut bulan oluşumlardır. Fakat akılda tutulmalıdır ki romanlardaki rastlantısallıklar sarmalı bir yazar tarafından kaleme alınmış sanal gerçeklikler olduğu için söz konusu rastlantısallıklar yapay banalliklerden başka bir şey değildir. Yazı doğası gereği yalan söylemek durumundadır; hakikatler ancak yazılanlardaki anlam boşluklarından sızan sonsuzluklar olabilir. Her ne kadar Saramago’nun “düşünen kişi yalnızca ne düşündüğünü bilir, niye bunu düşündüğünü bilmez,” sözüne katılsak da düşüncemizde geriye doğru gidebilmemizin gerçek hayatta da geriye gitmemizi mümkün kılmayacağı söylemeye gerek bile bırakmayacak derecede aşikârdır. Roman yazmanın en iyi yanı da işte gerçek hayatta gerçekleşmesi namümkün hadiselerin dil vasıtasıyla mümkün kılınabilmesine zemin hazırlamasıdır. İşte bu gerçekten hareketle biz de şimdi kurbanımız Dr. Lawgiverz’i zamanda yolculuk yapmış ve olmayan bir gelecekten, romanımızın geçtiği zamana gelmiş bir ölümsüz olarak yeniden kurgulamaya karar verdik. Bu senaryoya göre Dr. Lawgiverz romanımızın geçtiği zamandan, yani güneşin 4.5 yıl içerisinde patlayacağını duyuran ve kimilerinin radyodan duyduğu, kimlerinin ertesi gün gazetelerde okuduğu, kimilerininse halk arasında dolanan söylentiler dolayımıyla bilgi sahibi olduğu o mübarek iddianın ortaya çıktığı günden 5 yıl sonrasından gelmiş bir kişidir. Kendisinin bu durumu O’nu bir ölümsüz kılmaktadır, çünkü güneş hakikaten de sönmüş ve hiçliği tüm evrene olmasa bile güneş sistemine hâkim kılmıştır. Dr. Lawgiverz de tüm canlılar gibi bedenen yok olmuş, fakat her ne hikmetse, bizim de bilmediğimiz ve dolayısıyla da açıklayamayacağımız bir sebepten ötürü salt bilinçten ibaret bir varlık olarak (ruh?) şimdiki zamana gelerek bedenini aramaya koyulmuştur. Dr. Lawgiverz henüz bir ölümsüz olduğunu bilmemekle birlikte, yukarıda zikrettiğimiz sebeplerden ötürü kendisi bilse de bilmese de hâlihazırda bir ölümsüz olması hasebiyle bir ölümlü gibi davranmaya devam etmektedir. Zavallı Dr. Lawgiverz…

Life After Apocalypse - Vladimir Manyuhin

Hatırlanacağı üzere düşünce üzerine spekülasyonlarımıza başlamadan önce Deleuze’ün beyni bir ekran olarak nitlendirdiğini söylemiş ve anlatıda bir sapma gerçekleştirmek suretiyle bir ekran olarak beynimizde zuhur eden hadiseleri, Dr. Lawgiverz’in bilimadamı dostunu araması gibi, siz okuyucularımızın beğenisine sunmuştuk. Takdir edersiniz ki araya giren inanılmaz gerçekler anlatımızın artık asla eskisi gibi olamayacağının göstergesidir. İnsan olan her fâninin aklına durgunluk vermesi kuvvetle muhtemel söz konusu gerçekler biz istesek de istemesek de gerçektirler. Biz ölümlülerin bilincinden bağımsız bir hakikat olduğunu hiç kuşku duymaksızın dile getirebilmemize zemin hazırlayan bu gerçekler, hâliyle anlatımızı oluşturan olayların seyrini değiştirerek, bizimle beraber sizi de yeni mecralara ve maceralara doğru sürükleyecektir. Ne mutlu bizlere ve tabii ki sizlere, ki bu akıl almaz hadiselere tanıklık etmek ayrıcalığına sahibiz. Ne güzeldir hayat, ne anlamlıdır tüm bu kelimeler… 

Ölüm düşüncesiyle yatıp ölümsüzlük düşüncesiyle kalkan, yani bir sabah uyandığında kendini bir ölümsüz olarak bulan Dr. Lawgiverz, az önce de belirttiğimiz gibi, gelecekten geldiğinin farkında değildi önceleri. Lâkin sonraları, bilinmeyen bir sebepten ötürü idrak kabiliyetinde yaşanan muazzam bir patlama neticesinde farkına varacaktı bu hakikatin. Gelecekten gelmiş olduğunun idrakiyle önce paniğe, sonra ise sırasıyla telâş, endişe ve son olarak da sevince, neşeye kapılan Dr. Lawgiverz, kendini içinde bulduğu durumdan, yani şimdiki zamanda var olan bir geleceklilik durumundan bir an evvel çıkması gerekeceğinden habersizdi anlatımızın bu aşamasında. Aslında hem önemli ve saygın bir bilimadamı, hem de bilim-kurgu-gerilim romanlarının ölmeden ölümsüzleşen meşhur yazarı Recep Sezgili’in yazdığı bir bilim-kurgu-gerilim romanının başkahramanı olan Dr. Lawgiverz, şimdiki zamanda var olduğu süre içerisinde bitmek bilmez bir deja-vu’nun aynı anda hem öznesi, hem de nesnesi olarak duyumsayacaktı kendini.

Hepimizin takdir edeceği üzere, roman kahramanlarının ete kemiğe bürünüp şimdiki veya gelecek zamanda var olması ne görülmüş bir şeydi, ne de duyulmuş. Lâkin akılda tutulmalıdır ki şu anda bizler de bir romanın içerisindeyiz ve söylemeye gerek bile yoktur ki romanların zamanı gerçek zamandan farklıdır. Romanlar sanal zamanlarda vuku bulan sanal hadiselerden meydana gelen oluşumlar olduğu için elbette ki gerçek zamanlarda gerçekleşen hadiselerden farklı hadiseler ihtiva edecek ve netice itibarı ile de gerçek hayattakinden farklı mantık kurallarının işlerlik kazandığı oluşumlar olacaklardır. Edebiyat ve hayat arasındaki fark konusunda kestiğimiz bu ahkâmlara anlatımızın ilerleyen bölümlerinde yeniden yer vermek üzere şimdilik ara verip Dr. Lawgiverz ile Recep Sezgili arasındaki ilişkinin ayrıntılarına geçecek olursak diyebiliriz ki bu ikisi birbirlerinin ruh ikizi olmaktan ziyade, aynı madeni paranın iki farklı yüzüdürler. Zira Recep Sezgili, Dr. Lawgiverz’i olmak istediği ve/fakat asla olamayacağını bildiği bir karakter olarak kurgulamıştır. Denebilir ki bu ikisi arasındaki ilişki Fight Club(Dövüş Kulübü) filmindeki Tyler Durden ve Anlatıcı(Jack) arasındaki ilişki gibidir. Hatırlayacaksınız orada kendine Jack diye hitap eden Anlatıcı hayatından hiç memnun olmayan, bunalımlı, bastırılmış ve ezik bir tip olarak sürdürdüğü yaşamdan bıkıp usanmış ve olmak istediği fakat olamadığı agresif, kendine güvenen, özgürlükçü, maskülin bir tip olan Tyler Durden’ı yaratmıştı. Tyler Durden, Jack’in alter-ego’su olarak Jack’in ego’sunu yerden yere vuran kapitalist sisteme karşı baş kaldıran ve hatta bununla da kalmayıp adeta savaş açan anarşist kuvvet formunda zuhur ediyordu. Her neyse, işte Dr. Lawgiverz de tıpkı Tyler Durden gibi, Recep Sezgili’nin bastırılmış ve/fakat bendini sığmayıp taşan bir dere gibi şimdiki zamanla gelecek zaman arasındaki duvarı yıkarak Recep Sezgili’nin hayatına nüfuz eden kural tanımaz, yıkıcı kuvetti. İflah olmaz bir nihilist olan Dr. Lawgiverz bir dizi spekülasyonla Recep Sezgili’nin gerçeklik algısını alt-üst edecek ve yıllardır kendisini tüketen kapitalizme karşı savaş açmasını mümkün kılacaktı.

O Ölümsüz Özne

Dikkatli okuyucularımızın gözünden kaçmamış olduğuna yürekten inandığımız üzere Dr. Lawgiverz sık sık derin düşüncelere dalan bir düşün adamıydı. Adı kurgu açısından gereksiz bir üniversitenin felsefe bölümünde ontoloji (varlıkbilim) dersleri veren ve/fakat son zamanlarda “şiddetli ruhsal çalkantılar” geçirmekte olduğu gerekçesiyle askıya alınan bir felsefe doktoruydu. Sonsuzlukla karşı karşıya kalan beynin derin bir sarsıntı geçirmesinin kaçınılmaz olduğunu Kant’tan beri hepimiz biliyoruz. Hatırlanacağı üzere Kant sonsuzluğun sınırına vardığında geri adım atmış ve yazmaya on yıl ara vermişti. Dr. Lawgiverz de tıpkı işte Kant gibi yaşamdan ölüme, kendinde-şey’den sonsuzluğa, ve hatta düşünecek bir özne olmadığı takdirde düşüncenin var olup olamayacağına kadar her şeyi düşünürdü. O’nun hakkında söylenebilecek daha pek çok şey var aslında, ama biz şimdilik tüm bunları bir tarafa bırakıp Dr. Lawgiverz’in kendini hangi felsefi akıma ait hissettiği konusuna yönelteceğiz dikkatimizi.

Dr. Lawgiverz kendini gerçekçi bir spekülatör olarak görüyor ve Spekülatif Gerçekçilik (Speculative Realism) adlı yeni bir felsefi akıma öncülük eden spekülatif gerçekçilerin grubuna ait hissediyordu sevgili okur. Her ne kadar bahse konu spekülatif gerçekçilerin bazıları özellikle adlandırmanın gerçekçilik kısmından pek hoşnut olmasalar da tıpkı bizim gibi onlar da gerçekçilik kelimesini ikâme edecek bir başka sözcüğün yokluğu sebebiyle bu sorunlu adlandırmaya boyun eğmek zorundaydılar. Meselâ Ray Brassier, terimi icat eden kendisi olmasına rağmen son zamanlarda kendisiyle yapılan bir röportajda gerçekçilik (Realism) kelimesinden duyduğu hoşnutsuzluğu açıkça dile getirmiştir.

Anlatımızın bu noktasında etnik kökeni, dini, dili ne olursa olsun bazı okuyucularımızın şu tür sorular sorması kuvvetle muhtemeldir: “Peki ama bir ölümsüz sabah uyanınca ne yapar? Ölümlüler gibi dişlerini fırçalayıp yüzünü mü yıkar? İşeme ve dışkılama işlemlerini gerçekleştirir mi? Yoksa ölümsüzlerin bu tür ihtiyaçları olmaz mı?” Sanırız bu tür sorular sormakta hiçbir sakınca görmeyen meraklı ruhlar bizim ölümsüz diye nitelendirdiğimiz varlığın ne mene bir şey olduğunu idrak etmekte sorun yaşayan okuyucularımıza ait ruhlardır. Sayfalardır anlatmaya çalıştığımız üzere bizim ölümsüzlerimiz fiziksel olarak değil, zihinsel olarak ölümsüz şahsiyetlerdir. Denebilir ki biz bahse konu şahsiyetleri birer ölümsüz olarak nitelendirirken Kant’ın ortaya attığı  kurucu bir yanılsamaya başvurmaktayızdır. Belli ki ölümsüz derken bizim kastettiğimiz varlıkların ortak özelliği, var oluşlarını kurucu bir yanılsama üzerine inşa etmiş olmalarıdır. Ölümlülerin dünyasına birer ölümsüzün gözleriyle bakabilmek için aşkıncı düşünümü bir yaşam biçimi haline getirmiş olan ölümsüzlerin yemek yemeden, su içmeden, uyumadan, işemeden, sıçmadan var olabilmeleri mümkün değildir. Yeri gelmişken belirtmeliyiz ki ölümsüzler fiziksel olarak ölümlülerden farksız olsalar da, bilinç düzeyinde ölümlülerle en ufak bir benzerlikleri yoktur. Tıpkı ölümlüler gibi ölümsüzler de fiziksel olarak yorulurlar, lâkin ölümlülerden farklı olarak ölümsüzlerde zihinsel yorgunluk asla mümkün değildir.

Benim için de muamma olan bir sebepten ötürü bu noktada birinci tekil şahısa geri dönmenin yerinde olacağına kanaat getirdim. Bununla beraber şunu da itiraf etmeliyim ki az önce yanıtlamaya çalıştığım bu basit soruların varlığı ve onları yanıtlamanın zorluğu beni böyle bir roman yazmaya girişmekle son derece çılgınca, gerçekleşmesi neredeyse imkânsız bir işe kalkıştığım düşüncesine sevk ediyor sevgili lânetlenmiş okur. Ama yazmalıyım, yapmalıyım bunu, zira ben Spinoza, Nietzsche, Bergson, Deleuze, Badiou gibi düşünürlerin insanötesi varlık koşulları yaratmak yolunda çıktıkları o meşakkatli ve/fakat bir o kadar da zevkli yolculuğu her ne pahasına olursa olsun sürdürmeye vakfetmiş bir insanım kendimi. Kant’ı aşma çabalarının bir ürünü olan ölümsüzlük teorilerini mercek altına almak suretiyle ölümlülüğün ötesindeki bir varoluş biçiminin hayata geçirilmesi sürecinde son dönemlerde öne çıkan Spekülatif Gerçekçilik adlı felsefi akımın baş aktörleriyle el ele, hatta kol kola yürümeliyim nereye varacağı bilinmeyen, engellerle dolu bu engebeli yolda. Tehlikelerle dolu bu garip yolculuğun bir dizi gerçekçi spekülasyon vasıtasıyla gerçekleşeceğini ise bilmiyorum söylemeye gerek var mı, ama gene de söylüyorum işte, belki vardır diye.   

Bu arada Dr. Lawgiverz ise son derece gerilmiştir. Elbette ki bu gerginliğin sebebi sadece acıkmış olması değildi. Tüm insanların 4.5 yıl içerisinde aynı anda ölecek olmasıydı bahse konu gerginliğin sebebi. Bu noktada belirtmemiz gereken bir başka önemli husus da sadece Dr. Lawgiverz’in değil, dünyadaki tüm insanların son derece gerilmiş olduğu gerçeğidir. İnsanlık o kadar gerilmiştir ki adeta işte evrenin âhengi bozulmuş, kâinata sonsuz bir gerginlik hâkim olmuştur. Astronomlar Samanyolu’nun hareketlerinde bir gariplik sezinlemekte, dünyanın çevresinde yıllardır dönmekte olan ve işlevlerini bir süreden beridir yitirmiş bulunan uydular anlamsız rota değişimleri sergilemektedir. Ünlü filozof Platon’un âleme ibret olsun diye hakikati gökteki yıldızlar arasında ararken önündeki çukuru görmeyip içine düşen düşünürden söz ettiği o anlamlı ankedotu hatırlayarak bakış ve düşüncelerimizi uzaydan dünyaya yöneltecek olursak görürüz ki bir anda gelen bu güneş patlaması haberi insanların büyük bir kısmında tarifi imkânsız bir akıl yitimine, yani çıldırışa, bir başka deyişle delirme tabir edilen ruhsal duruma sebep olmuştur. Nasıl olsa 4.5 yıl içerisinde öleceklerinin idrakiyle insanlar, “ha bugün öldüm, ha yarın,” düşüncesiyle tüm tabuları yıkma ve ahlâki kuralları hiçe sayma, ve tüm normlardan sapma eğilimi içerisine girmiştir. 4.5 yıl içerisinde ölecek olmaları gerçeğine tamamen tezat oluşturacak bir biçimde adeta birer ölümsüz gibi yaşamaya başlayan insanlar aralarındaki tüm ideolojik ve siyasi ayrımları bir çırpıda silip atmış, nihilizmi bir yaşam biçimi olarak benimsemiş ve anarşizmin bayrağını yaşamlarının gönderine çekmiştir. Kaos, karmaşa, anlamsızlık ve sebepsiz şiddet her yerdedir. Bunlara ilâveten, birbirini daha önce hiç görmemiş onlarca insanın bir araya gelerek düzenlediği çılgınca seks partileri günün normu hâline gelmiştir. Tüm bunlar yetmezmiş gibi toplu intiharı bir kurtuluş olarak gören ve bunu kitlelere zorla benimsetmeye çalışan gruplar da türemiştir. Dahası, devletler de bu gidişe bir dur demek için ne bir sebep görmekte, ne de bu yönde bir istek duymaktadır. Bilâkis, devlet adamları da ölümlülüklerinin idrakiyle ayakları yere basan insanlar hâline gelmiş ve herkes gibi birer insan olduklarını hatırlayarak az önce sözünü ettiğimiz seks partilerinde başrollerde yer almaya başlamıştır. Hatta bahse konu seks partileri bazı ülkelerde devlet eliyle düzenlenmeye bile başlanmıştır. Bu acı gerçekten para tabir ettiğimiz illet de nasibini almış ve ölümlülük karşısında önemini yitirerek har vurulup harman savrulmaya başlanmıştır. Sanırız bu noktada kapitalizmin ölümle ilişkisini mercek altına almak yolunda keseceğimiz bazı ahkâmlar konuya açıklık getirecektir. Her ne kadar bazı okuyucularımız, değinmek zorunda olduğumuz bu teorik konuları sıkıcı bulacak olsa da, bizler birtakım siyasi mesajlar vermek kaygısı taşıdığımızı açıkça dile getirmekten çekinmiyoruz. Didaktik olmakla itham edilmek pahasına, kimin söylediği meçhul “gerektiğinde didaktik de olunmalıdır” sözünden hareketle ölümün kapitalizmle ilişkisi konulu bir konferansa yönlendiriyoruz şimdi anlatımızı.

Adı kurgu açısından gereksiz bir üniversitenin devasa kongre merkezinde toplanan ve güneşin sönmek suretiyle insanlığı, hayvanlığı, bitkiliği, nesneliği, hatta işte güneş sistemindeki tüm varlığı yok edeceği yönündeki  iddiayı bir grup kapitalistin kapitalizmin gücüne güç katmak ve eğlence sektörüne ivme kazandırmak maksadıyla ortalığa yaydığına inanan ve dünyadaki bu kaygı verici gidişata kayıtsız kalmamayı seçen bir grup komünistin düzenlediği “Ölüm ve Kapitalizm” adlı konferansın ilk konuşmacısı, akıl ihsan olunmuş her fâninin aklına durgunluk vermesi kuvvetle muhtemel olsa da Dr. Lawgiverz’di ey üstündeki lâneti yazgısı belleyen şaşkın okur. Akla zarar hakikatlerin birbiri ardına zuhruyla kasılan bilinçlerin daha fazla kasılmasına gönlümüz razı olmadığından, Dr. Lawgiverz’in konuşmasının anlatımızın kurgusu açısından önem arz etmeyen yanlarını budayıp, sadece hayati ehemmiyeti haiz bazı noktaları iktibas etmenin yerinde olacağını düşündük. Eminiz ki pek çok okuyucumuz bu kararımızı sevinçle karşılamış, içlerine dolan salakça sevinçle ne yapacaklarını bilmez bir vaziyette taklalar atmaya başlamıştır. Kararımızdan hoşnut olmayan okuyucularımıza ise elimizden herkesi tatmin etmenin mümkün olmadığı gerçeğini bir an olsun akıllarından çıkarmamalarını salık vermekten başka bir şey gelmediğini üzüntüyle belirtmek isteriz. Kendilerine burada sizlerin huzurunda söz veririz ki bir dahaki sefere de şimdi sevinç çığlıkları ve taklalar atan okuyucularımıza vereceğiz aynı salığı. Böylece her iki gruptaki okuyucularımızı da eşit derecede ihya etmiş olacağız sanırız. Her neyse, kendini hangi gruba dahil hissederse hissetsin, hiçbir okuyucumuzu sanrılarımızla meşgul etmek istemediğimiz için lâfı fazla uzatmadan Dr. Lawgiverz’in konferansta sarfettiği ibret verici sözlere geçelim isterseniz şimdi hep birlikte.

Dr. Lawgiverz’den Nihilistik Spekülasyonlar

“Değerli konuklar, saygıdeğer yoldaşlar ve sevgili çocuklar,

Konuşmama başlamadan önce hepinize hoş geldiniz demek istiyorum: Hoşgeldiniz! (Yoğun alkış dalgası….Alkışlar…..Alkış yoğunluğunda azalma…. Tek tük alkış….. Sessizlik). Bildiğiniz gibi bugün burada çok önemli bir konuyu mercek altına almak için toplandık. Düşmanın maskesini düşürmek ve dünyamızda oynanan bu çirkin oyunu sonlandırmak gayesini taşıdığımızı bilmiyorum söylemeye gerek var mı. Ama aranızda aramıza yeni katılmış kişilerin de olabileceğini göz önünde bulundurarak, gene de söylüyorum işte, belki vardır diye.

mad birds (deli kuşlar)  böyle küçük bir karenin içine insan dahil hangi hayvanı hapsetseler delirirdi zaten… benim anlamadığım neden akıl ihsan olunmuş bir fâninin, yani bir insanın, böyle bir gif yapmak ihtiyacı duyduğudur… belki de biz bunları yazıp bu iletişimi kuralım diye yapmıştır, kim bilir… aslında anlamsız görünen her şey biz hakkında konuşmaya başladığımız anda anlam kazanır, her ne kadar o şey hakkında son derece anlamsız lâflar sarfetsek de… belki de bir şeyin anlam kazanabilmesinin temel koşulu o şeyin maddi veya manevi dünyada bir etki yaratmasıdır, yarattığı etki hiçbir amaca hizmet etmese de… bildğimiz kadarıyla her etki bir amaca hizmet eder ama, hizmet edilen amacın ne olduğunu biz ölümlüler bilsek de bilmesek de… kendinde-şey (in-itself) olarak bir nesnenin anlamlı olması mümkün müdür acaba? meselâ yazılmış ve/fakat bir yayınevinin deposunda veya bir kütüphanenin ambarında tozlanıp pirelere, güvelere yem olmaya mahkûm olmuş bir kitap, yani hiç kimsenin okuması mümkün olmayan bir kitap kendi içinde, yani dış dünyadan bağımsız bir anlam ihtiva eder mi? hakkında konuşulmayan şeyler var mıdırlar? elbette ki vardırlar, ama bu varlık anlamlı mıdır? anlamlıysa bu anlamın kaynağı nedir? anlamın kaynağı var mıdır? varsa bu kaynak dil midir? yoksa bu kaynak yok mudur? yoksa bu kaynak dil midir? dilse bu kaynak sanal mıdır? sanalsa bu kaynak var mıdır? varsa bu kaynak sanal mıdır? sanalsa bu kaynak sonsuzluğun ta kendisi midir? öyleyse sonsuzluk hiçlikle aynı şey midir? aynı şeyse hiçlik varlık mıdır? varlıksa hiçlik yok mudur? yoksa hiçlik var mıdır? varsa hiçlik yok mudur? varsa da hiçlik yoksa da hiçlik etc…etc… bu gif ve bu kuşlar hakkında bilmiyorum başka ne söylenebilir, söylenebilirse eğer bir şey…  (via lucyphermann, sinatrablue)       

Her neyse, nesnelerin sadece birbirleriyle bağlantıları bağlamında bir anlam kazanmasının şart olmadığını, bilâkis bunun son derece tesadüfi ve tarihsel süreç tarafından koşullandırılmış felsefi bir varsayım olduğunu anladığımda, kendinde-şey’in, yani varlığı hiçbir şeyle ilişki içerisinde olmasına bağlı olmayan, varlığını çevresinden bağımsız ve çevresine kayıtsız bir biçimde sürdürebilen nesnelerin var olabileceğini de anlamış oldum. Zira herhangi bir nesne insandan bağımsız olarak düşünülebiliyorsa, insan da nesnelerden bağımsız olarak düşünülebilir demekti, demektir. Zamanın ve uzamın birbirine dönüşerek tarih-dışı bir var oluşun, yani bir ölümsüzün, zuhur etmesini mümkün kılacak alanı yaratması ise elbette ki yalnızca teoride mümkündür. Lâkin zaten biz de burada ölümsüzlüğü kuramsallaştırmaktan başka bir şey yapmakta olduğumuzu iddia etmiyoruz. Söz konusu ölümsüzlük teorisinin pratikte ne işe yarayacağına ve/yani böyle bir kuramsallaştırma girişiminin politik arenada ne anlama geleceğine ise spekülasyonlarımızın ilerleyen aşamalarında değineceğimizi şimdiden belirtelim; belirtelim ki sabırsız okuyucularımız sabretmeyi öğrenmek yolunda adımlar atmaya şimdiden başlasın. Hatta değinmekle de kalmayacak, liberal-demokratik-militarist-kapitalizm içerisinde yaşayan bir ölümlünün, içinde yaşadığı sistemi değiştirebilmek için kendini neden ölümlü bir nesne olarak görmekten ve göstermekten vazgeçerek, ölümsüz bir özne olarak görmeye ve göstermeye başlaması gerektiğini Alain Badiou’nun hakikat teorisi dolayımıyla açıklamaya çalışacağımızı da sözlerimize ekleyelim; ekleyelim ki hayata geçirmeye cüret ve teşebbüs ettiğimiz olayın boyutları bir nebze olsun açıklığa kavuşsun. Ama tüm bunlardan önce yapmamız gereken daha başka şeyler var; meselâ az önce net bir şekilde adlandırmaktan kaçındığımız spekülasyon türünün adlandırılması gibi…

Öncelikle bu adlandırma işlemini bizden önce gerçekleştirmiş olanlar olduğunu teslim etmeliyiz. Quentin Meillassoux bahse konu spekülasyon biçimine Spekülatif Maddecilik demeyi seçerken, Ray Brassier benzer bir spekülasyon türüne Spekülatif Gerçekçilik demeyi seçmiştir.  İkisinde de aynı kalan sözcüğün Spekülatif sözcüğü olduğu gözden kaçacak gibi değil. Belki de işte bu yüzden biz de az önce spekülasyon terimini kendimizden emin bir biçimde zikretmiş olmamıza rağmen bunun ne tür bir spekülasyon olacağını dillendirmemeyi seçmişizdir, kim bilir.

2007 yılında Londra’daki Goldsmiths Üniversitesi’nde Ray Brassier, Quentin Meillassoux, Graham Harman, ve Iain Hamilton Grant’ın konuşmacı olarak katılımıyla düzenlenen bir konferansta Brassier tarafından ortaya atılan spekülatif gerçekçilik kavramı insan aklından, düşüncesinden, bilincinden bağımsız gerçeklikler ve insandan bağımsız kendinde-şeyler olduğunu ortaya koyan felsefi bir akımdır. Gerek Kıta Felsefesi’nden, gerekse de Analitik Felsefe’den radikal bir kopuş gerçekleştirerek Kant ve Hegel’in uzantısı olan tüm felsefi yaklaşımların, Meillassoux’un Sonluluktan Sonra(After Finitude) adlı kitabında ortaya koyduğu deyimle bağlılaşımcılığın(correlationism) dünyadan bağımsız bir insan veya insandan bağımsız bir dünya tasavvur etmekten aciz olduğunu iddia eden spekülatif gerçekçilik hem yeni bir düşünce alanı, hem de yeni biri düşünme biçimi yaratması bağlamında önem arz etmektedir. İnsan bilincinden bağımsız kendinde-şeyler’in var olduğu noktasında birleşen Brassier, Meillassoux, Grant ve Harman’ın felsefeleri arasında pek çok fark da mevcuttur aslında. Ama biz şimdilik birleştikleri bu ortak nokta üzerinden tartışacağız spekülatif gerçekçileri, özellikle de Meillassoux ve Brassier’i.

Meillassoux’nun Sonluluğun Sonu’ndan bir yıl sonra yayımladığı Hiçliğin Çözülüşü(Nihil Unbound) adlı kitabında Brassier, Heidegger ve Deleuze’ün zaman ve ölüm okumalarının eleştirisi ve Lyotard’ın Güneş Felaketi(Solar Catastrophe) makalesinin bir yeniden okuması üzerinden güneşin 4.5 milyar yıl içerisinde sönerek dünyadaki yaşamı sona erdireceği gerçeğinin insan bilincinden ve düşüncesinden bağımsız bir gerçeklik olarak görülmesi gerektiğini ve bunun da hepimizin hâlihazırda yaşayan birer ölü olduğumuz anlamına geldiğini öne sürmektedir. Her iki yazarda da karşımıza çıkan ortak özellik kendinde-şey olarak mutlağın(Meillassoux) ve hakikatin(Brassier) var olabileceği iddiasını taşıyor oluşlarıdır. Benim için önemli olansa kendinde-şey olarak ölümsüzlüğün veya sonsuzluğun, ölümlü ve sonlu bir varlık olan insandan bağımsızlaşan kimliksiz ve kişiliksiz bir bilincin a-nihilistik spekülasyonları dolayımıyla politik bir amaç için kullanıma sokulabileceği, sokulması gerektiği gerçeğidir. Badiou’nun hakikat ve olay teorisinden hareketle, bir ölümsüzün gözüyle ve bilinciyle tasvir edilen ölümlülerin dünyası mevcut-yapı içerisinde gedikler açmak suretiyle yeni hakikatlerin zuhur etmesini sağlayacaktır kanaatindeyim.

İnsanın ölümlü bir varlık olduğu ise, söylenmesi bile gerekmeyen bariz bir durumdur. Ölümlü bir varlık olan insan, olmadığı bir şeye, yani bir ölümsüze dönüşmeye heveslidir. Çeşitli devirlerde çeşitli şekiller alan söz konusu ölümsüzlük hevesinin doruğa çıktığı Romantizm dönemi günümüzde kapitalizm tarafından yeniden diriltilmeye çalışılmakta ve bu yolda çeşitli gıda ürünleri ve hap formuna sokulmuş bitkiler piyasaya sürülmektedir. Zararı herkes tarafından bilinen alkollü içeceklerin üzerinde bile “hayat güzeldir,” “hayata içelim,” şeklinde ibareler görmek mümkün hale gelmiştir. Slavoj Zizek’in Nietzsche’nin “insan hiçbir şey istememektense, hiçliğin kendisini ister,” sözünden hareketle verdiği Diet-Cola ve kafeinsiz kahve örnekleri insanın hiçlik istencini, olmayana duyduğu arzuyu gayet net şekilde deşifre eder niteliktedir. İçi boşaltılmış, varlık sebebinden arındırılmış ürünler sağlıklı yaşama giden yolu asfaltlama çalışmalarında kullanılmaktadır. Lâkin akılda tutulmalıdır ki ister şekerli, ister şekersiz olsun, kola son derece zararlı bir üründür ve sadece şekerden ve kafeinden arındırlmış olması onun sağlıklı bir içecek olduğu manasını taşımaz. Tüm bunların ölümsüzlük konusuyla ilgisi ise şudur: Ölümsüzlük bir ölümlü için olmayan bir şeydir. Ölümsüzlük ölümden arındırılmış yaşamdır. Gelinen noktada kapitalizm insanlara ölümsüz yaşam vaad etmektedir. Matematiksel adı sonsuzluk olan ölümsüzlük ölümlülüğün bittiği yerde, yani ölünen noktada başlar. Sonsuzluk kavramının başı sonu olmayan bir süreçten ziyade, başı sonu olmayan bir durumu anlattığını akılda tutarsak diyebiliriz ki ölümsüzlük ancak sonsuz boyuttaki bir çelişkinin dünyamıza yansımasıyla zuhur edebilir. Sonsuzluk veya ölümsüzlük birer süreç olmaktan ziyade birer durumdur, çünkü süreçler başı sonu olan sürerdurumlarken, durumlar durağan ve zaman dışı olgulardır. Zamandan ve uzamdan bağımsız bir varoluşsal durum olan ölümsüzlük felsefe tarihi boyunca ölümlü insan bilincinin tamamen dışında konumlanmış bir kendinde-şey olarak düşünülmüştür. Oysa biz biliyoruz ki aslında ölümsüzlük insanı çevreleyen değil, bilakis insanın çevrelediği bir boşluktur. Şu anda ölümsüzlüğü düşünmekte olduğumuza ve/fakat bu söylediklerimizin doğruluğunu kanıtlayacak hiçbir dayanağımız olmadığına göre demek ki ölümsüzlüğün düşüncemizin kendisini sürdürebilmek için kendi içinde yarattığı bir boşluk olduğunu teslim etmeliyiz. Boşluklar olmayan varlıkların yokluğunu doldurduğuna göre diyebiliriz ki düşünmek ölüme ara vermek, yaşamda boşluklar yaratmaktır. Ölümlü ne demektir? Bir gün ölecek olan, yani ölümden kurtulmuş olmayan. Peki ölümsüz ne demektir? Artık ölmesi mümkün olmayan, zira hâlihazırda ölmüş olan, bu vesileyle de işte ölümden arınmış olan.

Ölümlülüğü sömürmek suretiyle gücüne güç katan liberal-demokratik-militarist-kapitalizmin ölümün ortadan kalkmasıyla kendi içine dönük bir patlamaya, çökmeye(contraction) maruz kalacağından hareketle diyebiliriz ki yaşamı olumsuzlamaktan ziyade olduğu gibi olumlayan materyalist bir gerçekçiliğe, yani aşkınsallığa öykünen, ölüm dürtüsü ve yaşam dürtüsünün tahakkümü altındaki kapitalist-gerçekçilikten, kendinde-şey olarak öteki’nin içkin olduğu komünist-gerçekçiliğe doğru bir yönelim hem mümkündür, hem de gerekli.”  

Yokluk Olarak Varlık

Bu yazılar şu anda okunmakta olduğuna göre demek ki bu yazıları yazan, belirli bir zamanda ve belirli bir uzamda konumlanmış bir özne söz konusu olmuştur. Söz konusu öznenin kendini anlatmaktan ziyade O diye adlandırdığı bir hiçliği anlatıyor oluşu ise ancak yazının öznesinin kendini nesneleştirerek olmayan bir özneye dönüştürmek çabası içerisinde olduğunu gösterir. Peki ama söz konusu özneyi içinde bulunduğu çabadan ayıran nedir? Öznenin kendisi olmadan içinde olunabilecek bir çaba da olamayacağına göre, neden bu özne kendisinden bağımsız bir çaba olabilirmiş gibi kendisini çabanın nesnesi olarak göstermek ihtiyacı içerisindedir? İşte bu soruyu yanıtlamak maksadıyla, bir nesne olarak yazarın kendisi üzerine ahkâm kesebilmek için kendisini aşan bir özneye dönüşmesi gerektiğini dile getiren Kant ve bir nesne olarak yazarın kendisi üzerine ahkâm kesebilmek için kendisini aşan bir özneye dönüşmesi gerekmediğini, zira kendisini bir nesne olarak dile getiren söz konusu yazarın kendisini aşan o özneyi zaten hâlihazırda içinde barındırdığını kaleme alan Hegel’in felsefeleri üzerine bir takım spekülatif düşünceler üretmeye niyetlenen ve bu yolda Kant ile Hegel’in karşılaştırmalı bir okumasına girişmesi gerektiği aşikâr olan O’nun dünyasına giriyoruz şimdi hep birlikte: Ben, Sen, O, Biz, Siz, Onlar…

O, Gilles Deleuze’ün deyimiyle bu kitabın yazarının kavramsal personası, Fernando Pessoa’nın anlam dünyası bağlamında ise söz konusu yazarın heteronomik kişiliği, yani dış-kimliğidir. Olmayan bir şey olarak var olan O bu kitabın yazarına içkin bir dışarıda konumlanmıştır, çünkü O bir ironisttir. Bu kitabın yazarının içindeki bir dışarı, veya işte bir şey olduğunu zanneden bir hiçin içindeki hiçbir şey olan O, kitabın aynı zamanda hem nesnesi, hem de öznesidir. Belli ki bu kitabın ironist yazarının kavramsal personasının, yani O’nun derdi, Kant, Hegel, Nietzsche, Deleuze, Derrida, Badiou ve Zizek gibi düşünürlere de dert olmuş olan aşkınlık(transcendence) ve içkinlik(immanence) arasındaki ilişkidir. Öncelikle Kant ve Hegel’in felsefeleri arasındaki benzerliklerden ziyade farklılıklara değinmek istiyor O. Daha sonra ise konuyu güneşin 4.5 yıl içerisinde söneceği yönündeki spekülasyonlara bağlamaya çalışacak büyük ihtimalle. O, lâfı fazla uzatmadan diyebilir ki Kant’ın aşkınsal(transcendental) idealizmini Hegel’in spekülatif idealizminden ayıran fark, Kant’ın kendinde-şey’i tarif edebileceğimizi, Hegel’inse kendinde-şey’den ancak neticeler çıkarabileceğimizi dile getirmesinden kaynaklanan bir farktır. Kendi anlam dünyamız bağlamında yeniden yazacak olursak diyebiliriz ki Kant bizim birer ölümlü olarak ölümsüzlüğü tarif edebileceğimizi söylerken, Hegel ölümsüzlük düşüncesinden ancak ölümlülüğümüzün anlamı hakkında çıkarımlar yapabiliriz demektedir. Zira Kant’a göre ölümsüzlük ölümlülüğü çevreleyen bir durumken, Hegel için ölümsüzlük ölümlülüğün içindeki bir boşluktur. Bir başka deyişle Kant için ölümsüzlük özneyi aşkınken, Hegel için ölümsüzlük özneye içkindir.

Ne aşkınsal idealizmi, ne de spekülatif idealizmi tasvip eden O henüz adlandıramadığı, fakat tanımlayabildiği yeni bir spekülasyon biçiminin şemasını çizmeye yeltenmekten başka çaresi olmadığını çok geçmeden idrak edecektir. O’nun tasavvur edebildiği kadarıyla söz konusu spekülasyon biçimi Kant’ın ve Hegel’in idealizmlerinden radikal bir kopuş gerçekleştirerek kendinde-şey’in düşünceden ve bilgiden bağımsız olarak var olabileceğini kuramsallaştırmaya yönelik olacaktır. Aşkınsal olmayan bir dışarı ve içkin olmayan bir içeri, şeklinde özetleyebileceğimiz kendinde-şey’in konumunun zamanın ve uzamın birleştiği yer olduğunu söylemeye ise bilmiyoruz gerek var mı, ama gene de söylüyoruz işte, belki vardır diye.

Kendinde-şey olarak O kendini ifade edebilecek ve kendinden farkını dile getirebilecek bir spekülasyon biçimini hayata geçirebilmek için kaçınılmaz olarak Kant ile Hegel arasında, Deleuze’ün deyimiyle bir ayırıcı-sentez(disjunctive-synthesis) işlemi gerçekleştirmek zorundadır. Zira bir ölümlünün kendini bir ölümsüz olarak tasvir edebilmesi ancak Kant’ın düşünümsel yargı(reflective judgement) ve Hegel’in spekülatif diyalektik stratejilerinin materyalist bir felsefe anlayışı içerisinde bölünüp aşkınsal ve idealist yanlarından arındırıldıktan sonra spekülatif ve materyalist yanlarının yeniden birleştirilmesiyle mümkün kılınabilir.

Her ne kadar ölümsüzlük düşüncesini hayata geçirebilmek sinir ve damar sisteminin bozguna uğratılmasını gerektirir gibi gözükse de, işin aslı hiç de öyle değildir. Zira az önce de belirtildiği üzere ölümsüz şahsiyetin ölümsüzlüğü fiziksel anlamda sonsuz olmak anlamına gelmekten ziyade, ruhsal veya şuursal anlamda sonsuzluğu idrak edebilecek bilinç düzeyine ulaşmış olmak demektir. Fâni bir bedende, fâni olmayan bir düşünceyi barındırabilecek kudrete erişmek olarak da nitelendirebileceğimiz bu var oluş tarzı özellikle 20. Yüzyıl sonu ve 21. Yüzyıl başında Deleuze ve Badiou gibi düşünürlerin kafasını kurcalamış spekülatif bir teoriler demetinin ürünüdür. Benim, olmayan şeyleri varmış gibi gösterme eğilimi içinde oluşumun sebebi ise söz konusu olmayan şeylerin var olduğunu düşünmemdir. Dikkat ederseniz cümlemi “olmayan şeylerin var olduğunu bilmemdir,” yerine “olmayan şeylerin var olduğunu düşünmemdir,” diyerek noktaladım. Zira ben bilmek ve düşünmek mastarları arasında dipsiz bir uçurum olduğu kanaatindeyim. Dipsiz bir uçurumun varlığından söz etmiş olmamın maksadı, siz de takdir edersiniz ki, olmayan bir şeyin var olmasının ne anlama geldiğini bir metafor aracılığıyla göstermek arzusunu taşıyor oluşumdur. Elbette ki benim sözünü ettiğim her şey salt benim tarafımdan söz konusu edildikleri için kanıtları kendilerinden menkûl hakikatler değildir. Bir metafor olarak “dipsiz uçurum” olgusu boşlukla dolu bir varlığı ifade eder. Fakat şu da bir gerçek ki dünyada dipsiz uçurumlar namevcuttur. Dünyada olmayan olguların varlığından söz edebilmemiz bile fiziksel dünya koşullarında var olması imkânsız olan pek çok olgunun düşünsel düzlemde mümkün olabileceğinin göstergesidir. Zira düşünce doğası gereği metafiziksel bir olaydır ve vazifesi maddi bir olgu olan dil vasıtasıyla fiziksel dünyada boşluklar oluşturmaktır. Tabii burada dil vasıtasıyla derken sakın dili ve aklı araçsallaştırdığımızı sanmayın. Aklıda tutun ki burada bahse konu düşüncenin fiziksel dünyada dil vasıtasıyla yarattığı şey boşluktan başka bir şey değildir. Boşluk yaratmaksa bizim projemiz bağlamında bir amaç olmaktan ziyade bir araçtır. Yani buradaki amaç dilin araçsallaştırılmasına karşı dili boşluk yaratmakta kullanılan bir araca dönüştürmek suretiyle amaçla aracın rollerini değiştirerek kendilerinin ötekisine, yani birbirlerine dönüşmelerini sağlamaktır. Birbirlerine dönüşen amaç ile aracın birbirlerini yok etmesinin kaçınılmaz olduğunu söylemeye ise bilmiyoruz gerek var mı. Varılmak istenen nokta şudur: Sonsuzluk özne ile nesne, amaç ile araç, neden ile sonuç arasındaki ilişkinin anlamsızlaşarak ortadan kalktığı, böylece de işte varlıkları birbirleriyle ilişkilerine bağımlı olan bu kavramların bizzat kendilerinin yok olduğu, zaman ile uzam içindeki bir boşluk formunda zuhur eden o malûm içkin dışsallıktır. Özneye içkin aşkınsal bir kavram olan sonsuzluk mevcut-egemen varoluş biçiminde kısa-devre yaratarak mevcut-egemen düzenden bir kopma yaratır. İşte Alain Badiou’nun Varlık ve Olay adlı kitabında boş-küme olarak nitelendirdiği söz konusu sonsuzluk bizim O adını verdiğimiz ölümsüz öznedir.

Kendinde-şey olarak O kendini ifade edebilecek ve kendinden farkını dile getirebilecek bir spekülasyon biçimini hayata geçirebilmek için kaçınılmaz olarak Kant ile Hegel arasında, Deleuze’ün deyimiyle bir ayırıcı-sentez(disjunctive-synthesis) işlemi gerçekleştirmek zorundadır. Zira bir ölümlünün kendini bir ölümsüz olarak tasvir edebilmesi ancak Kant’ın düşünümsel yargı(reflective judgement) ve Hegel’in spekülatif diyalektik stratejilerinin materyalist bir felsefe anlayışı içerisinde bölünüp aşkınsal ve idealist yanlarından arındırıldıktan sonra spekülatif ve materyalist yanlarının yeniden birleştirilmesiyle mümkün kılınabilir. Bunu da ancak bir ironist, aynı zamanda hem kendini aşan, hem de kendine içkin anlam dünyalarına kapılar aralayan ironisiyle yapabilir, ki nitekim işte yapmıştır da zaten.

the door of perception (via lucyphermann)

Notlar

[1] Bu metin henüz yazım aşamasında olan yeni kitabımın ilk hâlidir. Büyük ihtimalle 2-3 yıllık bir süreç içerisinde dallanıp budaklanacak, serpilip açılan bir halı gibi yayılacaktır önümüze. Söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama adı bile henüz belli olmayan yeni kitabın bir özeti niteliğini taşıyan söz konusu metin son derece yoğun, sıkıştırılmış bir taslaktan öteye gitmemektedir. Okuyucudan ricam metni bitmiş bir ürün olarak değil, inşası süren bir yapıt olarak gören gözlerle okumasıdır. C.E.

[2] José Saramago, Lizbon Kuşatmasının Tarihi, çev. İpek Babacan (İş Bankası Kültür: İstanbul, 1989), 178.

Is Deleuze a Speculative Realist?

At first it might seem he is. If Bruno Latour is on the right track with respect to speculative realism, as Graham Harman and others would argue, then it might seem that Deleuze is on the right track as well for there are a number of areas where their philosophies converge in significant ways – especially concerning events, multiplicity, and their embrace of an ontological monism. I cover much of this in Deleuze’s Hume. It would also seem that De… Read More

via Aberrant Monism

The consequences of projection of fantasies onto the Real can be clearly observed in Kerouac’s The Subterraneans, which was quite a subversive book in its time, carrying Kerouac quite high up the cultural ladder, and in Burroughsian terms “causing thousands of Levi’s sold”. 

 San Francisco, California

In The Subterraneans we see Jack Kerouac’s persona Leo oscillating between attraction to and repulsion by Mardou who is a Cherokee American. One half of Leo loves Mardou and the other half is afraid of this love. If in one chapter Leo declares his love for Mardou, in the next chapter we see him resenting her. Leo’s oscillation between the life drive and the death drive constitute a movement between negation and the transcendence of this negation. Affirmation always remains at bay for Kerouac and his character Leo. Perhaps only at the beginning of the novel he gets a bit closer to affirmation, but this affirmation is in no way an affirmation of Mardou as she is. Rather, it is the affirmation of what has happened throughout the novel, an affirmation of that which has lead to the break-up of Mardou and Leo, as if what has taken place was what actually happened, rather than a projection of Leo’s paranoid fantasy on what has actually happened. At the end of the novel it becomes clear that all that has been lived had been lived for this novel to be written, rather than for its own sake.

[…] this was my three week thought and really the energy behind or the surface one behind the creation of the Jealousy Phantasy in the Grey Guilt dream of the World Around Our Bed.)—now I saw Mardou pushing Yuri with a OH YOU and I shuddered to think something maybe was going on behind my back – felt warned too by the quick and immediate manner Yuri heard me coming and rolled off but as if guiltily as I say after some kind of goose or feel up some illegal touch of Mardou which made her purse little love loff lips at him and push at him and like kids.[1]

Upon having the dream Leo begins to see everything through the keyhole of his obsession that one day Mardou will sleep with Yuri if she hasn’t already done so. I would like to read this story with the story of Adam and Eve’s fall from Heaven to Earth in mind, or the passage from the old Earth to the new Earth. What’s at stake here is the conflict between what’s going on in Leo’s mind as to what’s going on in Mardou’s mind and what’s really going on in Mardou’s mind. There is, in reality, nothing going on in Mardou’s mind. It is Leo projecting what he read in the Bible onto Mardou’s mind, what he read in the Bible being that it was Eve who caused the fall, for it was her who tempted Adam to eat the apple. So Leo is projecting what he has introjected from the Bible. And the Bible was the representation of women in general and his mother in particular for Kerouac. The preconception in Leo’s mind that women are evil, sinful, and guilty by nature both attracts and repels Leo. This state of being caught in a movement between repulsion/attraction ties the subject with an endless chain of negative associations to his own fear of being betrayed, pushing him further towards madness and death. The final words of the book bring the end which Leo was from the beginning of the relationship more than willing to reach: separation and through writing it down reunification with the lost object. For as we know from Freud, “writing was in its origin the voice of an absent person.”

And I go home having lost her love.

And write this book.[2]

  Leo believes that he has had the dream and that if he has the dream of it the sexual intercourse in real life has either taken place or will take place in the future. Kerouac/Leo is, “at present,” writing The Subterraneans. And everything has already taken place; the sequence of events follows this way: Leo has the dream, Mardou engages in sexual intercourse with Yuri, Mardou and Leo break up, Leo continues the daydream, laughs to retain sanity in the face of this tragedy, and goes home and writes this book. In it there is no true story; and it doesn’t matter whether there is or not a true story other than the story of an unhappy consciousness running towards its death in and through a story of love, affection, resentment, guilt, and compassion, which exposes the symptoms of a life as it unceasingly wills its subject’s end.

[…]still making no impression on my eager impressionable ready-to-create construct destroy and die brain – as will be seen in the great construction of jealousy which I later from a dream and for reasons of self-laceration recreated…[3]   

Now, Leo sees Mardou in bed with Yuri and obsessively believes that his dream will come true. Leo believes himself to be a clairvoyant, that he has the ability to know things prior to seeing them actually taking place before his eyes. This he has introjected from Mardou herself, who, in a Nietzschean fashion, believes, does, and says things which simultaneously repel and attract Leo. There is no linear narrative in Mardou’s story about her adventures with the subterraneans of San Francisco and Leo likes it because there remain lots of gaps for him to fill with his fantasies later on when he is writing his story. Say what she may,

I got nervous and had some kind of idea about Mike, he kept looking at me like he wanted to kill me – he has such a funny look anyway – I got out of the house and walked along and didn’t know which way to go, my mind kept turning into the several directions that I was thinking of going but my body kept walking straight along Columbus altho’ I felt the sensation of each of the directions I mentally and emotionally turned into, amazed at all the possible directions you can take with different motives that come in, like it can make you a different person – I’ve often thought of this since childhood, of suppose instead of going up Columbus as I usually did I’d turn into Filbert would something happen that at the time is insignificant enough but would be like enough to influence my whole life in the end? – What’s in store for me in the direction I don’t take? – and all that, so if this had not been such a constant preoccupation that accompanied me in my solitude which I played upon in as many different ways as possible I wouldn’t bother now except but seeing the horrible roads this pure supposing goes to it took me to frights, if I wasn’t so damned persistent –’ and so on deep into the day, a long confusing story only pieces of which and imperfectly I remember, just the mass of the misery in connective form –[4]

What, then, is this “connective form”? Who, then, is the subject of this “mass of misery pieces of which are imperfectly remembered”? There is a different way of remembering in action here, a different way of being in relation to time and language in this “imperfect remembrance” of the lived experiences. The problem with Kerouac’s writing is that he is not separating his introjected object from the projecting subject. Kerouac wants to represent Mardou as she is and yet he at the same time wants to prove that Leo was the one pulling the strings from the beginning. What Mardou is actually trying to convey is veiled by Kerouac who makes it impossible for the reader to distinguish between fiction and reality, self and other, subject and object, projected and introjected. His voice dissolves into the voice of Mardou and Mardou’s story remains unheard. Rather than unveiling, Kerouac’s writing not only veils but also manipulates the truth of the other for his abusive purposes. All his life Kerouac struggled to traverse this field of partial representations of the other, but being an innocent fascist he repeatedly fell into his own traps and failed in affirming the real as it is. If he could have loved the real as it is, he could have “delivered himself from his automatic reactions,” and thus he could have become “a body without organs.”[5]

While most of us live by the time of good sense, the Nietzschean subject is able to defy such sense and experience the creative evolution of self in exploration of a deeper memory – the virtual memory of the pure past as the event of events of the eternal return. Rather than a self-identical self, the self of the third synthesis of time is a creatively evolving self who is able to genuinely affirm life as metamorphosis.[6]

Leo chooses to become partially mad, for Mardou is the other half of his madness. The internal theatre of Leo stages a sexual intercourse between Mardou and Yuri and/but although this intercourse has not yet taken place, Leo is assured that one day it will. Leo had started plotting ways of getting rid of Mardou three weeks prior to their split. Is this will a will to end the relationship that makes Leo see this dream? In other words, is the source of this dream a will-to-nothingness-oriented-hope, a wish that Mardou will engage in sexual intercourse with Yuri and the relationship will end that way? Or is the dream based on a will-to-nothingness-oriented-fear that Mardou does not, and has never loved Leo? These questions can be asked if one wants to know what the dream means, in other words these questions are interpretation oriented questions and my aim here is not to interpret Leo’s dream and understand what it means but rather to make use of this dream in understanding why this dream matters not only for The Subterraneans, but also for twentieth century philosophy, literature, cultural and critical theory, and psychoanalysis.

 Both Oedipus and Leo see themselves as innocent victims “caught in a trap set by the God.” Fiction and reality give birth to one another in each case. In Oedipus’ case the prophecy turns into truth, in Leo’s case a dream turns into reality. Leo believes in what he sees in his dream and he sees Mardou in bed with Yuri. And his strong belief, almost an obsession, that one day Mardou will sleep with Yuri gives birth to the actualisation of this event at the end of the novel. Leo tells everyone about his dream. He tells Mardou almost every day following his dream that he is worried about the future of their relationship. Leo’s paranoid-schizoid attitude prepares the grounds for the actualization of what he was afraid of. At the end of the story, the only thing left at hand for Leo to make the best of is to write his experiences down and turn his loss into a gain in and through language. Leo is such a tragic character that in order to remain sane he has to laugh at himself by considering the “whole host and foolish illusion and entire rigmarole and madness we erect in the place of one love, in our sadness…”[7] to be a joke. When Leo learns that Mardou has actually slept with Yuri, when the truth is finally established, when fiction turns into reality, he addresses the reader:

[…]but I continue the daydream and I look into his eyes and I see suddenly the glare of a jester angel who made his presence on earth all a joke and I realize that this too with Mardou was a joke and I think, ‘Funny Angel, elevated amongst the subterraneans.’

‘Baby its up to you,’ is what she’s actually saying, ‘ about how many times you wanta see me and all that – but I want to be independent like I say.’

And I go home having lost her love.

And write this book.[8]

Cover art from the film and soundtrack editions of THE SUBTERRANEANS. Cover art from the film and soundtrack editions of  The Subterraneans 

Kerouac writes through love, but through a love that Leo is afraid of falling in. And his writing is the product of a sick desire, it is driven by a love of love, a desire to be desired. Kerouac exposes himself through Leo in such a way as to show why it is necessary to create something without becoming destructive of either the self or the other. Something that he himself doesn’t know how to do. It is an ill will that drives Kerouac towards manic-depressive, self-destructive alcoholism. His consciousness of the absence of “eternal love” in this finite life together with his immortal longing for an eternal love turn him into “a shipwreck on the shores of lust.” What Kerouac lacks in life is what is necessary to operate the war-machine in Kerouac. Love is the force that drives the war-machine and Kerouac is afraid of loving with a greater love, without projective identification. He is a paranoid love-machine because his love is in the form of a spark given birth by the struggle between the superiority and the inferiority complexes he simultaneously harbors within himself.

In the absence of a war–machine, war dominates the world. And when war dominates the world there is nothing left for one to write but that although his books are among the most important examples of a different way of being in relation to time, language, and life, Kerouac is “locked into an attenuating endgame, playing himself, with each move, further into a corner and into defeat.”[9] He, suffering inordinately from an irrecoverable loss, an irreparable deterioration of psychic and somatic health, pays a high price to render us the witnesses of his fantastic experiences.

Kerouac died in 1969 and/but long ago, in 1951, eighteen years before ceasing to exist among the living, in On the Road, he writes this:

And for just a moment I had reached the point of ecstasy that I always wanted to reach, which was the complete step across chronological time into timeless shadows, and wonderment in the bleakness of the mortal realm, and the sensation of death kicking at my heels to move on, with a phantom dogging its own heels, and myself hurrying to a plank where all the angels dove off and flew into the holy void of uncreated emptiness, the potent and inconceivable radiances shining in bright Mind Essence, innumerable lotus-lands falling open in the magic mothswarm of heaven. I could hear an indescribable seething soar which wasn’t in my ear but everywhere and had nothing to do with sounds. I realized that I had died and been reborn numberless times but just didn’t remember especially because the transition from life to death and back to life are so ghostly easy, a magical action for naught, like falling asleep and waking up again a million times, the utter casualness and deep ignorance of it. I realized it was only because of the stability of the intrinsic mind that these ripples of birth and death took place, like that action of wind on a sheet of pure, serene, mirror-like water. I felt sweet, swinging bliss, like a big shot of heroin in the mainline vein; like a gulp of wine late in the afternoon and it makes you shudder; my feet tingled. I thought I was going to die the very next moment.[10]

What Kerouac enjoys is death from pleasure, what he desires is suffering. In Kerouac’s writing there is a multiplication of the directions towards which it becomes possible for the subject to head as the subject goes along the way creating new life forces out of his Dionysiac regress. In time, however, Kerouac’s revolutionary becoming takes such a direction that his desire turns against itself turning him into a reactive force drowning in his own resentment. The Kerouac image represented by the media (newspapers, TV, radio), is in conflict with Kerouac’s image of himself, and this relation to himself of Kerouac through a media, through an external force, through a panoptic eye, locks Kerouac into the projection-introjection mechanism through which he constantly breaks and is beaten by as he beats. This operation is more than Kerouac can actively handle, and turns him into a reactive and anti-social person making him “rather will nothingness than not will,” destroying him in the process.

Conclusion

In Julio Cortazar’s short story Axolot, we read the main character realizing that the type of fish called Axolot stand still in water with no movement at all, a kind of motionless flight. With this realization the character commits himself to becoming like those fish himself. At the end of the story he sees everyone outside of himself as an Axolot fish. He has become an axolot himself. He has gone beyond the finitude of his existence. He becomes altogether immobile, merely an observer, watching people, life, opportunities, and time pass by. Eventually he becomes imperceptible. Here and now everything is continually changing towards becoming-imperceptible. Time turns something into nothing. Everything is in time only for a short period of time. Then everything disappears in a neutral light.

To have dismantled one’s self in order finally to be alone and meet the true double at the other end of the line. A clandestine passenger on a motionless voyage. To become like everybody else; but this, precisely, is a becoming only for one who knows how to be nobody, to no longer be anybody. To paint oneself gray on gray.[11]

It is the ambiguity of the relationship between the life drive and the death drive that is being manipulated by global capitalism (contemporary nihilism) today. Undecidability, absence of foundational truth procedures, loss of principles, and declarations of the end of history and the subject are all manifestations of a discursive disease which is very rapidly contaminating the relationship between humans and their own health. In a world where a normal person must have a therapist, where having a therapist is a sign of normalcy, there can be no other choice but to shake the foundations of the illusions on which the health of many generations to come depends.         

Carrying out an intervention in the course of events, introducing a split into the continuity of things requires learning how not to be produced by the image factory which captures desire in a certain order of signification mechanism so as to turn the subject into a copy of the products of the image factory, or into the object of the other’s interpretation  and identification processes. To become capable at least to subvert the codes of the capitalist axiomatics which produces desire as the desire of nothingness and death, this subject should come to a realization that he/she is already caught up in the projection-introjection mechanism. So the subject has to learn to use the projection-introjection mechanism in such a way as to sustain the conditions for the impossibility of wickedness in the form of exclusive and illusory constructions of the Real. Surviving the absence of a transcendental signified in a “time out of joint” requires learning to love the object of desire for what it is rather than for what it resembles. This is to love and live without projective identification, without paranoid reactions to the other, without possessing the other, or without confining the other within the boundaries of the self. One has to cease to be somebody and learn to become nobody so as to create a difference in and for itself and affirm this difference by affirming the difference of that which is “not I.”

Movie from the book: “The subterraneans” (1960; Dir. Ranald MacDougall) featuring Gerry Mulligan, Art Pepper, Art Farmer, André Previn and Carmen McRae on screen.

The Subterraneans- Kerouac, Pollock and Bowie from magicloaf on Vimeo.

Cengiz Erdem, The Life Death Drives (London: Lulu.com, 2009), 210 – 220.

Facebook   Mixx   Delicious   Stumble Upon   Twitter   Google   Digg   Yahoo   Reddit

Kerouac'ın aşk müziği 

Jack Kerouac’ın Türkçeye yeni çevrilen romanı ‘Yeraltı Sakinleri’ bu yıl okuyacağınız aşk romanlarının en afilisi. Roman, Beat Kuşağı’nın özgürleştirici anlatım tekniklerinin ilk uygulamasını da satırlarında barındırıyor. Kerouac, en ünlü kitabı ‘Yolda’yı üç haftada, ‘Yeraltı Sakinleri’ni üç günde yazmıştı.

Kerouac’ın aşk müziği – Kaya Genç (Radikal Kitap)


[1] Jack Kerouac, The Subterraneans (Penguin: London, 2001), 69

[2] Kerouac, The Subterraneans, 93

[3] Kerouac, 39

[4] Jack Kerouac, The Subterraneans, 20

[5]Antonin Artaud, Selected Writings, ed. Susan Sontag (University of California: Berkeley, 1975), 570-1 “When you will have made him a body without organs,

then you will have delivered him from all his automatic reactions and restored him to his true freedom

then you will teach him again to dance wrong side out

as in the frenzy of dancehalls

and this wrong side out will be his real place.”

[6] Tamsin Lorraine, “Living a Time Out of Joint,” Between Deleuze and Derrida, eds. Paul Patton and John Protevi (Continuum: London and NY, 2003), 39

[7] Kerouac, The Subterraneans (Penguin: London, 2001), 77

[8] Kerouac, 93

[9] J.M. Coetzee, Youth (Secker and Warburg: London, 2002), 169

[10] Jack Kerouac, On the Road (New York: The Viking Press, 1957), 173

[11] Gilles Deleuze and Felix Guattari, A Thousand Plateaus, trans. Brian Massumi (University of Minnesota Press: Minnesota, 1988), 197

Cengiz Erdem, The Life Death Drives (London: Lulu.com, 2009), 210 – 220.

Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı'na gider

Kıbrıslı Türk Sanatçı ve Yazarlar Birliği ile Kıbrıs Yazarlar Birliği’nin, gençlere(35 yaş altı) yönelik “Kısa Öykü ve Şiir Yarışması” sonuçlandı…

 “Kıbrıs Ortak Evimiz” ana temasıyla  üçüncüsü gerçekleştirilen yarışmada, her iki toplumdan ödül alan genç yazarlar şunlar:

 Kısa Öykü:

Birinci: Cengiz Erdem (Ölü…Yorum Londra isimli eseriyle)

İkinci:  Hakan Ergençoğlu (Kuzev isimli eseriyle)

Özendirme: Emre Karahasan (Karanlık Orman isimli eseriyle)

 Birinci: Konstantıa Soteriou
İkinci: Maria Loannou 

Şiir:

(Kıbrıslıtürkler’den ödüle değer eser bulunamamıştır.)

Birinci: Ana Koupanou

İkinci:   Nıkolas Sampson

Ödüle değer görülen ürünlerin Türkçe ve Rumca çevirileri yapılarak (Ekim ayında yapılması hedeflenen) ödül töreninde okunacak, ve her iki yazar örgütünün yayın organlarında yayımlanacak…  

K.T. SANATÇI VE YAZARLAR BİRLİĞİ

KIBRIS YAZARLAR BİRLİĞİ

Lefkoşa, 27 Temmuz 2010.

Nesnelerin sadece birbirleriyle bağlantıları bağlamında bir anlam kazanmasının şart olmadığını, bilâkis bunun son derece teasadüfi ve tarihsel süreç tarafından koşullandırılmış felsefi bir varsayım olduğunu anladığımda, kendinde-şey’in, yani varlığı hiçbir şeyle ilişki içerisinde olmasına bağlı olmayan, varlığını çevresinden bağımsız ve çevresine kayıtsız bir biçimde sürdürebilen nesnelerin var olabileceğini de anlamış oldum. Zira herhangi bir nesne insandan bağımsız olarak düşünülebiliyorsa, insan da nesnelerden bağımsız olarak düşünülebilir demekti, demektir. İnsanın ölümlü bir varlık olduğu, söylenmesi bile gerekmeyen bariz bir durumdur. Ölümlü bir varlık olan insan, olmadığı bir şeye, yani bir ölümsüze dönüşmeye heveslidir. Çeşitli devirlerde çeşitli şekiller alan söz konusu ölümsüzlük hevesinin doruğa çıktığı Romantizm dönemi günümüzde kapitalizm tarafından yeniden diriltilmeye çalışılmakta ve bu yolda çeşitli gıda ürünleri ve hap formuna sokulmuş bitkiler piyasaya sürülmektedir. Zararı herkes tarafından bilinen alkollü içeceklerin üzerinde bile “hayat güzeldir,” “hayata içelim,” şeklinde ibareler görmek mümkün hale gelmiştir. Slavoj Zizek’in Nietzsche’nin “insan hiçbir şey istememektense, hiçliğin kendisini ister,” sözünden hareketle verdiği Diet-Cola ve kafeinsiz kahve örnekleri insanın hiçlik istencini, olmayana duyduğu arzuyu gayet net şekilde deşifre eder niteliktedir. İçi boşaltılmış, varlık sebebinden arındırılmış ürünler sağlıklı yaşama giden yolu asfaltlama çalışmalarında kullanılmaktadır. Lâkin akılda tutulmalıdır ki ister şekerli, ister şekersiz olsun, kola son derece zararlı bir üründür ve sadece şekerden ve kafeinden arındırlmış olması onun sağlıklı bir içecek olduğu manasını taşımaz. Tüm bunların ölümsüzlük konusuyla ilgisi ise şudur ey kara bahtlı okur: Ölümsüzlük bir ölümlü için olmayan bir şeydir. Ölümsüzlük ölümden arındırılmış yaşamdır. Gelinen noktada kapitalizm insanlara ölümsüz yaşam vaad etmektedir. Matematiksel adı sonsuzluk olan ölümsüzlük ölümlülüğün bittiği yerde, yani ölünen noktada başlar. Sonsuzluk kavramının başı sonu olmayan bir süreçten ziyade, başı sonu olmayan bir durumu anlattığını akılda tutarsak diyebiliriz ki ölümsüzlük ancak sonsuz boyuttaki bir çelişkinin dünyamıza yansımasıyla zuhur edebilir. Sonsuzluk veya ölümsüzlük birer süreç olmaktan ziyade birer durumdur, çünkü süreçler başı sonu olan sürerdurumlarken, durumlar durağan ve zaman dışı olgulardır. Zamandan ve uzamdan bağımsız bir varoluşsal durum olan ölümsüzlük felsefe tarihi boyunca ölümlü insan bilincinin tamamen dışında konumlanmış bir kendinde-şey olarak düşünülmüştür. Oysa biz biliyoruz ki aslında ölümsüzlük insanı çevreleyen değil, bilakis insanın çevrelediği bir boşluktur. Şu anda ölümsüzlüğü düşünmekte olduğumuza ve/fakat bu söylediklerimizin doğruluğunu kanıtlayacak hiçbir dayanağımız olmadığına göre demek ki ölümsüzlüğün düşüncemizin kendisini sürdürebilmek için kendi içinde yarattığı bir boşluk olduğunu teslim etmeliyiz. Boşluklar olmayan varlıkların yokluğunu doldurduğuna göre diyebiliriz ki düşünmek ölüme ara vermek, yaşamda boşluklar yaratmaktır. Ölümlü ne demektir? Bir gün ölecek olan, yani ölümden kurtulmuş olmayan. Peki ölümsüz ne demektir? Artık ölmesi mümkün olmayan, zira hâlihazırda ölmüş olan, bu vesileyle de işte ölümden arınmış olan.

                                           http://www.dr.com.tr/Product.aspx?pid=0000000303131

Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı, ironinin doruklarında gezen teorik bir anlatı. Dünyadaki tüm televizyon ekranlarının yanı sıra daha başka ekran mekanizmalarının da bilinmeyen bir sebepten ötürü bir anda beyaza bürünmesi neticesinde gelişen düşündürücü ve bir o kadar da kaygı verici hadiseleri konu alıyor. Tekvin adındaki baş-karakter, yazılmış ama henüz yayımlanmamış kitabında tüm bu olanları öngörmüş bir bedbahttır. Televizyonsuz dünyadaki sistem hızlı bir biçimde çökerken, Tekvin de kitabıyla gerçek hayat arasındaki bu kaygı verici benzerliğin kaynağını araştırmak üzere Amsterdam şehrine doğru yola koyulur. Acaba Amsterdam’da neler olmuş, hangi doğaüstü güçler işin içine bit yenikleri serpiştirmiştir?

Yazar: Cengiz Erdem

Sayfa Sayısı: 137
Dili: Türkçe
Yayınevi: G Yayın Grubu

Idefix

D&R

Mephisto

NetKitap

KitapYurdu

Işık Kitabevi

ErenKitap

Pandora

Televizyonun olmadığı bir dünyada…

Kaya Genç

Kıbrıslı akademisyen Cengiz Erdem, Fantezi Makinesinde Hakikat
Sızıntısı romanında televizyonun olmadığı bir gelecek hayal ediyor…

“Her şey dünyada artık televizyon diye bir şey olmadığıyla ilgili,
daha doğrusu dünyadaki tüm televizyon ekranlarının bilinmeyen bir
sebepten ötürü beyaza büründüğünü duyuran o garip ve bir o kadar da
talihsiz haberin gazetelerde yayımlanmasıyla başladı…” Cengiz
Erdem’in romanı Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı bu cümleyle
açılıyor. Kitaptan, Yapı Kredi Yayınları’nda uzun süre editörlük ve
Cogito dergisinin yayın yönetmenliğini yaptıktan sonra ayrılıp kendi
yayınevini kuran Cem Akaş’ın tavsiyesiyle haberdar olduk: Yaratıcı,
yenilikçi yazarlara şans verilmesi için uğraşan Akaş, Erdem’in
kitabını çok önemsiyor.

Gerçekten de Türkiye edebiyatında benzerine çok rastlanmayan bir roman
bu. “İngiltere’de East Anglia Üniversitesi’nde yüksek lisans
yapıyordum. Bir araştırma bursu için Amsterdam Üniversitesi’ne
başvurdum,” diyerek romana başlangıç sürecini anlatıyor Erdem. “Modern
devletin denetleme mekanizmalarını inceleyecektim. Özellikle Foucault
üzerine çalışmaktı niyetim. Amsterdam’a gittiğim gün, şehrin
merkezinde, Red Light District’e çok yakın bir mahalledeki küçük bir
odada yaşıyordum. Fare yuvası gibi, ufacık bir yerdi. Bir yandan da
para kazanmak için aşağıdaki internet cafe’de çalışıyordum. Siyah bir
defterim vardı. İnternet cafe’de çalışırken bir yandan da romanımı
yazıyordum.”

Erdem, Amsterdam’ın bir ‘kameralar şehri’ olduğunu kısa sürede
keşfetmiş. Yalnızca sokaklarda, lokantalarda, büyük binalarda, metro
istasyonlarında değil, çalıştığı dükkânın içinde de kameralar varmış.
“Patron, internet cafe’ye pek takılmıyor, evinde oturuyordu; bir
televizyondan, dükkânda olup bitenleri izlerdi. Arada bana telefon
eder, ’seni ekranda göremiyorum, neredesin?’ derdi. Ben de hemen
kameranın gördüğü bir yere giderdim. Odamda ise televizyon yoktu.
Yazarken, böyle bir gerçekliğin içinde yaşıyordum.”

Kitapta Cengiz Erdem, ‘imgelerin’ ekranlara yansımadığı bir dünya
kuruyor. Zaten kitabı okuduktan sonra da, insanın aklında hiçbir
‘imge’ veya sahne kalmıyor. Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı,
‘imgelerinden’ arınmış bir dünyada bol bol konuşan, her tür retorik
numaraya başvuran bir sesle ilgili daha çok.

Kıbrıs’ta İngilizce konuşulan bir ortamda yaşadığını anlatıyor Erdem.
Edebiyat dünyasının pek de zengin olmadığı bu ortamda, Girne Amerikan
Üniversitesi’nde öğrencilerine İngiliz edebiyatı öğretiyor. Henüz 32
yaşındaki yazar, geçtiğimiz günlerde üniversitenin İngiliz Dili ve
Edebiyatı bölümünün başkanı olmuş.

Erdem’in kitaptaki kahramanının adı Tekvin; adını Tevrat’taki
‘Genesis’ yani Yaradılış bölümünden alan Tekvin’le birlikte okur da
‘artık yalnızca beyaz bir ışığı yansıtan’ ekranların olduğu bu dünyada
geziniyor. Televizyonların gidişiyle gazete satışları artıyor, herkes
yeniden gazetelere, kitaplara yöneliyor. Erdem’in derdi de, çok
etkilendiğini söylediği Jose Saramago’nun Körlük romanında yaptığına
benzer bir biçimde ‘çılgınca bir fikrin’ peşinden giderek
olabilecekleri anlatmak. Ama Erdem’in projesi bununla sınırlı değil.
“Bu roman, bir hikâye anlatmasının yanında akademik bir çalışmadan da
izler taşıyor. Yani sadece Saramagovari bir kabus değil, Foucault ve
Alain Badiou gibi Fransız düşünürlerin fikirlerinden izleri de okuyucu
bu kitapta bulacak.”

(c) Kaya Genç, Sabah Gazetesi Kitap Eki, Mart 2010. 

11 Eylül

Deniz seviyesinin bile altındaki bu şehir yazan, çizen, üreten, çalan, çırpan insanlarla doluydu. Bense ölmekten başka yapacak bir şey kalmadığından emindim. Ne var ki bu bilgi o kadar acıydı ki bir türlü çiğneyip, sindirip, sıçamıyordum kendisini. Yani işte adeta geviş getirir olmuştum kendi kendimi öldürmek düşüncesini. Lakin elbette ki bir sebebi vardı bunun, yani benim intihar fikrine sıcak bakmakla birlikte sıcak baktığım bu fikri hayata geçirmek hususunda yaşadığım felç halinin. Nedendir bilinmez, bu yıllardır böyle sürüp gidiyordu. Ben hep bir takım şeylerin fikirlerine sıcak bakıyordum, ama her ne hikmetse iş bu fikirleri hayata geçirmeye gelince söz konusu eylemle arama derecelerle ölçülemeyecek, soğuk kelimesinin tanımlamakta yetersiz kalacağı bir soğukluk giriyordu. Bu muazzam soğukluk varlığımın o kadar derinlerine nüfuz edegelmişti ki, neredeyse kan damarlarımda donup akmaz olacak ve ben fikri hayata geçirmesem de fikir, yani intihiar fikri kendi kendini benim hayatıma geçirip beni yavaş bir ölümün kölesi kılacaktı, ki sevgili okur, nitekim işte kılmıştı ve kılmaya da devam ediyordu zaten.
Peki ama neydi beni bu biçare hale düşüren? Parasızlık mı? Parasız olduğum doğruydu. O kadar ki son üç gündür sadece patates yemiştim. Yalnızlık mı? Yalnız olduğum da doğruydu, zira insanlarla ilişkilerim maddi alışverişlerde gereken diyaloglardan öteye gitmiyordu. Tamamen yalnız olmakla beraber kendimden de bir o kadar uzaktım. Yani bizzat ben kendim bile dışımdaydım kendimin, kendimin ki bir hiçliğin dünyamıza yansımasıyla zuhur eden bir yanılsamadan başka bir şey değildi kanaatimce gelinen noktada.
Amsterdam’ın havasından, suyundan, enleminden, boylamından olabilir mi acaba bu melankolik ruh hali? Van Gogh da bu diyarlarda kesmişti kulağını. Yeri gelmişken hemen belirteyim, dört metrekarelik odamı barındıran bu evin hemen yanındaki duvarda Van Gogh’un afişi var. Yarısını yırtmışlar, kimisi başına saç yapmış, kimisi gözüne gözlük takmış, Van Gogh öyle bakıyor kendi çizdiği portreden, aklında iki soru: “Mezarımda bile huzur bulamayacak mıyım ben? Nedir benim çektiğim ressamlığım yüzünden bu insanlık bozuntusu Amsterdam halkından?” Yeri gelmişken söyleyelim, afişin sebebi geçtiğimiz haftanın Van Gogh haftası olması. Van Gogh haftaya damgasını vuramasa da kendi portresini Amsterdam’ın duvarlarında görmek nedense terapötik bir etki yarattı bende. Kim bilir, belki de Van Gogh’un da buralarda yaşadığını bu sefer farklı bir biçimde anımsayarak ona duyduğum empati özdeşleşmeye dönüştü. Elbette ki bu özdeşleşme kulak kesme noktasına varmayacak bende, bilakis Van Gogh bunu daha önce yapmış olduğu ve ben bunu ilk duyduğumda irkilmiş bulunduğum için her ne olursa olsun kulak kesmenin doğru olmayacağını halihazırda biliyorum. Van Gogh kulak kesme eylemini hayata geçirerek akıl-içi ve akıl-dışı arasındaki sınırı çizmiş oluyor böylece. Tabii eğer bu ikisi zaten iç içedir diyorsanız durmayın, buyurun kesin kulaklarınızı ta en diplerinden.

Ekim

Hayatın zorluklarıyla mücadelede yeni bir döneme girildi. Öyle bir dönem ki bu Boris bile şaşıyor bu dönemin hayatımızda sağladığı açılımlar karşısında. Boris ev arkadaşım. Kendisinin tımarhaneden yeni çıkmış ve sosyal hayat karşısında ne yapacağını bilemez bir hali var. Bu arada aramıza adını henüz bilmediğim bir bayan katıldı. Patron Boris’in odasının yanındaki odayı verdi kıza. Bu ikisi en üst katta, yani üç-buçukuncu katta kapı komşuluğu yapıyor şimdi. Pek komşuluk denemez aslında buna, zira birbirlerini görmemek için sadece ötekinin evde olmadığı zamanlarda çıkıyorlar odalarından. Benim kapı komşumsa Fransa’da şimdi. Tatile gitti sevgilisiyle. Onun da adını bilmiyorum; tek bildiğim bütçesine ek gelir sağlamak için arada sırada, kaliteli müşteri bulduğu zaman işte, fahişelik yapması. Takdirle karşılıyorum kendisini. Sessiz ve derinden yürütüyor işini. Pencere fahişeliği yapmak yerine bir fabrikada iş bulmuş kendine. Ne idüğü belirsiz turistlerle yatıp kalkmamak için iş arkadaşlarına veriyor para karşılığında. Yalnızlar diyarı Amsterdam’da seks yapmak suretiyle cinsel ihtiyaç gidermek o kadar kolay ki sevgili okur, insan istese de sürekli bir sevgili sahibi olamıyor. Herkes hep yalnız ve/fakat herkes sürekli sevişiyor. Bu derece yaman bir çelişki ise sen de takdir edersin ki insanın akıl sağlığını derinden etkiliyor, kalpte çarpıntıya sebep oluyor. Olmuyor yani sevgili okur, Amsterdam’da ilişki yürümüyor. Belki de bu yüzden sürekli değişiyor deniz seviyesinin altındaki bu şehrin sakinleri. Gelen bir-iki seneden sonra varoşlara göç ediyor. Tabii burada varoş derken Hollanda’nın kırsal kesimini kastettğimi akılda tutmakta fayda var. Zira Hollanda zaten büyük bir şehir gibi adeta. Yer yer köyleşiyor gerçi ama ortaçağdan kalma köyleri andıran yerleşim birimlerinden arabayla on dakika uzaklıkta irili ufaklı modern yapılar çıkabiliyor insanın karşısına. Ülke deniz seviyesinin altında olduğu için mimari çok gelişmiş, inanılmaz boyutlara ulaşmış hatta. O kadar ki denizin içine kasabalar kurulur, şehirlerdeki eski binaların çürüyen temelleri binaları yıkmadan yenilenebilir olmuş. Bizim evimiz ise son derece eski. Temellerin ne durumda olduğunu tam olarak kestiremiyorum tabii, ama binanın en geç beş yıl içerisinde temellere kadar inen bir tadilattan geçirilmesi gerektiği su götürmez bir gerçek formunda zuhur ediyor her gün, onu biliyorum. Buna rağmen bu binada yaşıyorum. Geleceğin getireceklerine sonuna kadar açığım anlamına mı geliyor bu? Yoksa kaderime boyun mu eğiyorum yıkılmaya yüz tutmuş bu binada yaşamakla? Ne internet var, ne de televizyon. Cep telefonu var ama onun da kontörü yok. Aramak istiyorum herkesi, arayamıyorum kimseyi… Herkes beni kötü sanıyor. İyi olduğum söylenemez tabii ama tüm kötülüğün kaynağı olmadığım da bir gerçek. Organizma biçim değiştirir ya hayatta kalabilmek için, ben de işte öyle biçim olmasa da kişilik değiştirmek durumunda hissediyordum kendimi hayatta kalabilmek için.

Groenburgwal, Amsterdam by Pep Ventosa

Bir Kasım Pazarı

Abartacak olursam diyebilirim ki son üç gündür sadece kuru ekmek yedim. Hatta üçüncü güne gelindiğinde ekmekler küflenmişti, küflerini ayıklayıp yedim. O derece nahoş bir durumdayım yani. Şikayetçi değilim fakat halimden. “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” sözünü içime sindirip bünyemden dışlayalı çok oldu. İnsanları affetmeyi öğrendiğimden beridir sıhhatin manasına daha bir aşina oldum sanki. Şimdi benim içinde yaşadığım bu tarihi ev yansa, üç günlük otel parasına uçak bileti alıp Kıbrıs’a mı dönerim, yoksa ucuz bir barınak bulana kadar 70 € geceliği bir otele mi sığınırım? Konumuzla alâkası yazı bittiğinde anlaşılacak şu cümleler bu soruyu yanıtlamamızı kolaylaştırır niteliktedir: “İçinde yaşadığım tarihi ev derken” sanmayın ki dev bir ortaçağ şatosunda yaşıyorum, bilâkis burada son derece eski, sağı solu dökülen, muslukları açılıp kapanmayan, ikinci dünya savaşından sonra tamir-tadilat yolunda el temasına pek maruz kalmamış, muslukları açılıp kapanmayan, soğuk-sıcak su ayarı bozuk, farelerin ve envai çeşit haşaratın fink attığı, kim bilir belki de eskiden fuhuş yuvası olarak kullanılan, Amsterdam’ın merkezindeki konumuyla haftanın yedi günü yirmi dört saat hiç durmaksızın insan, hayvan, obje seslerinin yankılandığı daracık bir sokakta konumlanmış bu ucube yapıdan söz ediyorum, ki bence aslında Türkçe’de öyle bir kullanım hata olarak nitelendirilecek olsa da “bu ucube yapıyı söz ediyor, sözden yapı, yapıdan söz yapıyorum,” vebugibi dense daha anlamlı olacaktır. Yaşadığım evin karikatürize edilmiş hali böyle bir şey işte. Küçük odamın zor açılıp kapanan, açılınca açık kalması için altına tahta konması gereken dev pencereleriyle cebelleşerek yatıyorum her akşam ve tabii cebelleşerek kalkıyorum her sabah bu evde ben.

İki Kasım

Yapacak pek bir şey kalmadığının kesinlik kazandığı noktada olduğum artık su götürmez bir gerçek halini almıştı. Gelinen nokta öyle bir noktaydı ki bu noktanın ne ilerisine, ne de gerisine gitmek mümkündü. İleriye ve geriye gitmenin imkansız hale geldiği bir durum söz konusuydu anlaşılan. Hareket etmek namümkündü evet, lâkin bu orada durmanın mümkün olduğu anlamına gelmemeliydi, ki nitekim gelmiyordu da zaten. rada durmak da, en az orayı terk etmek kadar imkansızdı. Belli ki imkânsızlıklarla çevriliydi öznenin varlığı, o kadar ki neredeyse bunu söylemeye bile gerek yoktu. Ama gerek olmadığı halde söylenmişti bu. Biri bu meçhul öznenin durağanlığa hapsolduğunu dillendirmek ihtiyacı duymuş ve bu ihtiyacı karşılamak yönünde eyleme girişerek söz konusu bariz hakikati dil vasıtasıyla kitleye aktarmıştı. Eğer böyle bir oluşa herhangi bir varoluş biçimini temsil yetkisi vermeye ve söz konusu özneye varlık sıfatını yakıştırmaya cüret, ona bu sıfatı layık görmeye teşebbüs edecek bir kendinibilmez çıkmasaydı her şey çok farklı olabilirdi, olacaktı da zaten, ama olmadı. Peki neden? Zira ben işte o kendinibilmez olarak bir anda ortaya çıktım ve imkânsızlıklarla çevrili, şimdiki zamana hapsolmuş, ne ileriye, ne de geriye gidebilen bu biçare düşmüş öznenin kendini içinde bulduğu duruma yazıyla müdahale ettim.

5 Kasım

Amsterdam’da her an siniri krizi veya cinnet geçiren birisini görebileceğiniz gibi, neşeden kuduran ve bu vesileyle çığlıklar veya kahkahalar atan birini görebilirsiniz.
Bu bence çok iyi bir şeydir zira insanın monoton hayatına renk getirir hiç beklnmedik bir anda sosyal normların tamamen dışında hareket eden birisini görmek. Sekiz saatlik çalışma sürecinde bu tür nahoş hadiselere hoş anlamlar kazanıyor sevgili okur. Can sıkıntısının ilacıdır anormal davranış sergileyenlerle muhatap olmak.

6 Kasım

Amsterdam’ı Kuzey soğukları bastı bir anda. Bu arada ben yoldan geçmekte olan temizlik aracının çıkardığı sesi rüzgâr sesi sanmak suretiyle Kuzey soğukları yerine Kuzey rüzgârları yazmak gafletine düşmek üzereydim ki söz konusu araç sinyal sesi çıkardı ve Kuzey soğukları yazmayı başardım son anda. Böylelikle sen de yazma işinin aslında ne kadar macera dolu bir uğraş olduğunu gördün sevgili okur. Eğer son anda soğuk yazmayıp rüzgâr yazsaydım sen de takdir edersin ki içine düştüğüm gafletin haddi hesabı olamayacak, delâlet sınır tanımayacaktı.
Bu arada yazıma da kendimle çelişkiye düşmek pahasına Soğuk Rüzgârlar adını vermeyi uygun buldum.
Bu kadar çabuk beklemiyordum aslında soğukları. Mesela çorap giymek farz oldu şimdi. Pencere açmak akıl kârı olmaktan çıktı çıkacak. Hafif hafif kışlıklara geçiliyor.
Ne kadar arzulardım biliyor musun sevgili okur seninle aynı mevsimi yaşıyor olmayı?
Nereden bileceksin, senin ayakların üşümüyor ki.
Ama tabii diğer yandan şu da var: Ben nereden bileceğim ki senin benimle aynı mevsimi yaşamak istediğini? Ben sıcaktan yanıp kavrulmuyorum ki.
Şimdilik son derece gereksiz, hakkında yazılmaya değmez konularla bezeli olmakla beraber sen de takdir edersin bu yazının en azından estetik açıdan ipe sapa gelir yanları mevcuttur sevgili okur.
Bir bakalım mesela ne söylendiğine?
Amsterdam soğur. Yazar odasında yazı yazmaktadır. Yoldan temizlik aracı geçer. Yazar temizlik aracının sesini rüzgâr sesi sanır. Tam rüzgâr yazacakken bu sesin rüzgâr sesi olmadığını anlar. Soğuk yazar.

26 Kasım

Gene göstericiler geçti sokaktan. Bu daracık sokaklar kim bilir nelere sahne olmaktadır şu anda. Benimse takadim kalmadı başımı kaldırıp camdan dışarı bakmaya bile. Duyduklarımla yetinmeyi seçtim son günlerde. Aklımın bir kısmıyla idare ediyorum işte. O kadar sıklaştı ki son haftalarda bu gösteriler, dışarıdan gelen gürültü ve patırtının şiddeti bile şaşırtmaya yetmiyor beni. Herkes her hün bir şeyleri protesto ediyor ve her ne hikmetse hep şiddetle sonuçlanıyor bu protesto gösterileri. Ya göstericiler girmemeleri gereken sokaklara giriyor, ya da polis gereğinden agresif davranıp bir dizi yıkıcı eylemin tetiklenmesine sebebiyet veriyor. Sonra bir kovalamacadır başlıyor Amsterdam denilen bu esrarengiz lâbirentin dehlizlerinde. Son günlerde güneş de doğmaz oldu, bir karanlıktır çöktü kentin üstüne. Havalar son derece dengesiz. Evin içinde fareler fink atıyor, kimsenin kılını kıpırdatıp muhatap olacak hali yok.
***
Boris’in banyo-tuvalet kapısını eşiğine çivilemesinin üzerinden iki gün geçti. İki gündür evdeki herkes şu veya bu şekilde ve/fakat kesinlikle ev dışında gideriyor dışkılama, yıkanma, arınma ve daha başka ihtiyaçlarını. Kapının eşiğe çivilenmesi hadisesi ise şöyle zuhur etmiş olsun meselâ: Boris’in sesini duydum. Deli gibi bağırıyordu. Sonra ariayı çalıştırdı ve olan oldu. Fazla uzatmaya gerek yok. Birine sinirlendi ve tuvalet kapısını eşiğe çiviledi. Olayın detaylarına girecek kabiliyetim yok şu anda benim.

***
Burada havalar o kadar soğudu ki sevgili okur, envai çeşit aktivitenin bulunduğu bu şehrin sokakları bile bomboş şimdi. Gelen turistlerse başlarını sokacak bir yer bulup yanlışlıkla çıktıkları bu tatilin hesabını soruylarlar kendilerine, THC kanlarını mesken tuttukça kendine. İşin ilginç yanı sokakların boşluğu bende bir memnuniyet yaratıyor. Sanki kimse dışarıda olmayınca benim içeride olmamın herkes dışarıda olduğu halde benim içeride olmamdan farkı varmış gibi. İnsanlar soğuk olduğu için çıkmıyor sokağa, bense insan olmadığı için çıkıyorum aynı sokağa. Aynı sokakta bir Çin restoranı, bir berber, bir coffeeshop, bir iletişim dükkânı, bir-iki pub, bir-iki biftek restoranı, bir burger-bar, bir elbise mağazası ve Van Gogh’un portresinin asılı olduğu bir duvar var. O duvarda başka posterler de var. Polis helikopterleriyse boş durmuyor, dönüp duruyor şehrin üzerinde. Sanki bir şey olması gerekiyormuş, her şey her an patlak verebilirmiş gibi bir hava estirilmiş oluyor böylelikle.

***
Sokaktan sürekli deliler geçiyordu. Ya da belki de onlar normaldi ve ben kendimi haddinden fazla normal gördüğüm için onları deli sanıyordum ve bu da beni yarı-deli yapıyordu. Tıbbın kitabına göre her şey oldukça açık ve netti, lâkin biz şimdi ölüler kitabındaydık ve işler hiç de diriler kitabına atılmış bir dip-nottan başka bir şey olmayan tıbbın kitabına göre yürümüyordu buralarda. Ölülerin kendilerini ölüler kitabında olduklarına inandırması ve bu inançla diriler kitabına geçmesi, yani bir başka deyişle dirilmesi gerekirdi. Bu diriliş için gerekli ilk şart ise artık bir ölü olduğunu kabullenebilmekti. Ölüler ancak ölü olduklarını kabullenirlerse dirilmeye muktedir olabilirilerdi. Ölüler kitabında olsak da bazı kurallar dilin yaşama dair olması gereği diriler kitabının gramerine göreydi. Gramerden gramere ise fark vardı. Sentaksı paramparça edecek bir dil gerekiyordu bana kendimi içinde bulduğum bu anlamsız rutinden kurtulabilmek için. Artık kesinlikle birinci tekil şahısta ve geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanlar arasında sürekli gidip gelen bir zamanda yazacaktım ne yazacaksaydım. Baudelaire ve Rimbaud okuyacak, Fernando Pessoa ve William Shakespeare’i yad edecektim edebi işlerle uğraştığım gecelerde. İşin çindeki bit yeniklerini saymaktan bitap düştüğüm günler gelecekti sonra ve şunları kaleme alacaktım kendimi içinde bulduğumu duruma son derece kayıtsız bir kudretle: Dünyada gidecek yer kalmamıştı. Yer olsa bile, bende o yere gidecek enerji kalmamıştı. Tek yapabileceğim içinde bulunduğum yer neresiyse oradan kaçmak için yazılması gerekenleri yazmaktı. Bitmek bilmez bir kaçışa hapsolmuştum belli ki.

Yazı (c) Cengiz Erdem, 2007.

Foto 2 (c) John Paul Bichard, 2004 .

Foto 3 (c) Pep Ventosa, 2007.

Senden ricam bir süreliğine bir balık olduğunu düşünmendir sevgili okur. Bir balık olarak sen, eğer karşında bir olta görsen, gidip kendini şeytani bir hazla kahkahalar ata ata o oltaya takar mıydın? Kendini bir balığın yerine koyan bir insan olarak ben bunu pek sık yapar ve bundan da büyük bir haz alırım. Hatta bununla da kalmaz ve kendimi kendini bir leoparın dişlerine geçiren bir geyik olarak da duyumsarım zaman zaman. İnsanın düşmanını sonsuz bir aşkla sevmesi bir sapkınlık olarak nitelendirilir çoğunluk tutsağı zihniyetler tarafından; lâkin işin aslı hiç de öyle değildir aslında. Bir insanın düşmanının istediği yönde hem de abartılı bir biçimde düşmanının istediği biçimde hareket etmesi ve bunu yaparken de şeytani bir haz duyması son derece takdire şayan bir davranış biçimidir aslında. Düşmanın senin için arzuladığını sen düşmandan daha çok arzula ve bunu yaparken de düşmanından daha çok daha büyük bir haz duy ki düşmanının seni düşman olarak görmesi anlamını yitirsin ve düşmanın komik hallere düşüp kendi manyaklığının kurbanı olsun. Düşmanını sevebilecek kadar özgür olmak herkese nasip olmaz. Kısmet işi de değildir düşmanını sevmek. Zaman içerisinde çaba sarfedilerek kazanılan bir yetenektir.
Bir virüs düşün sevgili okur ve kendini o düşündüğün virüsün yerine koy. Sen de takdir edersin ki o kendini yerine koyduğun virüsün varlığını sürdürebilmesi için elbette ki karşısındaki insanı hasta etmesi gerekir. Virüsler başkalarının hastalanmasıyla varlık sürdüren şeylerdir. Virüsler hastalıkların hem ürünü hem de üreticisidirler. Bir virüs olsaydın sevgili okur, ilaçlara seve seve yenik düşer miydin hastanın sağlığına kavuşabilmesi için? Bu büyüklüğü gösterebilir miydin?
***
Mesela ünlü düşünür Friedrich Nietzsche gerek felsefesiyle, gerekse de yaşamıyla ve ölümüyle emsal teşkil ediyor bu büyüklüğe. Nietzsche böylece kozmik bir gösterge, beyaz bir gecede kimsenin net olarak göremediği ama varlığını hissettiği, kendini arayan bir yıldız haline geliyor işte. Kendisini öldürmeyen şeyin kendisini güçlü kılacağına olan inancından ötürü yaşamı boyunca çektiği tarifi imkansız acılar karşısında yenilmemiş, yazılarına yaşamın çok anlamlılığı karşısındaki neşesinin damgasını vurmuştur Nietzsche. Bu neşenin kaynağını oluşturan derin bunalımına karşın Nietzsche asla yaşamdan nefret etmemiş, her zaman nefrete svgiyle karşılık vermiş, “sana bir kovan arı sunana sen bir kavanoz balla karşılık ver” diyebilecek kadar aşkıncı ve/fakat aynı zamanda da içkin bir tavır takınmayı bilmiştir. Onun yaşamın güçlükleri karşısındaki, kimilerince akıl dışı diye nitelenen duruşu ve bu duruşun göstergeleri olan yapıtları pek çok insana dayanma gücü verirken, kimilerini de—onun ayaktakımı diye nitelediği kendinibilmez putperestleri—kustukları nefretin kurbanları kılarak kendi dışkılarında boğmuştur.
Nietzsche’nin yaşamı bir ölüm süreci, yaşamayı ise ölüme ve köle ahlâkının hastalıklı yaşam biçimlerine karşı girişilen amansız bir mücadele olarak görmesi yaşamı boyunca uğradığı derin hayal kırıklıklarından ileri gelir. Hastayken sağlığa karşı durmamayı, sağlıklıyken de hastalara yukarıdan bakmamayı bilen Nietzsche hem güncel siyasetin kısıtlayıcı ortamından beslenerek varlık sürdüren dar kafalı politikacılardan, hem de ukalalığı erdem sayan akademik çevreden tiksinerek, köle mentalitesinin hem ürünü hem de üreticisi olan sürü psikolojisinin dayattığı dünyevi budalalıklardan elini ayağını çekerek kendini dağlara vurmuş, ve herkesin “bir başka dünya olamaz” diye bas bas bağırdığı bir ortamda daha başka dünyalar tahayyül ederek bu dünyaları kitaplarında yarattığı anlam dünyaları vasıtasıyla binbir güçlükle de olsa kitlelere ulaştırmayı başarmıştır. Üniversitede daha yirmibeş yaşındayken filoloji profesörlüğüne yükselen Nietzsche akademik ortamın kendine sunduklarını elinin tersiyle iterek özgür ve bağımsız bir yazar olarak dağlarda sürdürmüştür yaşamını. Önceleri kitapları basılmayan, basılsa da rağbet görmeyen Nietzsche, sonra, ama çok sonra üne kavuşmuştur. Nietzsche kendini kendi kafasında yarattığı dünyaya hapsetmeyi göze alarak, okurlarına o dünyadan haberler vermek yolunda kaybetti akıl sağlığını. Son eseri Ecce Homo’da megalomanyaklı seviyesine varan kendine bakış biçiminde bile şeytani bir ironi sezilen, aldığı son derece olumsuz eleştirileri lehine çevirerek yarılan bilincini yok olana kadar insanlığın hizmetinde kullanmıştır. İnsanlık için çok büyük ama kendisi için çok küçük adımlar attığını düşündüğüm Nietzsche’nin kıymeti konusunda hala daha kuşku duyan insanlar vardır dünyamızda ve/fakat kaybedecek hiçbir şeyi kalmayana dek kaybetmesini bilen ve yenilik yaratmak yolunda kendisine kıyıcı yollara sapmaktan çekinmeyen, yirminci yüzyıla Marx ve Freud ile birlikte damgasını vuran Nietzsche’yi anlamaya muktedir olamayan ve onun gibi yaşamaktan aciz bu idrak kabiliyeti cüzi zatların hayatı sevmesi ve olumlaması mümkün olabilir mi hiç? Doğuştan tutsak, doğal olarak güçsüz olanlardır erk sahibi olmak arzusuyla yanıp tutuşanlar. Nietzsche’nin güç istenci kavramını iktidarda olmak arzusu diye çarpıtarak yorumlayanlardır ölüm dürtüsünün kurbanları. Kendine yönelik yıkıcılıkla kendini yeniden yaratmak arasındaki ince çizgi üzerinde kahkahalar ata ata cambazlık yapan Nietzsche çıldırma sürecinin başlangıcına denk gelen 1889 yılında yazdığı son metinlerde bakın nasıl konuşturuyor yarıldıkça ışık saçan bilincini: “Şu sıralar olup bitenler izleyici bile olunamayacak kadar iğrenç geliyor bana: Halkları, ırkları benmerkezciliğe kışkırtan, bu günlerde büyük politika adına sahip çıkılan bu lanet olası politika – Ödevimin yüce anlamına bundan daha aykırı bir şey tanımıyorum.” Nietzsche’nin daha o zamandan yirminci yüzyılda çok korkunç savaşların çıkacağını öngörmesi ve Avrupa’daki silahlanmayı şiddetle eleştirmesi basit bir kehanet değildi. O, insanın zaman içerisindeki konumunu çok iyi analiz etmiş ve içgüdüleriyle aklını diyalektik ötesi diye nitelendirilebilecek daha başka bir sentezleme tekniğiyle birbirlerini besleyecek şekilde kullanarak varmıştır son yazılarındaki bu gelecek senaryolarına. Yaşamı kısıtlayan indirgemeci tutumların insanın gerçekle bağlarını kopararak onu kendi yarattığı yanılsamalarla bezenmiş bir düş dünyası içine hapsederek kendine kıyıcı yollara sapmaya iten dürtüleri en büyük düşmanı olarak görmüştü Nietzsche. Ve bu dürtülere karşı, yani öz-kıyıma ve ölüme direnirken yaşamı olumlayıcı bir tavırla başsız, bayraksız, kralsız, tanrısız bir arka bahçe yaşamını onaylayan yaşama sevincini kitapları vasıtasıyla gönderiyordu okuyucularına. Bakın ne diyor Nietzsche ilk kitabı olan Trajedinin Doğuşu’nda: “İnsan şarkılar terennüm ederek ve raksederek daha ulvi bir beraberliğin bir üyesi olarak kendini gösterir: O, yürümeyi ve konuşmayı unutmuş ve vecd halinde raksederken havada yükselme yolundadır. Tüm hareketlerinde bir büyülenmişlik dile gelir.”
Olumlayıcı düşüncenin hem nedeni hem de sonucu olan neşedir Nietzsche’yi “iyinin ve kötünün ötesine” taşıyan. Trajik olan da işte bu neşedir zaten. Nietzsche’nin kendine kendi içinde yarattığı ötekilerin gözüyle bakıp gülmesidir onun nihilizme götüren herşeye abartılı bir ironiyle k
arşı çıkışını anlamlı kılan. En ciddi anlarında bile ironik bir özeleştiri vardır aslında. Devletin ve insanın bilinçaltına inerek, insanın içine işlemiş devlet mekanizmasının derinliklerini kendilerine mesken tutmuş korkunç canavarları salıveren, yüzeydeki masumiyetin maskeleri altındaki gerçek yüzleri teşhire yönelik gezintilere çıkıp yeryüzünün arka bahçelerinde kaybuluşunun öykülerini düzerek ve kendi içindeki kötülükten korkmak yerine ona karşı savaşmak suretiyle herekesin insanlığın kanayan yaraları karşısında tiksinip gerçeklere sırtını döndüğü bir zamanda bu yaraları deşen bir neşterdir Nietzsche. Şunu söyler kendine: “Sen küçük ve acınacak kişilere pek yakın yaşadın. Onların göze görünmez öclerinden kaç! Onlar sana karşı öcden başka bir şey değildirler. Artık el kaldırma onlara! Sayısızdır onlar, hem senin yazgın sinek kovmak değildir ki…” Ve kendine bunu söylerken Nietzsche işte aslında hem herkese, hem de hiçkimseye, ne herkese, ne de hiçkimseye söyler ağrıyan dişine rağmen: “Kırın camları ve atın kendinizi pencereden aşağıya; insan devletin bittiği yerde başlar zira…”
İnsanın tüm bunları düşünüp kaleme alabilmesi ve bununla da kalmayıp kendisini ve başkalarını bunlara inandırmaya çalışması için ne denli derin bir buhranın pençesinde kıvranmakta olduğunu söylemeye sanırım ki gerek bile yoktur sevgili okur. “Beni öldürmeyen şey beni güçlü kılar” demek suretiyle Nietzsche aslında başımıza gelmiş kötü hadiseler karşısında umutsuzluğa kapılıp yenilgiye uğramak yerine bu hadiselerin şu anda gerçekleştireceğimiz eylemler vasıtasıyla uzun vadedeki anlamlarına kavuşacaklarını, dolayısıyla da bu kötü hadiseleri lehimize çevirmek yolunda çaba sarfetmemiz gerektiğini söylemek istemektedir. Yani evet benim başıma bu son derece üzüntü verici şey geldi ve/fakat ben bunun beni küçsüz kılması yolunda değil, bilâkis gücüme güç katması yolunda hareket etmeliyim ki bu hayatta mutlu olabileyim. Yani işte aslında Nietzsche ıstırabın yaratıcılık için şart olduğunu değil, yeni bir şey yaratmış bulunmanın genellikle ıstıraplı bir sürecin neticesi olduğunu söylemektedir. Nietzsche’nin söylemediği, hatta tam tersini söylediği şeyi söylemeye çalışırsak belki ne söylemek istediğini daha iyi anlayabiliriz, ki Nietzsche’nin söylemediği o şey şudur sevgili okur: Çekilen acıların insanın gücüne güç kattığı, dolayısıyla da güçlü olmak için tarifi imkansız acılar çekmenin, akla hayale fazla gelecek ıstıraplara maruz kalmanın şart olduğu… Eserlerine bunalımının damgasını vuran Nietzsche’nin yaşamı boyunca maruz kaldığı ıstırapları nasıl bir vecd hali içerisinde kaleme aldığını düşünürsek kendisinin kemale ermek için acı çekmenin gereğine değil, kemale ermiş kişinin genellikle kemale eriş sürecinde acı çekmiş olduğuna vurgu yaptığını idrak ederiz. Yani işte Nietzsche acı, keder, elem ve ıstırap tutkunu bir filozof değil, bilâkis ıstıraplardan mümkün mertebe kaçınmanın öneminden ve/fakat ıstırap gerektiren bir mevzu olduğu taktirde de bu ıstıraplara göğüs germeyi bilmenin gerekliliğinden bahseden bir filozoftur. Ötekini öldürmek ve intihar etmek, kendine veya başkasına zarar vermek düşüncelerine kesinlikle sıcak bakmayan bir kişidir Nietzsche. Sıcak bakmadığı gibi hatta bu düşüncelere karşıdır bile… Bu karşı duruşun, ölüme karşı bu direnişin sebebi ve hatta itici kuvveti ise yaşamı tüm karmaşa ve çelişkileriyle, tüm belirsizliği ve sonluluğuyla, içinde barındırdığı tüm iyilikler ve kötülüklerle, tüm mutluluk ve mutsuzluklarıyla, yani olduğu gibi görüp olumlamak azminin sınır tanımaz gücüdür kudretidir sevgili okur.
***
Nietzsche’nin yaşamı ve felsefesini kısaca anlatmak suretiyle gelmek istediğim nokta aslında çoktan geride bıraktığım bir nokta ki o da birtakım bireylerin toplum tarafından işlenen birtakım dosyasız cinayetlerin, nahak yere mahkûmiyetlerin ve yargısız infazların kurbanı oluşudur. Bu bireyler toplumun iyileşmesi yolunda hastalanırlar. Onların hastalanması topluma terapidir. Onlar hastalandıkça toplum iyileşir, zira onlar hep kendi sağlıklarını toplumun hastalıklarını iyileştirmenin yollarını asfaltlamakta kullanırlar. Toplum onları birer hastalık belirtisi olarak görürken onlar aslında çok derinden gelen bir sağlık dalgasının, önüne kattığı hastalıkları yok ederek ilerleyen bir iyileşme sürecinin dinamolarıdır. Zihinlerinde çakan şimşeklerin aydınlattığı karanlıklara nisbet, sırtlarında şaklayan kırbaçlara inat, kimi zaman kendi içlerinde yarattıkları boşluklara düşerek, kimi zaman da küre-i arzın malûm enginlerindeki dinginlikleri hareketlendirerek sürdürürler yaşamlarını. Yeryüzünün arka bahçelerini kendilerine mesken tutmuş, beynin labirentinde kayboluşlarının öykülerini düzerek, ve bilincin arka sokaklarındaki leşleri gözler önüne sererek nefrete sevgiyle karşılık veren ve hiçbir yüce kavmin hiçbir ulu şefine yama olmak istemeyen, yüce kavimlerden ve ulu şeflerden tiksinen birer neşter gibidir onlar.
Biliyorsun doktorlar ameliyat sırasında neşteri hastanın etine vurup vücutta yarıklar oluştururlar. İşte etteki o yarıklar birer yaralanmadır belki ama bu yaralanmalar iyileştirici etkiler doğuran, içinden sağlık akan kanallar açarlar. Ameliyat vücutta tahribata sebep olabilir ama bu tahribat hastayı uzun vadede iyileştirici etkiler yaratmak içindir. Toplumumuzdaki ve dünyamızdaki dışlanmış, marjinalleştirilmiş, elma kurdu ilan edilmiş, semptomluk damgası yemiş kişiler de işte aslında tıpkı Nietzsche gibi kıymetleri çok sonra anlaşılacak birer yaşamsever, birer neşterdirler. İçinde yaşadıkları toplum onları tükettikçe onların topluma sevgisi katlanarak artar. Toplum dişlerini onlara geçirdikçe onlar şeytani bir hazla kahkahalar ata ata kendilerini toplumsal çarkın dişlileri arasına atar. Diş izleri ölümcüldür. Alınan ölümcül yaralardan kanlar sızar. Sızan kanlar damlar damlar göl olur ve onlar kendi kanlarında boğulur ölür. Onların cesetleri yüzeyde salınır durur, diptekiler sağolsundur.

© cengizerdem, 2005-2007

 Aslen Almanya doğumlu olmakla beraber çalışmalarının büyük bir kısmını İngiltere’de yalnızlık içerisinde sürdürmeyi seçen Melanie Klein çocuk psikanalizinin yaratıcısı ve en önemli kuramcısıdır. Freudcu psikanalizden radikal bir kopuş gerçekleştirerek anti-ortodoks, daha doğrusu a-ortodoks, yani durağanlık karşıtı, akışkanlık yanlısı bir duruşu benimseyen ve çocuk gelişimi ve pedagojisi üzerine yaşamı boyunca bıkmadan usanmadan araştırmalar yapan Klein’ın nesne-ilişkileri kuramı adıyla anılan teorileri lokâl olarak yurdumuzun, genel olarak ise dünyamızın mevcut durumu göz önünde bulundurulduğunda gittikçe artan bir öneme sahiptir.
Klein’a göre çocuk daha dili öğrenmeden büyüklerin algıladığından farklı da olsa çevresindeki dünya ile derin ve karmaşık bir ilişki içerisindedir. Klein’ın nesne ilişkileri adını verdiği bu ilişkiler çocuğun dünyayı algılama biçiminde ve buna bağlı gelişiminde fantazmatik üretim ve hayal kurma yetisi gibi bilinç oyunlarının oynadığı önemli rolün altını çizmiştir. Klein Çocukların Psikanalizi adlı ilk kitabında paranoid-şizoid pozisyon diye tanımladığı yaşamın ilk yıllarını analiz etmiş, bu evrenin yerini dili kullanma yetisinin edinilmesiyle birlikte depresif pozisyona bıraktığını yazmış ve buna bağlı olarak da fantezinin yerini alan düşüncenin çocuğun iyi ile kötü arasındaki ayrımı yapabilecek idrak kabiliyetine kavuşmasını sağladığını belirtmişti. Klein bir diğer önemli yapıtı olan Haset ve Şükran adlı kitabına ise kendisini çevreleyen hasetli ortamın yarattığı bunalımın damgasını vuracak ve öznenin oluşumunda nesne-ilişkilerinin ve çocuğu çevreleyen sevgi veya nefret yumağının önemini vurgulamakla psikanaliz alanında muazzam bir devrim yapacaktı.
Klein’a göre hepimiz yaşamlarımız boyunca paranoid-şizoid pozisyon ve depresif pozisyon arasında gidip geliriz. Yani aslında hiç kimse tamamen normal değildir ve olamaz da, çünkü dünya yapısı gereği normal bir yer değil, bilâkis son derece anormal hadiselerin cereyan ettiği bir yerdir. Bizler de dünyada yaşayan insanlar olduğumuza göre tüm bu anormalliklerden bağımsız bir biçimde normal insanlar olamayız. Normal olan tek şey normal diye bir şeyin olmadığıdır.Klein paranoid-şizoid ve depresif pozisyon kavramlarını yaratırken pozisyon kelimesini özellikle seçmiştir, zira bilmektedir ki bu pozisyonlar yaşamda birer ilerleme veya gerileme aşamasını ifade etmez. Bu ikisi daha ziyade arasında gidip geldiğimiz birer ruhsal durumdur. Diyalektik materyalizmi materyalist diyalektiğe dönüştürerek psikanalize uyarlamış bir insan olarak Klein’a göre paranoid-şizoid ve depresif pozisyonlar arasındaki gidip gelmeler bütünlüklerin statik yapısını bozmak ve statik olmayan akışkan bütünlükler oluşturmak arasındaki çalkantıları ifade eder. Eğer yaratıcılığın yaşamın anlamsız kaosundan bir bütünlük oluşturma eylemine verilen ad olduğunu akılda tutarsak Klein’ın teorilerinin içinde yaşadığımız koşullarla alakasını daha iyi idrak ederiz.
Klein yeni bir şey yaratma sürecinde bütünlükleri bozmanın en az onları oluşturmak kadar gerekli olduğunu düşünüyordu. Yani yıkıcı dürtülerin, veya Freud’un kavramını kullanacak olursak ölüm dürtüsünün egemen olduğu paranoid-şizoid pozisyonda çocuk saldırgan ve yıkıcı tavırlar takınırken—oyuncaklarını kırmaya meyilli çocukları hatırlayınız—depresif pozisyonda çocuk kendi oyuncaklarını kırıp dökmüş olduğu için oynayacak oyuncak bulamaz ve üzüntü duyar, canı sıkılır ve bu can sıkıntısı neticesinde de oyuncaklarını kırmaması gerektiğini anlar; yani olgunlaşır. İşte bu olgunlaşma sayesinde kırıp dökme eğilimi geride bırakılıp onarma ve tamir etme arzusu doğar.Klein’a göre olgunlaşma sürecinde vicdan azabı önemli bir rol oynar, ki benim Klein’dan ayrıldğım nokta da zaten budur. Ben şahsen çocuğun vicdan azabı duymasının olumlu bir sonuç vereceğini ve çocuğu büyümeye sevkedeceğini düşünmüyor, vicdan azabı duymaksızın da doğru ile yanlış arasındaki ayrımın yapılabileceğini iddia ediyorum. Klein’ın bu hatasının İsa’nın çarmıha gerilmesi neticesinde duyulan vicdan azabı üzerine kurulmuş bir din olan Hristiyanlık geleneği içerisinde yetişmiş bir kişi olmasından kaynaklandığı, ve dolayısıyla da Hristiyan olmayan toplumlar göz önünde bulundurululduğunda geçerliliğini yitireceği türünde sözler sarfedenler olmuştur. Bu saptamalar bir noktaya kadar doğru kabul edilebilir zira tutarlı ve Klein’la alaklıdırlar. Ama ben bunlara katılıp katılmamayı bir tarafa bırakıp işin özüne inmeyi seven bir insan olarak bu eleştirilerin tutarlılık ve hatta doğruluk ihtimallerine rağmen yüzeysel ve yetersiz olduğunu belirterek vicdan azabının hem manik depresyona hem de daha şiddetli bir biçimde şizofreniye has ve paranoya tarafından kışkırtılan bir ruhsal durum olarak sorunun kendisi olduğunu, dolayısıyla da sorunun çözümünde işe yaramayacağını düşünüyorum. Yani olayı Klein’ın kendisini içinde bulduğu ve yaşamı boyunca da dışına atmak için didinip durduğu dinsel bir düşünce sistemine bağlamak yerine şunu söylemeyi seçiyorum: Çocukların dünyasında vicdan azabı diye bir şey yoktur. Vicdan azabı şiddetine bağlı olarak yetişkin manik depresyona ve şizofreniye has bir ruhsal durumdur. Paranoyak şahsiyetler içlerindeki kötülüğü dışa yansıtıp dünyayı saplantılarının küçük anahtar deliğinden hasetle izlemekte bir sakınca görmemekle kalmazlar, aynı zamanda dış dünya karşısında saldırgan tavırlar takınarak kendilerini şiddetin ve nefretin kölesi kılmayı da marifet bellerler. Paranoyakların tam aksine şizoid şahsiyetler ise kendilerinin sorumlu olmadığı konularda bile aşırı derecede vicdan azabı duyar, vicdan azabına mıhlanmış acı dolu bir yaşam sürdürürler. Depresif pozisyonda ise şizofrenlere özgü şiddetli vicdan azabı ve paranoyaklara özgü ötekine hükmetme ve haketmediği bir biçimde suçlu muamelesi yapma eğilimleri bir nebze olsun ortadan kalkar ve kişi mutsuz bilinciyle gerçeklerle yüzleşir. Yersiz vicdan azabı hisleri tamamen ortadan kalkmamıştır belki manik depresif şahsiyette ve/fakat en azından başa çıkılabilir bir düzeye inmiş, gerçeklikle bağlantıyı tamamen yok edecek ve dış dünyayla ilişki kurmayı imkansız hale getirecek boyutlarda seyretmemektedir artık. Yani kişi iyi ile kötünün içiçe olduğunu anlar ve bir şeyin iyiliğiyle kötülüğünü o şeyin içinde bulunduğu durumun belirlediğini idrak eder. Demek ki Klein’ın o noktada İsa’nın çarmıha gerilmesiyle duyulan vicdan azabı üzerine kurulan Hristiyanlığı bir gelişme olarak görmüş olması ve bu vesileyle de vicdan azabının olgunlaşmaya katkılarından söz etmekte bir sakınca görmemiş olmasının doğru olma ihtimali olsa bile bu volontarist ve indirgemeci bir değerlendirmedir ve Klein’ın konuyu bu derece indirgemeci bir temel üzerine inşa etmiş olduğu saptamasına varmak konuyu saptırmaktır. Bu tür yaklaşımların ise kimseye hizmet etmeyeceği, aksine insanlığı Klein gibi iyi niyetli bir insanın teorilerinden mahrum bırakarak insanlığın geleceğine zarar verme gayesi güttüğü aşikardır. Zira çocuğun aynı nesnenin aynı anda ve/fakat işte duruma göre hem iyi hem de kötü nesne olarak algılamasının, çocuğun iyi ile kötü arasında ayrım yapabilecek yetkinliğe ulaşmışlığının göstergesi olduğunu bizzat Klein’ın kendisi söylemiştir, ki sanırım bu da Klein’ın kendisine yöneltilen eleştirileri peşinen çökerttiğinin göstergesidir.Bence Klein içim mühim olan yapılan hatalardan olumlu sonuçlar çıkarabilmek ve hastayı olumlayıcı dönüşümlere tabi kılmaktır. Çünkü görüyoruz ki Klein’ın teorisi nefret üzerine değil, sevgi üzerine, olumsuzlama üzerine değil, olumlayıcılık üzerine kurulmuştur. Ama bununla beraber Klein’ın sevgiye giden yolda düşe kalka ilerleyen bir insanın, özellikle de bir çocuğun, işlemediği bir suçtan, büyüklerin aklı ile düşünülünce işlemiş gibi görünebileceği bir suçtan ötürü vicdan azabı duyması gerektiği yönündeki saptaması kendi teorisinin özüne ters düşmektedir. Zira büyüklerin dünyasında, yaptığı her hareketin suç sayıldığı bir dünyada çocuğun bu vicdan azabını duyabileceği pek de ikna edici değildir. Klein’a katılmadığım nokta işte budur: Bence özne suçlu doğmaz ama suç işlemek zorunda bırakılarak büyür. Ama bununla beraber şunu da söylemeliyim ki Klein’ın teorisi oldukça pratik ve kullanışlıdır everensel bir eleştirel teorinin gelişimi için, tabii eğer hataları olumlayıcı bir biçimde dönüştürüp geçmişten ders almayı öğrene ve öğrete/bilirsek.
Nitekim aslen Cezayir kökenli bir Yahudi olan ünlü Fransız düşünürü Jacques Derrida, metin analizleri esnasında suç işlemeyi olumlu bir şey olarak görür. İşe suç denilen şeyin önceden belirlenip özneye empoze edilen değerler ve kanunların bir ürünü olduğundan hareketle başlayan Derrida edebi yazarlarla eleştirel yazarlar arasında bir ayrım yapmaz ve ikisinin de yaratıcılıkla yokediciliğin içiçeliğinin bir sonucu olduğunu defalarca vurgular. Kendisine bu yüzden çok saldırılmıştır iki kesim tarafından da. Yaratıcı yazarlar işte Klein’ın an önce sözünü ettiğim o paranoid-şizoid ve depresif pozisyonlar arasında gidip gelen kişilerdir. Yaratıcılık, olanı, yani elde olan başka kitapları okuyarak, hatta yanlış okuyarak anlamını bozmayı ve daha sonra da bu yapısı bozulmuş anlamı yeniden kurarak ilerleme kaydedilmesini sağlar. Yani yaratıcılık yıkıcılığı içinde barındıran bir şeydir. Belki bir şey yapmak için başka bir şey yıkmak gerekmeyebilir, evet, ama eski bir şeyi yıkmış bulunmak yeni bir şey yaratmış olmanın bir sonucudur genelde.Derrida’nın deconstruction diye tabir ettiği ve anlamını tam yansıtmasa da Türkçe’ye yapıbozumculuk olarak çevrilmiş bulunan okuma tekniği aslında bir yazılmış olanı bozup yeniden yazma tekniğidir. Derrida metnin önce bildik, herkesçe kabul edildiği varsayılan anlamını gözler önüne serer, hemen akabinde ise bu egemen anlamın kendi içinde barındırdığı göz ardı edilmiş veya bilerek görmezlikten gelinmiş öteki-anlamlarını deşifre ederek mutlak anlamın kendi kendisini çökerten bir şey olduğunu gözler önüne serer. Derrida dil oyunları vasıtasıyla mutlak anlam denilen şeyin belirlenemezliğini ve ne denli kendi kendisiyle çelişen bir kavram olduğunu vurgular. Görüldüğü gibi Derrida’nın yaptığı aslında Klein’ın depresif pozisyonundan paranoid-şizoid pozisyona dönmek ve bu vesileyle de paranoid-şizoid pozisyona has bölme, parçalara ayırma, kırıp dökme eğilimini metin okumalarına uyarlamaktır. Bunu yapmakla aslında Derrida depresif pozisyonun varolabilmesi için paranoid-şizoid pozisyonu da kendi içinde barındırabilmesi gerektiğini gösterir. Derrida metnin kendi içinde bölünmüş olduğunu göstererek metni yeniden kurmuş olur ve böylelikle de mevcut ve alışılagelmiş bütünlüğün yapısını bozar. Bu yapıbozma, yani metni kendi içinde bölme ve parçalama işlemiyle biz okuyucular anlarız ki yaratıcılık ve yokedicilik, iyilik ve kötülük, çocukluk ve yetişkinlik, akıllılık ve akılsızlık, ilerleme ve gerileme, geçmiş ve gelecek, ve hatta ölüm ve yaşam içiçedir ve bütünlük denilen şey aslında bir yanılsmadan ibarettir. Zira parçalanmışlık bütünlüğün koşuludur. Ve her yetişkinin içinde bir çocuk ve her çocuğun içinde de dışarı çıkmayı bekleyen bir yetişkin vardır. Tıpkı bazı iyiliklerin içlerinde kötülüğü ve bazı kötülüklerin de içlerinde iyiliği barındırdığı gibi… (Demek ki Hegel haklıymış ve diyalektik materyalizm denilen şey dünyayı anlamak ve anlamlandırmak için gerçekten de son derece faydalı bir aygıtmış. Ama Marx, Hegel’den daha haklıymış çünkü Marx dünyayı anlamanın yetmediğini, anlama işlemini takiben dünyayı değiştirmek gerektiğini söylemiş Felsefi El Yazmaları adlı kitabında.)
Egemen anlamlandırma biçiminin yapısıdır aslında bozulan ve Derrida bozduğu bu yapının yerine yenisini koymanın anlamsız bir çaba olacağını düşündüğü içindir ki pek çokları tarafından nihilist ilan edilmiştir. Oysa Derrida’nın yaptığı aslında yapıyı bozmak değil yapının zaten bozuk olduğunu ve onarılması için de yeniden bozulması gerektiğini göstermektir. Yani Derrida bozukluğun kendisini bozmak suretiyle egemen çarpıklığı düzeltmeye çalışmaktadır. Derrida’nın tersine çevrilmiş ve ucu açık diyalektiğinin yaptığı aslında mutlak bütünlüğün zaten mümkün olmadığını göstermek ve bu vesileyle de hiçliğin yüceltimesi anlamına gelen nihlizmin büyük bir saçmalıktan başka bir şey olmadığının altını ve üstünü aynı anda çizmektir. Tüm bunların ışığında diyebiliriz ki Derrida’nın nihilist olarak nitelendirilmesi hem kaygı verici hem de sevindiricidir.Derrida ve Klein tüm yaşamlarını tüm insanlara yanlış yazılmış metinleri doğru okumayı ve doğru yazıldığını iddia edenlerini de yanlış yazmayı öğretmeye adamış birer eğitimci olarak hepimize kendimizden bile daha yakın, sorunlarımız üzerinde bizden çok düşünmüş ve bize gerek politik, gerek a-politik, gerekse anti-politik liderlerimizden çok daha faydalı olabilecek kişilerdir diye düşünüyorum. Zira hepimiz bir zamanlar çocuktuk ve şiddetin, savaşın ve ölümün hüküm sürdüğü büyüklerin dünyasında daha başka dünyalar yaratabilmek için biraz küçülmekte, veya en azından yaşlanmayı biraz ertelemekte, bırakın kötülük ve zarar olmasını, sanırım ki iyilik ve fayda vardır…
 
Çok önemli, en az üstteki yazı kadar, hatta belki de üst-yazıdan daha önemli dip-not: Burada Jacques Derrida ve Melanie Klein’ı sadece birer örnek olarak kullanıyorum. Onlar gibi daha pek çok “yabancı,” yani yaban ellerde doğup daha yaban ellerde büyümüş yazar mevcuttur bize bizden daha faydalı olabilecek. Altını çizmek istediğim konu odur bu kısa notla. Amacım kendimi kendimden çok az şey, neredeyse hiçbir şey kalacak kadar küçülterek kısmen yok ederken Klein ve Derrida’yı öne çıkarıp olduklarından belki biraz daha büyük göstermek, böylelikle de insanımız için önemlerinin üstünü değil, altını çizmektir sevgili okur; çok değil ama, birazcık…
(c) cengizerdem, 23 Nisan 2007, afrikapazar.
Michelangelo Antonioni’nin Hollywood için söylediği, “hiçbir yerde olup hiç kimseyle, hiçbir şey hakkında konuşmak gibi,” sözünü akılda tutarak içinde bulunduğum duruma bakacak olursam görürüm ki ben aslında içindeki boşluğu bir başka boşlukla doldurmaktan başka hiçbir şey yapmayan bir hiçim. O kadar ki benim kendimle olan ilişkim bir boşluk üzerine kurulmuştur. Böyle bir durumda her an bu temelsiz yapının altında kalma ihtimalimin had safhada olması sen de takdir edersin ki pek de öyle şaşılacak bir hakikat formunda zuhretmiyor sevgili okur. Başıma gelenlerin tek sorumlusu ben değilim ama tabii? İstesem de olamam zaten? Neden? Çünkü ben sosyal bir varlık ve siyasal bir hayvan olarak yaptığım her eylem ve dillendirdiğim her söylem üzerinde yüzde yüz kontrol sağlamaktan son derece aciz bir insanım. Pek çok şeyi oluruna bıraktığım için olsa gerek son tahlilde içimdeki boşluğu kat kat büyütmüş buluyorum kendimi hep.Arada karartı nöbetleri geçirdiğim oluyor. Uyandığımda gördüklerimin mi, yoksa karartı nöbetleri esnasında yaşadıklarımın mı hakikate daha yakın olduğuna karar veremiyorum bir türlü. Kurmaca olanla gerçek olan arasındaki boşluğun gün geçtikçe dolduğunu hissediyorum. Kurmaca ve gerçek arasındaki boşluk dolarken benim içimdeki boşluk daha da boşalıyor, boşaldıkça büyüyor. O kadar ki neredeyse beni içine alıyor. Ben öyle boşlukta sallanan adamı oluyorum Saul Bellow’un. Dolguları tekrar boşlukla doldurmaya vakfediyorum sonra kendimi. Ediyorum kendimi vakıf ki içimdeki bu sonsuz boşluk biraz olsun küçülsün.İşin içindeki bit yeniklerini saymaktan bitap düştüğüm zamanlar oluyor. O zamanlarda kendimi kaybetmeye meylediyorum, meylediyorum kendimi kaybetmeye ki kendime geri gelebileyim, kendime geri gelince kendimi bulmuş olayım. Sonra aslında kendimi bulmadığımı, aslında sadece alt-benliğimi yok edip hükümdarlığı tamamen üst-benliğime devrettiğimi idrak edeyim. Daha da sonra pek çok insanın gidip de gelemediğini göreyim.Daha dikkatli olmalıyım diyorum kendime bunun üzerine. Böylece kendimle aramdaki ilişkiye yeni bir boyut katmış oluyorum. Kendimle aramdaki ilişkiye kattığım bu yeni boyut çevremle ilişkilerimde yeni açılımlar sağlıyor. Çözümü sevgide buluyor, gene mutlu oluyorum, ta ki bir sonraki dehşetengiz hadiseler zincirine kadar, kendimi kendi içimde kaybedeceğim güne kadar, içimdeki boşluğu boşlukla boşlukta bir boşluk olarak yaşatmaktan kendimi alamıyorum.Hiç değilse sen söyle, ne ola ki benim aynı anda hem içimdeki, hem de dışımdaki boşlukları küçültmekten aciz oluşumun sebebi?Neyim var ki benim içimdeki boşluktan başka?İçimdeki boşluktan başka hiçbir şeyimin olmaması olabilir mi acaba benim aynı anda hem içimdeki, hem de dışımdaki boşlukları küçültmekten aciz oluşumun sebebi? Bu yüzden bir hiç olabilir miyim ki ben? Hiçbir kimse? Bir hiç kimse o işte!
  • iN-PUBLiC | Trent Parke

  • %d bloggers like this: