Skip navigation

Tag Archives: felsefe

Buradaki yazıların kimi önemli başlıklarında, özellikle insan doğası, siyasetin olanakları, bilginin geçerliliği ve toplumsal yapının anlamı üzerine olanlarda, farklı görüşlerden arkadaşların tepkisi yer yer söylemeye çalıştığım şeyin nihilizm olduğu; ya da sonuç olarak nihilizme vardığı/varacağı şeklindeydi. Nihilizm dendiğinde de bir sınıra gelinmiş olunuyordu açıkcası; tamamen olumsuz anlamlarla yerleşik hale gelmiş nihilizm düşüncesinin belirlediği bir sınırdı bu ve bir anlamda artık söyleyecek bir şey kalmadığını, tartışmanın sürdürülmesinin anlamlı olmadığını gösteriyordu. İşte, bu dediğin şey bizi nihilizme götürüyorsa orada durmak ve geri dönmek gerektir, denmiş oluyordu.

Nihilizmin latince nihil’den (hiç’ten) geliyor olması, açıkca hiç’e ya da hiçliğe giden bir düşünceden sakınmak gerekliliğini daha bu noktada bile anlaşılır kılıyor gibidir. Ancak bu anlaşılırlık kendi başına bir sorundur, çünkü hiçten hiç çıkar gibi bir yaklaşımla kaba saba bir inkarcılık meselesine indirger nihilizmi. Bu tartışmalarda “Dikkat!Nihilizm!” uyarısı yapıldığında, ister kabaca bilindiği haliyle her şeyi yakıp yıkmaktan ve değerlere saldırmaktan başka niyet taşımayan hınç politikaları kast edilsin, isterse kendi karamsarlığına ve melankolisine yenik düşmüş siniklik kast edilsin, bundan sıkıntı duymuş değilim! Gönül ferahlığı içinde de olmuyorum, fakat o sınırda nihilizmi üstlenmek bana sorun olarak görünmüyor açıkcası! Yakın tarihimizin ürünü olan, fakat kökleri düşünce tarihinin başlangıcından itibaren süregelen kuşku ve itirazlara bağlı olan nihilizm, sanki yerleşikleşmiş bu algılardan ibaret bir şey değildi ve nihai olarak olumsuz/yıkıcı eğilimleri ve topluma karşı kötücül girişimleri etiketlemek için kolayca kullanılıyor olmasında temel bir yanlışlık bulunmaktaydı.… Read More

via Mutlak Töz

Advertisements

Olay ve Hakikatin Bozguna Uğrattığı Fantezi Makineleri - Emre İleri   Cengiz Erdem “Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı”nı yazdığından beridir, defalarca okudum desem yalan olmaz. Kitabın etrafında bir Kızılderili çadırı kurup ateş yaktığım, hatta dans ettiğim bile söylenenler arasında! Söylenenler arasındadır arasında olmasına ama, kitap da benim etrafımda ateş yakıp dans ve de raks ederekten beni bilmediğim yerlere sürükleyip kendimi defalarca kez kaybetmeme ve bulmama vesile olmuştur. Bahis konusu kitabı  okuduğumu ve yorumladığımı sanırken aslında kitap beni birtamam okumuştur, karıştırmış, sayfalarıma dokunmuş, yazma eylemine sürüklenmiş bulmuşumdur kendimi adeta. Bu paramparça yazı, ya da yazılar, ne kadar bu roman ya da başka bir şey hakkında olur biliyorum. Fakat insan mevzubahis romanı okuduğu ve onun tarafından okunduğu zaman, ekran ve insan, kitap ve insan arasında tek taraflı bir görme, algılama ve düşünme eyleminin vuku bulup bulmadığını sormaya başlıyor kendi kendine. Amacımız kesinlikle mevzubahis roman hakkındaki “hakikatler”i ortaya çıkartmak değil, onu yeniden yazmaktır. Yani, kafamızda roman hakkında oluşan imgeleri yeniden simgelere dönüştürmektir niyetimiz. Ama bizim niyetimizin ne olduğunun pek de önemi yok. Biz de yokuz ki zaten, bir “biz” olmaktan çıktığımızdan beri… Read More

via Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı

Aslen Almanya doğumlu olmakla birlikte Sorbonne’da doktorasını tamamladıktan sonraki çalışmalarının çoğunu İngiltere’de yalnızlık içinde sürdürmüş ve karısıyla tanışıp evlendikten sonra da uzun yıllar Londra’da yaşamıştı Dr. Lawgiverz. Karısından ayrıldıktan sonra hayatı alt-üst olan doktorun bunalımdan çıkmak için tek şansı yeni diyarlara doğru yeni yelkenler açmak ve yeni insanlarla tanışmaktı, ki nitekim o da öyle yapmıştı zaten.   Hâliyle ayrılığı takiben seçtiği yaşam biçiminin doğası gereği Dr. Lawgiverz’in sabit bir ikâmetgâhı olması mümkün değildi. Her yıl farklı bir üniversitede ders vermekte, böylece de oradan oraya göç etmekle geçen göçebe bir yaşam sürdürmekteydi zira. Olaya düşünsel yaşam bazında baktığımızda ise görüyoruz ki Dr. Lawgiverz evrenin sırlarına ve insan doğasına ilişkin çalışmlarına edebiyatla başlamış, psikanalizle devam etmiş ve söz konusu çalışmaları gelişen teknolojiden de faydalanarak artık bir bilim dalı olduğuna hükmetmek vakti gelmiş bulunan felsefeyle sürdürmektedir hâlen.

Dr. Lawgiverz “söz uçar, yazı kalır,” sözünü hatırladı. Bu sözün 4.5 yıl içerisinde anlamını yitirecek olması, onu, sarf edilmiş diğer tüm sözlerin de anlamını yitireceği düşüncesine sevketti. Ne de olsa güneşin sönmesi neticesinde dünya ve hatta evren dev bir buz kütlesine dönüşecek ve dünyadaki her şeyle birlikte kitaplar da yok olacaktı. Yazarların ve sanatçıların eserleriyle ölümsüzlüğe kavuştuğu düşüncesinin ne derece saçma olduğu bir kez daha kanıtlanmış olacaktı böylece. Ölümle yazı arasındaki ilişki elbette ki eski çağlardan beridir yazarların ve düşünürlerin kafasını kurcalamış bir ilişkiydi. Maurice Blanchot “ölmemek için yazıyorum,” dediğinde büyük ihtimalle kendisini bir Şehrazat olarak duyumsamıştı. Yazılarımız boşluktan gelir ve boşluğa giderdi. İnsanın ölüm karşısındaki aczi teknoloji vasıtasıyla aşılmaya çalışılmış ve bazı bilim adamları teknoloji sayesinde insanın ölümsüz bir varlığa dönüşebileceğini iddia etmekle kalmamış, bunu kanıtlamıştı da. İnsan ezelden beridir yaşamı ölüme karşı bir direniş olarak görmüş, ölümü alt etmek için çeşitli icatlar yapmıştı. Örneğin Dr. Lawgiverz’in yakın bir dostu olan ve Takamuro Kootaro adını taşıyan bir bilimadamı, insan beyinlerinin içi sıvı nitrojen dolu küvezlere yerleştirilerek, bedenin geri kalan tüm kısımları yaşamsal fonksiyonlarını yitirse bile beynin kendisinin hayatta tutulabileceğine ve daha sonra yapay bir bedene (avatar-robot?) yerleştirilerek sosyal yaşama dahil edilmek suretiyle yaşamın deneyimsel yönüne kavuşturulması neticesinde ölümsüzlüğün hayata geçirilebileceğine gönülden inanmış ve yıllardır bu yöndeki çalışmalarını hayvanlar üzerinde yaptığı deneylerle neredeyse kanıtlamıştı. Hatta bu kanıtlar oldukça zengin olduğunu söyleyebileceğimiz, ölümün eşiğindeki bazı insanlar tarafından o kadar benimsenmişti ki, yüklü miktarda paralar karşılığında vücutlarının Akor Yaşam Uzatma Vakfı’nın Arizona’daki laboratuvarlarında, sıvı nitrojen dolu tanklar içerisinde dondurulup saklanmasını talep etmişti. Bildiğimiz kadarıyla şu anda 49 ölünün baş ve vücutları orada yeniden dirilecekleri günü bekliyor.[1]

Onlar ağaçtan toplanmayı bekleyen meyveler misâli dirilecekleri günü bekleyedursunlar, biz “her şey önünde sonunda olacağına varır” türünde bir sözle devam edelim anlatımıza. Bu söylediğimizdense hayata bakış bağlamında kaderci bir yaklaşımı benimsediğimizi sanmayın sakın. Birer anlatıcı olarak elbette ki her şeyin kendi kontrolümüzde olduğunu, hiçbir şeyin bizim dışımızdaki bir dış güç tarafından önceden belirlenmiş olmadığının farkındayız tabii ki. Ama siz de bir an olsun aklınızdan çıkarmayın ki kadercilikle her şeyin önünde sonunda olacağına varacak oluşuna hükmetmek aynı kefeye konamaz. Zira olup biten her şey, bir dış güç tarafından önceden yazılmış olmaktan ziyade, şimdi ve burada tarafımızdan yazılmaktadır. Bu yazılanların olacağına varması sadece bizim elimizdedir. Hepimizin bildiği gibi biz şimdi, şu anda yazmayı bıraksak bu anlatı da şimdi ve burada biter. Anlatının bitmesi demekse sanal olarak da olsa can verdiğimiz tüm bu insanların bir anda ölmesi anlamına gelir, başka da bir anlama gelmez. Hayatın her an sona erebilecek bir zaman dilimi olduğunu akılda tutarsak diyebiliriz ki yazmak ölüme karşı direnmek, okumaksa zamanı öldürmektir. İşte bu ikisinin, yani yazılanın ve okunanın, yazarın ve okurun buluşması ancak ne başı ne de sonu olan, zaman ve uzam dışı bir boyutta vuku bulabilir. O boyut ölümsüzlüğün zuhur ettiği, algılayageldiğimiz dünyanın içindeki bir dışarıdır; bir başka deyişle ölümlüler kümesi içindeki bir boş-kümedir sevgili okur. Ölümlülerle dolu bir kümenin(kümesin?) içindeki içi boş bir kümeninse ölümsüzler kümesi olduğunu, yani içerideki bir dışarı olduğunu söylemeye ise hakikaten bilmiyoruz gerek var mı, ama gene de söylüyoruz işte, nemelâzım, belki vardır diye… 


[1] Bilim ve Teknik Dergisi, Ölümsüzlük dosyası özel eki, Ed. Doç. Dr. Ferda Şenel, Nisan 2003, s. 13. “İnsanoğlunun ölümsüzlük için verdiği mücadele, varoluşluyla başlıyor. Rivayete göre bundan çok çok önce Lokman Hekim, ölümsüzlüğün sırrını bulur. Ölümsüzlük iksirinin formülünü kağıda yazar. Kaşif köprüden geçerken, sert bir rüzgar aniden iksirin formülünü alıp götürür. İşte, rüzgar bu iksirin formülünü götürdüğünden beri insanoğlu ölümsüzlüğün peşinde. Eski mısırlılar zamanında firavunlar, kendilerini ölümsüzlüğe taşımak için mumyalatıp piramitlerin içine yerleştirmişlerdi. Böylece vücutları korunacak ve tekrar hayata döndüklerinde eskisi gibi sağlıklı bir yaşam süreceklerdi. Hatta, sonraki yaşamlarında kullanacakları eşyaları da yanında konuluyordu. insan vücudunu mumyalayarak ölümsüzlüğe taşıma fikrini sadece Mısırlılar kullanmadı. Başta Kuzey Amerika olmak üzere, dünyanın bir çok yerinde mumyalanmış insan vücutları bulundu. Bu gösteriyor ki, insan vücudunu ölümsüzlüğe kavuşturma fikrinin her toplumda çok önemli yeri olmuş. Bu fikir günümüzde de mevcut. Tabii, eskisi gibi vücudu mumyalayarak değil. Gelişen teknolojiyle yeni bir kavram ortaya çıktı: insan bedenini dondurmak. Çok düşük ısılarda insan metabolizması yavaşlıyor. Belirli bir ısının altındaysa, neredeyse hiçbir kimyasal reaksiyon gerçekleşmiyor. Alaska’da buzullar arasında bulunan bazı insan cesetlerinin yüzlerce yıl geçmesine rağmen hiçbir bozulmaya uğramadığı görülmüş. Bütün bunlardan yola çıkan insanoğlu, yeni bir arayışa girdi: Acaba insan vücudunu kendi kontrolümüzde hiç bozulmadan yıllarca saklayabilir miyiz? Günümüz teknolojisiyle çeşitli dokuları ya da hücreleri hızlı bir dondurma yöntemiyle yıllarca saklamak mümkün. Genellikle sıvı nitrojen kullanılarak, dokular -190°C’ye kadar soğutulabiliyor. Çok hızlı dondurulan bu hücreler, daha sonra eritildiklerinde, eski işlevlerini kazanabiliyorlar.”

 

Deneyler yapmak ve yaptığı deneylerin sonuçlarını insanlarla paylaşmak için yaratılmış bir insan olan Takamuro Kootaro, çocukluğunda okuduğu bilim-kurgu romanlarının etkisiyle vurmuştu kendini bilime. Özellikle H.P. Lovecraft’ın kitaplarında okuduğu doğa-üstü hadiseleri gerçek sanıyor, yıllar geçtikçe dizginlenmesi namümkün bir hâl alan hayâl gücü, onu Frankenstein, veya bilemediniz Dr. Jekyll and Mr. Hyde gibi bir çılgına çeviriyordu.

Anne ve babasını korkunç bir trafik kazasında kaybeden küçük Takamuro sosyalist bir filozof tarafından evlât edinilip doğru dürüst bir okula gönderilinceye kadar tarifi imkânsız acılarla boğuşmak durumunda kalacaktır. Söz konusu okulda bilimin ışığıyla aydınlandıktan sonra aldığı bir bursla Japonya’dan Amerika’ya geçen Kootaro, Georgia Tech Enstitüsü’nde kısa zamanda sivrilecek ve doktorasını bitirir bitirmez Teorik Fizik ve Astronomi kürsüsünün başına getirilecektir. Spekülatif Realistler’in düzenlediği “Bilim ve Metafizik” adlı bir konferansta, evrenin sonsuzluğu içerisinde zaman kavramının sadece insan beynine münhasır bir şey olduğunu ve bunun sebebinin de düşünebilen tek ölümlü varlığın insan olması olduğunu dile getirecektir Takamuro Kootaro, ve pek tabii Kant’ın tüm bunları yıllar önce hâlihazırda dile getirmiş olduğundan bihaber olduğu için Dr. Lawgiverz’in tepkisini çekecektir hâliyle. Aralarında münakaşaya varan bir diyalog gerçekleşecek ve detaylarına girmememeyi etik olarak uygun bulduğumuz, yaşanan o ibret verici olaylar bilim ve felsfenin iş birliğinin ne denli gerekli ve mümkün olduğunu bir kez daha gözler önüne serecektir.

İlerleyen süreçte Einstein’ın görecelik teorisini çürüten ilk kişi olma bahtiyarlığını yaşayan Takamuro Kootaro’nun temel tezi zamanda yolculuk mevhumuna teknolojik gelişmeler ışığında bakıldığı zaman geleceğe gitmenin geçmişten gelmekten daha mümkün olduğunu ileri sürmekteydi. Kootaro’nun teoride ıspatladığı ve bilim çevrelerinde kabul görmüş bu tezinin teferruatlarına girmek isterdik, ama ne yazık ki kapasitemiz buna hiç müsait değil, zira biz bilim-adamı olmaktan ziyade basit bir anlatıcıyız sadece. Kafamızın basmadığı şeyleri anlatmamız ise hem çok riskli, hem de zaten mümkün değil. Hangi anlatıcı okuyucularının nezdinde küçük düşmek ister ki? Bilgi eksikliğinin insanın saçmalamasına zemin hazırlamaya ne denli müsait olduğunu hepimiz biliyoruz; bunu yaşayarak öğrendiğimizi farzediyor ve bu konuyu da daha fazla rezil olmadan böylece geçiştiriyoruz. Güneşin 4.5 yıl içerisinde söneceğine dair spekülasyonlar gerçeğe dönüştüğü takdirde tıpkı Akor Yaşam Uzatma Vakfı’nın Arizona’daki tesislerinden sorumlu Dr. Jerry Lemler gibi, Takamuro Kootaro’nun da tüm bu çabalarını anlamsız kılarak ölümsüzlük hayâlini imkânsızlıklar arenasına dahil edeceğini söylemeye gerek olup olmadığını ise inanın ki bilmiyoruz.

Dr. Lawgiverz’le Takamuro Kootaro bilim ve metafizik arasındaki ilişkileri hem epistemolojik, hem de ontolojik bağlamlarda en fenni şekilde mercek altına alan bir konferansta tanışacaktı. Bahse konu konferansta “Ölümsüzlük Teorisi ve Gilles Deleuze” adında bir bildiri sunan Dr. Lawgiverz ile “Zamanda Yolculuk Teorisi ve Einstein” adında bir sunum yapan Takamuro Kootaro konferansın bittiği günün gecesinde verilen akşam yemeğinde tesadüfen yan yana oturma fırsatı bulacak ve gecenin ilerleyen saatlerinde bilimsel-felsefi bir sohbete ilâveten şarabın da etkisiyle güçlerini birleştirme kararı alacaktı bu ikisi. Biri doğa bilimlerine, diğeri ise beşeri bilimlere mensup bu iki bilim-adamının dünyaya damgalarını vurmasıyla sonuçlanan entellektüel birliktelik, son derece verimli geçtiği aşikâr olan “Bilim ve Metafizik” konulu o konferans sayesinde başlayacaktı yani işte.

Güneşin 4.5 yıl içerisinde söneceğine dair o meşhur spekülasyonlar ortalığa yayıldığı sıralarda Takamuro Kootaro sürekli olarak Japonya ve Amerika arasında mekik dokumakta, maddi kaynakları ve bilimsel çalışmaları arasında yepyeni köprüler inşa etmekteydi. Kim bilir, belki de bu ikisinin, yani Takamuro Kootaro ve Dr. Lawgiverz’in böyle oradan oraya gidip gelmeleridir ülkelerindeki istihbarat birimlerinin dikkatini çeken. Ne yazık ki henüz o kısma gelmedik ama, biraz sabır lütfen, ey sabrın sonunun selâmet olduğu konusunda şüpheleri olan kuşkucu okur!



Pj Harvey – A Perfect Day Elise (Original Studio Version with Video Clip)

He got lucky, got lucky one time

Hitting with the girl in room five none nine

She turned her back on him facing the frame

Said, “Listen Joe don’t you come here again”

White sun scattered all over the sea

He could think of nothing but her name Elise

God is the sweat running down his back

The water soaked her blonde hair black

It’s a perfect day

A perfect day, Elise

He got burned by the sun

He’s a lucky man

His face so pale and his hands so worn

And the sky

Let himself in room five none nine

As she turned away

Said a prayer, pulled the trigger and cried

Tell me why

It’s a perfect day

A perfect day, Elise

Ah oh, It’s a perfect day

A perfect day, Elise

Güneşin bir anda değil de yavaş yavaş söneceğini, bir roman olmak yolunda ağır fakat emin adımlarla ilerleyen anlatımızın başlarında belirtmiştik sanırız. Hava sıcaklıklarında yaşanan ani düşüşler, derecelerin mevsim normallerinin altında seyretmesine sebebiyet vermeye başlamıştır nitekim işte. Hava o kadar soğumuştur ki artık Afrika ve Arap Yarımdası’nda bile kar yağmaktadır. Çöller kutuplara, kutuplar dev birer buz kütlesine dönüşmüştür. Dünyayı sıvı nitrojene batırsak ancak bu kadar donardı herhalde. Ama durun bakalım, bu daha başlangıç, güneşin sönmesine iki yıl var daha şu anda. Henüz yeterince soğumadı hava, -99 derece santigrat’ın altında hava soğukluğuna rastlanmadı şimdilik. Kaydedilen en yüksek hava sıcaklığı ise -1 derece santigrat olarak belirlendi. Neden 0 ve 100 değil? Bilmiyoruz. Sıfır ve yüz noktalarını daha can alıcı bir hadiseye sakladı herhalde yazar. Bizim misyonumuz sadece yazarın yazdıklarını aklımız dil verdiğince anlatmak.

Hemen belirtelim, biz bu acı gerçekleri sizlere anlatırken bir önceki romanımızın efsanevi yazarı Tekvin de bu esnada yazmayı sürdürmekte ve yok oluşa sayılı günler kaldığını da akılda tutarak tüm bu olup bitenleri sözcüklere dökmeye hummalı bir şekilde devam etmektedir. Zaman darlığı sebebiyle özet geçmekte bir sakınca görmediğini, yazdıklarının en ilginç kısımlarından biri olduğu su götürmeyecek derecede bariz olan şu yazı parçasından anlıyoruz:

 Güneşin sönmesine iki yıl kala Üçüncü Cihan Harbi diye nitelendirebileceğimiz o global(küresel) muharebeler serisi kimsenin beklemediği bir biçimde patlak vermiş, zaten yapay olduğu uzun süredir sezilen sevgi ve barış hayalleri yerini tüm dünyada çok şiddetli, içsel/dışsal ayrımının ötesindeki çatışmalara bırakmıştır.  

İlk başlarda özellikle Fransa ve İngiltere’de birer iç savaş şeklinde patlak veren bu savaş, daha sonra sınırları aşıp, ülkeler arasındaki barikatları yerle bir ederek dalga dalga tüm dünyaya yayılmıştır. Çatışmalar global ölçekte olduğu için kimse bu çatışmaları ne birer iç savaş, ne de birer dış savaş olarak niteleyebilmektedir. Artık iç düşman dış düşman kavramları anlamını yitirmiş, tüm dünya ülkelerindeki iktidarlarla muhalif güçler birbirine girmiştir. Mesele ne hangi milletin ötekinden üstün olduğu meselesidir, ne de savaşı hangi ülkenin kazanacağı meselesi.

Artık yaşamlarından başka kaybedecek hiçbir şeyleri kalmayan anti-kapitalist muhalifler “ya güneş sönmezse? O zaman kapitalizmi yıkıp komünizmi hayata geçirmek için bir daha zor bulacağımız bir fırsatı kaçırmış olacağız,” diye düşünmüş olacaklar ki ayaklanma kararı almışlardır. Küresel tahakküm küresel direnişe sebebiyet vermiş, tüm ülkelerdeki muhalif güçler kendi ülkelerindeki iktidarlara karşı amansız bir mücadeleye girişmiştir. Eğer bir ülkedeki muhalif güçler zayıf düşmüşse derhal o ülkeye diğer ülkelerden binbir zorlukla da olsa takviye güçler gönderilmektedir.

Hava sıcaklıklarının düşüşüne ve hava soğukluklarının artışına paralel olarak gittikçe azalan soğuk savaşlar ve gittikçe artan sıcak çatışmalar neticesinde savaşın yayılmadığı nokta kalmamış, bütün roller değişmiş, dünya neredeyse ters yönde dönmeye başlamış ve hastalar doktorlara, sömürülenler sömürenlere, ezilenler ezenlere, materyalistler metafizik ideologlarına karşı amansız bir direnişe girişmiştir. Saldırganlık ve şiddet daha önce hiç görülmemiş bir biçimde had safhadadır. Gelinen noktada artık ya global kapitalist düzen yerle bir edilecektir, ya da komünizm daha ana rahminden çıkamadan ilelebet tarihe gömülecektir. Hiç kimsenin kaçacak deliği yoktur, ki zaten hiç kimse de kaçacak delik aramamakta, bilâkis herkes saklandığı deliklerden çıkıp yıllardır hapsolageldikleri söz konusu delikleri tıkayarak savaşa katılmaya can atmaktadır.

Barikatlar her yerde, savaş ve ölüm birer yaşam biçimi halindedir. Ölüm yaşamın bir parçası haline gelmiş, hastalıklar sağlıklı bir geleceğin koşuluna dönüşmüştür. Muhalif güçler karşılarında buldukları acımasız kolluk kuvvetlerine karşı tüm olumsuzlukları birer silaha dönüştürmüş, en olumsuz gibi görünen koşullar global kapitalist sistemin kökten ve tamamen imhası için birer araç haline gelmiştir.

Eğer komünistler için amaç mevcut düzeni topyekün yerle bir etmekse, global kapitalizmin muhafazakarları içinse amaç karşı güçleri yeryüzünden sonsuza kadar silmektir gelinen noktada. Mesele bir ölüm kalım meselesidir.

 


Luther Blissett – Rupture

Konferans bittikten sonra derin bir hayâl kırıklığına uğramış vaziyette devletler platformunun kendilerine tahsis ettiği eve dönen üç silahşörler, kara kara istihbarat teşkilatı baş sorumlusuna ne diyeceklerini düşünmektedir. Müfettiş ve çavuş kendi ülkelerindeki istihbarat birimlerinin nasıl olup da bu kadar vahim bir hataya düşmüş olabileceği üzerine binbir dereden su getirmeye çalışırken, şef “kesin sesinizi, bir çuval inciri berbat ettiniz!” diye bağırır. Aslında çok sakin ve soğukkanlı bir insan olan şefin bu tavrı durumun sandığımızdan da vahim olduğunun göstergesidir. Bilindiği gibi göstergeler üç grupta incelenebilir, ama şimdi bunun hiç sırası değil. Belki daha sonra gerçekleşecek bir başka Dr. Lawgiverz konferansında değiniriz bu konuya. Şimdi yapmamız gereken plan B’yi yürürlüğe koymak için şefin cesaretini toplayıp istihabarat teşkilatı baş sorumlusuna telefon etmesini sağlamak. Bu noktada belirtmek isteriz ki saat gece dokuzdur, ve istihbarat teşkilatı baş sorumlusu büyük ihtimalle yemeğini yemiş, pijamalarını ve içi muflonlu terliklerini giymiş, saadet içerisinde radyodan müzik dinliyordur. Unutmayın ki televizyonlar hâlâ daha sonsuz bir beyazlıktan başka bir şey göstermemektedir. Diğer yandan istihbarat teşkilatı baş sorumlusunun karakterini de akılda tutarak diyebiliriz ki dinlediği müzik olsa olsa bir Wagner operası olabilir, ama tabii  bu da bir varsayım.

Şef ahizeyi kaldırır ve numarayı çevirir, hattın öteki ucundaki istihbarat teşkilatı baş sorumlusu bu esnada görsel imgelerden yoksun bir Internet’te gezinmekte ve güneşin 4.5 yıl içerisinde sönecek olmasıyla televizyon ekranlarının bir yıl önce beyazlık göstermeye başlaması arasında bir bağlantı kurmaya çalışmaktadır. Yani az önce yanıldık, istihbarat teşkilatı baş sorumlusu müzik falan dinlemiyordu, çünkü zaten Wagner dahil müzik dinlemeyi hiç sevmezdi, sandığımızdan da karanlık bir ruha sahipti, sahiptir yani. Her neyse, telefonun zır zır(ring ring) çalmasıyla bile öfkelenebilecek denli asabi bir tip olan bu baş sorumlu hiddetle yerinden kalkıp telefonu açar. Telefon telsizli olduğu için konuşma süresince telefon sehpasının yanında durmak zorunda değildir, ahizeyle birlikte bilgisayarının başına dönerken “Alo?!” der. “Alo?” “Evet?” “Sayın üstüm, benim, ben üst düzey bir araştırma komisyonu şefiyim, bu vakitte sizi rahatsız ettiğim için çok özür dilerim. Ama hatırlayacaksınız ki sizi, bana vermiş olduğunuz bu hususi numaradan istediğim vakit arayabileceğimi söylemiştiniz.” “Evet, hatırlıyorum, o vakit bu vakit mi peki?” “Evet sayın üstüm, bu vakit o vaktin ta kendisidir, zira hiç umulmadık bir taş baş yarmıştır.” “Nedir o taş?” “Dr. Lawgiverz Londra’da sayın üstüm; onu bugün katıldığımız, yasa dışı olması gerekirken henüz yasalarda gerekli düzenlemler yapılmadığı için hâlen yasal kabul edilen bir konferansta konuşmacı kürsüsünde gördük.” “Bize verilen tüm istihbarat yanlış mıydı yani?” “Görünen o ki öyleydi sayın üstüm, ama merak etmeyin siz, arkadaşlarla durumu değerlendirip bir B planı hazırladık. İzin verirseniz söz konusu planı devletler platformunda masaya yatırmak üzere size yazılı ve şifreli olarak göndermek istiyorum, telefonda nakletmek pek emniyetli olmayabilir, biliyorsunuz bu spekülatif realistler denilen güruh teknolojiyle pek haşır neşirdir ve bizi dinliyor olmaları ihtimal dahilinde olmanın da ötesinde kuvvetle muhtemeldir.” “Haklısın. O halde sen planı derhal önceden kararlaştırdığımız o anonim e-mail adresine şifreli olarak gönder. Ben sabah ilk iş platformu son gelişmeleri tahlil etmek üzere gündem dışı bir toplantıya çağıracağım. Elini çabuk tut!” “Peki efendim.”

Bu gergin telefon konuşmasının ardından şef mutfağa gider ve bir şişe bira açar. Müfettişe dönerek hemen işe koyulmalarını, çünkü henüz ortada olmayan B planını hazırlayıp sabahın ilk ışıklarıyla birlikte o anonim e-mail adresine göndermeleri gerektiğini söyler. Çavuşu ise önceden kararlaştırılan şifreli yazışma dilini öğrenmek üzere yan odaya gönderir. Kendini dışlanmış hissetmese de gururu incinen çavuş Amerikan olmasına rağmen bu aşamada sessiz kalması gerektiğinin bilinciyle söyleneni kuzu kuzu yapacaktır.

Bu sırada Dr. Lawgiverz konferansta yaptığı konuşmanın gururuyla yeni makalesini yazmaya koyulmuştur bile. Belli ki gece her iki cephe için de yazı işleriyle haşır neşir bir şekilde geçecektir. Anlatıcı ister istemez “edebi ve felsefi işlerle uğraşırdık yalnız geçirdiğimiz o soğuk ve yağmurlu gecelerde,” sözünü hatırlar. Okuyucu ise “aklın sınırlarına ve ötesindeki sonsuzluğa yaptığı yolculuklarda Kant hep yalnızdı,” diye geçirecektir içinden.

Michel Foucault Hapishanenin Doğuşu: Gözetim ve Ceza (Discipline and Punish)adlı başyapıtında mimar ve düşünür Jeremy Bentham’ın yeni bir hapishane modeli olarak tasarladığı ve Panopticon adını verdiği, zamanına göre (Ondokuzuncu yüzyıl) devrimci sayılabilecek gözetim ve denetim mekanizmasını modern zamanlardaki iktidarın işleyiş biçimini gözler önüne seren bir metafor olarak lanse eder. Foucault’ya göre Panopticon mahkûmların hareketlerini, davranış biçimlerini ve hatta düşüncelerini kontrol altında tutan bir aygıt, bir makinedir adeta. Panopticon iç içe geçmiş halkalardan oluşan bir binadır ve tam ortasında bir gözlem kulesi bulunur. Mahkûmların hücreleri bu gözlem kulesinden rahatlıkla görülebilecek şekilde dizilmiştir. O kadar ki mahkûmun kendisi ne kadar saklanmaya çalışırsa çalışsın hapishanenin mimari yapısı vasıtasıyla oluşturulmuş ışıklandırma düzeneği öyle bir tasarlanmıştır ki mahkûmun gölgesi rahatlıkla görülebilir kuleden. Sürekli gözetim ve denetim altında tutulmakta olduğunu bilen mahkûm şahsiyet zaman içerisinde kendisini kuledeki gardiyanın gözüyle görmeye ve o gözün beklentileri doğrultusunda hareket etmeye başlar. O kadar ki artık kulede bir gardiyan olup olmadığı bile önemsizleşir, zira zaten artık mahkûm hapishanenin gözünü, otoritenin bakış açısını içselleştirmiş ve otomatikman mahkûmluk rolünü benimsemiştir. Dolayısıyla çoğu zaman kulede bir gardiyan tutmaya bile gerek yoktur artık, ne de olsa zaten mahkûmlar sürekli kulede bir gardiyan varmış gibi hareket etmeyi alışkanlık haline getirmişlerdir.

Çevrede halka halinde bir bina, merkezde bir kule; bu kulenin halkanın iç cephesine bakan geniş pencereleri vardır; çevre bina hücrelerle bölünmüştür, bunlardan her biri binanın tüm kalınlığını katetmektedir; bunların, biri içeri bakan ve kuleninkilere karşı gelen, diğeri de dışarı bakan ve ışığın hücreye girmesine olanak veren ikişer pencereleri vardır. Bu durumda merkezi kuleye tek bir gözetmen ve her bir hücreye tek bir deli, bir hasta, bir mahkûm, bir işçi veya bir okul çocuğu kapatmak yeterlidir. Geriden gelen ışık sayesinde, çevre binadaki hücrelerin içine kapatılmış küçük siluetleri olduğu gibi kavramak mümkündür. Ne kadar kafes varsa, o kadar küçük tiyatro vardır, bu tiyatrolarda her oyuncu tek başınadır, tamamen bireyselleşmiştir ve sürekli olarak görülebilir durunmdadır. Görülmeden gözetim altında tutmaya olanak veren düzenleme, sürekli görmeye ve hemen tanımaya olanak veren mekânsal birimler oluşturmaktadır. Sonuç olarak, hücre ilkesi tersine döndürülmekte veya daha doğrusu onun üç işlevi – kapatmak, ışıktan yoksun bırakmak ve saklamak— tersyüz edilmektedir; bunlardan yalnızca birincisi korunmakta, diğer ikisi kaldırılmaktadır. Tam ışık altında olma ve bir gözetmenin bakışı, aslında koruyucu olan karanlıktan daha fazla yakalayıcıdır. Görünürlük bir tuzaktır.[1]

Panopticon denilen bu hapishane modelinin önemi modern toplumlardaki iktidarın işleyiş biçimini temsil eden bir yapıya sahip olmasıdır. Biliyoruz ki modern toplumla birlikte merkezi iktidar çözülerek bireylerin içine işlemiştir. Ölüm ilanı vermeye hevesli pek çok kişi merkezi otoritenin bu çözülüşünü iktidarın ölümü olarak telakki etmiştir, ama bu son derece yanlış bir yorumdur, zira iktidar ölmemiş, sadece şekil değiştirmek ve kendisini görünmez kılmak suretiyle gücüne güç katmıştır sevgili okur. Artık iktidar toplumu oluşturan bireylerin dışında değil, içindedir. Yani toplumu oluşturan bireyler kendilerini içinde buldukları sistem tarafından öyle bir kurulmuştur ki artık onlara ne yapmaları, nasıl davranmaları gerektiğini söylemek bile gereksizleşmiştir, zira onlar zaten sistemin aksamadan çalışması için oynamaları gereken rolü oynamaya dünden razı bir hale getirilmişlerdir.

Bu durumu gözler önüne seren en güzel örneklerden biri Michael Bay’in yönetmenliğini yaptığı The Island, yani Ada filmi. Yirmibirinci yüzyılın ortalarında geçen bu bilim-kurgu filmi George Orwell’in 1984 adlı meşhur romanını çağrıştırmakla beraber, filmde Büyük Birader Panopticon’dakinden bile daha derinine nûfuz etmiş şu zavallı öznelerin. Film Ewan McGregor’un canlandırdığı Lincoln Six-Echo’nun bir kabustan uyanmasıyla başlar, ama ne seyircinin ne de kahramanımızın bildiği şey aslında kahramanımızın bir kabustan gerçek olduğunu sandığı ama aslında gerçekle hiç bir alâkası olmayan son derece steril bir dünyaya uyanmış olduğudur. Lincoln uyanır uyanmaz kendisine bir hoparlör vasıtasıyla akşam rahat uyumadığı, kabuslar gördüğü, dolayısıyla da derhal psikiyatristini görmeye gitmesi gerektiği söylenir. Yatağından kalkan Lincoln tuvalete işemeye gider. İşedikten sonra aynı hoparlör kendisine idrarının yeterince temiz olmadığını, içinde yabancı maddeler bulunduğunu, dolayısıyla da diyetine dikkat etmesi gerektiğini söyleyerek tüketmemesi gereken besinleri sıralar. Yani kısacası kahramanımız Lincoln Six-Echo rüyalarından sidiğine kadar denetim altında tutulduğu bir ortamda yaşamaktadır. Bu ortam aslında çölün ortasında, yerin yedi kat altına kadar inen dev bir mekanizma, klonlama yöntemiyle insan üreten bir fabrikadır sevgili okur. Lincoln ise tüketilmek için üretilmiş bir üründen başka bir şey değildir. Amerikan Savunma Bakanlığı’nın eskiden askeri araştırmalar yapmak ve silah üretmek için kullandığı yeraltındaki bu yapı çok büyük bir sağlık korporasyonuna devredilmiş ve bu sağlık korporasyonu da burada çok büyük paralar(kişi başı beş milyon dolar) karşılığında sağlık sorunları olan çok zengin kişilerin kopyalarını üreterek zamanı geldiğinde bu kopyaların organlarını bu kişilere satmaktadır. Lincoln Six-Echo aslında gerçek hayatta adı Tom Lincoln olan bir İskoç’un klonlanmış kopyasıdır. Tom Lincoln çok seks yaptığı için Hepatit virüsü taşıyıcısıdır ve hayatta kalmak için iki sene içerisinde Lincoln Six-Echo’nun bedenine ihtiyaç duyacaktır.

İnsan fabrikası diye nitelendirilebilecek yeraltındaki bu enstitü şöyle çalışmaktadır sevgili okur: Sponsorlarından alınan genlerden üretilen klonlar ana-rahmi ortamında bir müddet bekletildikten sonra yeterince olgunlaştıklarına kanaat getirilince ağaçtan meyve veya tarladan karpuz toplar gibi hasat edilerek kullanıma sokulmaktadırlar. Klonların kimisi kalbi için, kimisi gözleri için, kimisi de derisi için üretilmiştir. Aslında fiziksel olarak normal bir insandan hiç bir farkı olmayan bu klonlara öncelikle birer hafıza ve birer de bilinçaltı kaydedilmektedir. Klonların beynine son derece hızlı bir görüntü ve ses akışı bir ekran vasıtasıyla neredeyse enjekte edilmekte, programlama süreci tamamlandığında klonlar sanki bir geçmişleri varmış gibi hissederek işbaşı yapmkatadırlar. Kendilerine seçilmiş kişiler oldukları, tüm dünyayı felakete sürükleyip insanlığın neredeyse yok olmasına sebep olan amansız bir salgın hastalıktan kurtulan ender kişiler olarak ne denli şanslı oldukları söylenmektedir. Hayatları sistemin muhafazası yolunda sürekli çalışmaktan ibaret olan bu zavallı klonlara kurtuluş umudu da lâzımdır tabii. Aksi taktirde klonlar hayatın anlamını sorgulamaya meyledecek ve içinde bulundukları durumdan tatminsizlik duyup şikayet etmeye başlayacaklardır. Dolayısıyla klonlar haftada bir düzenlenen bir piyango çekilişi sayesinde varlıklarının bir amacı olduğu yanılsamasına hapsedilmektedirler. Bu amaç dünyada kalan son cennet olan egzotik bir adaya gidecekleri günün gelmesini beklemektir sevgili okur. Kendilerine sürekli “sen seçilmişsin, adaya gitmek istiyorsun” denmiş ve neticede klonlar kendi kendilerini hayatın adaya gitmekten başka bir anlamı olmadığına kâni kılmışlar, dolayısıyla da varlıklarının anlamını sorgulamaksızın, neye hizmet ettiklerini bilmeksizin sürekli çalışmakta, adaya gidecekleri günün hayaliyle yatıp kalkamaktadırlar. Onbeş yaşındaki bir gencin seviyesine kadar eğitilen klonlar birer çocuk olarak kalmaya mahkûm bireyler olarak yetiştirilmektedir. Ama kahramanımız Lincoln tatminsizdir, mutsuzdur. Lincoln çok geçmeden bu işte ters giden bir şeyler olduğunu hisseder ve varlığını sorgulamaya başlar. Aslında korporasyonun yöneticisinden başka bir şey olmayan psikiyatristine konuyu açıp hayatın piyangonun kendine çıkmasını ve adaya gitmeyi beklemekten daha başka bir amacı ve manası olması gerektiğini söylediğinde aldığı yanıt şudur: “Ne kadar şanslı olduğunu göremiyorsun Lincoln. Salgından kurtuldun, burada rahatın yerinde, daha ne istiyorsun?” Lincoln bu yanıtla ikna olmaz tabii ve merak içersinde girmemesi gereken yollara girer, gitmemesi gereken yerlere gider, ve görmemesi gereken şeyler görür. Kanatlı bir böceğin peşine takılan Lincoln kendisini yapının gizli bir bölmesindeki bir hastanede bulur ve orada görür ki adaya gitmek üzere seçilen kişiler aslında ameliyat masasına yatırılıp gereken organları alındıktan sonra öldürülmektedir. Yani aslında salgın malgın yoktur dış dünyada, ada denilen yer ise klonları motive edip verimlerini arttırmak için uydurulmuş bir fantaziden başka bir şey değildir.

Lincoln’un gerçeği öğrendiği günün gecesi o haftaki piyangonun çekileceği gecedir ve ne tesadüfütür ki o gece piyango Lincoln’un sevgilisi Jordan Two-Delta’ya (Scarlet Johansson) çıkar. Öldürülme sırasının sevgilisine geldiğini anlayan Lincoln derhal harekete geçer ve Jordan’ın odasına gidip ona gerçeği anlatır. Derhal kaçmaya başlarlar ve uzunca bir kovalamacadan sonra en nihayet yeryüzüne çıktıklarında kendilerini uçsuz bucaksız bir çölde bulurlar. Çölü koşarak aştıktan sonra küçük bir kasabadaki küçük bir bara varırlar. Burada Lincoln’un enstitüden tanıdığı bir kişiyle karşılaşırlar ve ondan gerçeği tüm çıplaklığıyla öğrenirler. Enstitünün çalışmalarını engellemek için Los Angeles’a gidip orjinallerini bularak onlara gerçeği anlatmaya karar verirler; belki böylece bu zulmü durdurabileceklerini düşünmektedirler.

Filmin bundan sonrası tipik bir aksiyon filmine dönüşüyor ve Los Angeles sokaklarında geçen amansız bir kovalamacada pek çok araba hasar görürken, ölü ve yaralı sayısı da gittikçe artıyor. Tabii en sonunda kahramanlarımız başarıya ulaşıp enstitüyü havaya uçuruyorlar. Gerçeği deşifre edemiyorlar belki ama en azından tıp etiğine sığmayan bir çalışmayı, yani bitki yetiştirir gibi insan yetiştirip organ satan bir firmayı yok ediyorlar.

Aksiyon kısmındaki pek çok saçmalığı saymazsak The Island son derece güzel bir film, en azından benim son dönemlerde gördüğüm en anlamlı bilim-kurgu filmlerinden birisi. Özellikle de Amerika’da daha şimdiden domuzları genetik mutasyona uğratıp kalbi bozulan insanlara nakledilmek üzere domuz kalbi üretilmesi yolundaki çalışmalar filmin gerçekçi bir yaklaşımla tasaralandığını gösteriyor. Ayrıca modern batı toplumlarındaki iktidarın yapısını da son derece etkileyici bir biçimde deşifre ediyor Ada filmi. Mesela insanların kendilerini bir hayal dünyasına hapsedip, sanal amaçlar uğruna bir ömür boyu sömüren sistemlere hizmet eder hale gelişlerini gayet anlaşılır bir dille gözler önüne seriyor. Emekli olup rahata kavuşacakları günün hayaliyle bir ömür boyu didinip duran insanlar emekli olduklarında bir de bakıyorlar ki ne para harcayacak sağlığa sahipler, ne de biriktirmiş oldukları paraların bir kıymeti var. Dolaşıma girmeyen para bankalarda dura dura değerini yitiriyor ve hayatı boyunca çalışıp sağlığından olan insanların sağlık masaraflarını karşılamaya bile ya zor yetiyor, ya da hiç yetmiyor. Böylelikle egemen sistem gücüne güç katarken insan ölüyor ve çark döndükçe bu kısır döngü işte böyle sürüp gidiyor sevgili okur. Bu durum ise kişiyi şu soruları sormaya sevkediyor: İnsanın kendisini yokeden siyasi ve ekonomik bir oluşuma hizmet eder hale gelmeden varolabilmesi nasıl sağlanabilir?  Kendini değil, insanı besleyen bir sevk ve idare modeli nasıl yaratılabilir? Sürekli dönüşüm ve değişimi temel ilke edinmiş bir mekanizma nasıl geliştirilebilir?

 


[1] Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, çev. Mehmet Ali Kılıçbay (İstanbul: İmge, 2006), 295-96

Araya pek çok ahkâm tohumu serpiştirdiğimizin farkındayız. Lâkin farkında olduğumuz bir başka şey de bizim, bu anlatının yazarı ve/veya yazarları olarak, okuyucularımıza sadece zevk vermek ve hoş vakit geçirmelerini sağlamak için yazmadığımız gerçeğidir. Son derece önemli mevzuları mercek altına alıyoruz burada; anlatıya ara vermişsek insanlığın geleceğine dair birtakım endişeler taşıyor oluşumuzdandır. Her neyse, lâfı daha fazla uzatmadan kaldığımız yere geri dönecek olursak görürüz ki olayın aldığı gayet komplike hâl yıllardır durmaksızın coşkuyla çarpamktan yorgun düşmüş ve/fakat aynı sebepten, yani durmaksızın çoşkuyla çarpmaktan ötürü, kas bakımından güçlenmiş yüreklere acı vermektedir. Çünkü “Ölüm ve Kapitalizm” temalı konferansın ilk konuşmacısı üç silahşörlerde şok etkisi yaratacak bir kişidir. Söylemeye gerek var mı bilmiyoruz, ama her ne hikmetse “istihbaratın düştüğü yanılgının ve bilgi eksikliğinin boyutları hem korkunç, hem düşündürücü, hem de ibret vericidir,” demekten de kendimizi alamıyoruz. Söz konusu yanılgıdan kaynaklanan istihbarat krizinin üç silahşörler için bu duygulara ilâveten endişe verici de olmasının ise insan doğasının gereği olduğunu da sözlerimize eklemeyi ihmâl etmiyoruz. Zira konferansın ilk konuşmacısı devletler platformunun korkulu rüyâsı Dr. Lawgiverz’dir. Belli ki doktor Japonya’da olmaktan ziyade tıpkı üç silahşörler gibi İngiltere’nin başkenti Londra’dadır.

Evet, yanlış duymadın, “Ölüm ve Kapitalizm” adlı konferansın ilk konuşmacısı, akıl ihsan olunmuş her fâninin aklına durgunluk vermesi kuvvetle muhtemel olsa da Dr. Lawgiverz’di, ey üstündeki lâneti yazgısı belleyen şaşkın okur. Akla zarar hakikatlerin birbiri ardına zuhruyla kasılan bilinçlerin daha fazla kasılmasına gönlümüz razı olmadığından, Dr. Lawgiverz’in konuşmasının anlatımızın kurgusu açısından önem arz etmeyen yanlarını budayıp, sadece hayati ehemmiyeti haiz bazı noktaları iktibas etmenin yerinde olacağını düşündük. Eminiz ki pek çok okuyucumuz bu kararımızı sevinçle karşılamış, içlerine dolan salakça sevinçle ne yapacaklarını bilmez bir vaziyette taklalar atmaya başlamıştır. Kararımızdan hoşnut olmayan okuyucularımıza ise elimizden herkesi tatmin etmenin mümkün olmadığı gerçeğini bir an olsun akıllarından çıkarmamalarını salık vermekten başka bir şey gelmediğini üzüntüyle belirtmek isteriz. Kendilerine burada sizlerin huzurunda söz veririz ki bir dahaki sefere de şimdi sevinç çığlıkları ve taklalar atan okuyucularımıza vereceğiz aynı salığı. Böylece her iki gruptaki okuyucularımızı da eşit derecede ihya etmiş olacağız sanırız. Kendini hangi gruba dahil hissederse hissetsin, hiçbir okuyucumuzu sanrılarımızla meşgul etmek istemediğimiz için lâfı fazla uzatmadan Dr. Lawgiverz’in konferansta sarfettiği ibret verici sözlere geçelim isterseniz şimdi hep birlikte.

Ama durun bir dakika, sanırız bu kısımları böyle hızlıca geçiştirmemek lâzım, ne de olsa Dr. Lawgiverz’in üş silahşörlerin dizi dibinde olması kurguya yepyeni bir boyut katıyor. Şef yanındaki iki embesile şaşkınlık ve kınamayı aynı anda dışa yansıtan bir bakış fırlatıyor. Az önce iki embesil diye andığımız müffettiş ve çavuş ise şefe şaşkınlık ve korku dolu bakışlarını gönderiyor. İşler iyice sarpa sarıyor anlaşılan. Her neyse ama, şimdi panik yapmanın ve çevredekilere işin içindeki bit yeniklerinden örnekler sunmanın hiç sırası değil. Üç silahşörlerin bu aşamada yapması gereken soğuk kanlılıklarını korumak ve ölümle kapitalizm arasındaki ilişkileri spekülatif realist bakış açısıyla mercek altına almak maksadıyla düzenlenmiş “Ölüm ve Kapitalizm” adlı bu konferansı konuyla son derece alâkadarmış gibi can kulağıyla dinlemek. Şimdi papara koparmanın ve Dr. Lawgiverz’in yanına gidip “tutklusunuz bayım, sizi neo-liberal düzenin ve global kapitalizmin temellerine dinamit döşemeye, bu suretle rejimi yıkmaya cüret ve teşebbüs etmekten tutukluyoruz!” demenin hiç sırası değil. Bu arada dikkatli okuyucularımız soracaktır; “peki ama üç silahşörler Dr. Lawgiverz’i nereden tanıyor? Anlatıda daha önce Dr. Lawgiverz’in resmini gördüklerini hatırlamıyoruz.” Haklısınız sevgili okurlar, görmediniz, çünkü gösteren olmadı. Bizim de gözümüzden kaçan bu ayrıntıyı gündeme getirdiğiniz için size teşekkürü bir borç biliriz. Borcumuzu nasıl ödeyeceğimizi ise şimdilik bilemiyoruz. O yüzden hemen konuya açıklık getireceğini düşündüğümüz şu açıklamayı yapmayı boynumuzun borcu sayıyoruz: Dr. Lawgiverz’in resimleri devletler platformunun web sitesinde yayımlanmıştır; devletler platformu ise söz konusu resimleri bizzat doktorun kişisel web sitesinden araklamıştır. Zaten doktorun öyle saklısı gizlisi de yoktur. Internete girip google arama motoruna Dr. Lawgiverz yazıp ara’yı tıklamak irili ufaklı, renkli renksiz pek çok Dr. Lawgiverz resmine erişiminizi mümkün kılacaktır. Yani kısacası üç silahşörlerin, doktorun resimlerini görmesi değil, görmemesidir imkânsız olan. Bu konuya da yapıbozum tekniğini kullanmak suretiyle böylece açıklık getirdiğimize göre sanırız artık anlatımıza kaldığımız yerden devam edebilir, yani Birkbeck Enstitüsü’nün konferans salonuna geri dönebiliriz. Lâkin salona dönüp anlatıya devam etmeden önce tüm bu açıklamalarımızı anlamsız kılmak pahasına şunu da sözlerimize eklemeden edemedik: Zaten konferansın posterlerinde Dr. Lawgiverz’in ilk konuşmacı olduğu açık ve net bir biçimde yazılıydı. Bu posterlerin nasıl olup da üç silahşörlerin gözünden kaçmış olabileceğini ise  inanın biz de bilemiyoruz. Tek tesellimiz, bir anlatıcı da olsa insanın her şeyi bilmesinin mümkün olmadığı gerçeğidir.

Üç silahşörler konferans salonunun arka sıralarına oturmayı seçmiştir. Bu seçimlerinin ardında yatan sebep ise tüm salona hakim bir görüş açısına sahip olmak arzusunu taşımalarıdır; böylece salonda kuş uçurtmayacaklar, dişi olsun veya olmasın hiçbir sineğe geçit vermeyeceklerdir. Bu arada Dr. Lawgiverz, Ölümlüler, Ölümsüzler ve Spekülatif Gerçekçiler adlı konuşmasına başlamıştır bile, ki söz konusu konuşmayı da ne yazık ki anlatının akışı içerisinde yeri olmadığı düşüncesiyle kitabımızın son bölümüne aldığımızı belirtelim. Tekrarlamaktan asla bıkmayacağımız o bölüm ise her zaman olduğu gibi gene Dr. Lawgiverz’den Nihilistik Spekülasyonlar adını taşımaktadır, ey görüşleriyle kitabın organik bütünlüğüne katkı koyan paha biçilmez okur!

Sanctus and Other Films by barbarahammer.com from barbara hammer on Vimeo.

Sanctus is a film of the rephotographed moving x-rays originally shot by Dr. James Sibley Watson and his colleagues. Making the invisibile, visible, the film reveals the skeletal structure of the human body as it protects the hidden fragility of interior organ systems. Sanctus portrays a body in need of protection on a polluted planet where immune system disorders proliferate.

Snow Job: The Media Hysteria of AIDS, 1988, 8 min.
Endangered, 1989, 19 min.
Sanctus, 1990, 20 min.
Vital Signs, 1989, 10 min.

Liverpool Street station in 1984

Image via Wikipedia

Ertesi sabah uyanıp devletler platformu ne verdiyse, ki sadece bisküvi ve neskahve vermişti, onu yedikten-içtikten, pijamalarını ve içi muflonlu terliklerini çıkarıp tertemiz elbiselerini ve ayakkabılarını giydikten sonra üç silahşörler Spekülatif Realizm’le ilgili konferansın yapılacağı Birkbeck Üniversitesi Sosyal ve İnsani Bilimler Enstitüsü’ne doğru yola koyulurlar. Elbette ki kendilerine henüz bir araba bile tahsis edilmediği için Liverpool Street Tren İstasyonu’ndan metroya binip gideceklerdir gidecekleri yere, ki zaten Londra trafiğinde kim araba sürmek ister ki…

Üç silahşörler Birkbeck Enstitüsü’nün kapısından girerken bütün gecedir yağmakta olan yağmur da dinmek üzeredir. Her ne kadar bu bilgi kurgumuz açısından pek önemli olmasa da atmosferi yansıtması bakımından faydalı olabileceğini düşünerek buraya eklemeyi uygun bulduk. Diğer yandan bu hava durumunun bilimin ışığına yaptığı göndermeyi de es geçmemek gerek, ne de olsa yağmurun dinmesi son 4.5 yılına girmiş olduğu iddia edilen güneşin kısa bir süreliğine de olsa bulutların ardından biz zavallı ölümlülere ica (ida) yapacağına delâlet. Evrenin merkezinin dünya olmaktan ziyade güneş olduğunu iddia eden Kopernik Devrimi’nin ve aklın sınırları olduğunu, yani bilebileceklerimizin sonsuz olmadığını öne süren Kant’ın öncülüğünde gerçekleşen Aydınlanma hareketinin gözleri kör etmesi kuvvetle muhtemel bir aydınlığa kavuşmakla bağlantısını hatırlayınız. Akılcılığın ışıkla ilgisi o zamandan beridir sürmekte. Hatta kimilerinin, rasyonalizmin ve bilimin ışığıyla kör olduğu belirtmeye bile gerek bırakmayacak derecede bariz gelinen noktada. Bu konuya daha sonra dönmek üzere şimdilik ara vereceğiz, ama önsezisel olarak şunu söyleyebiliriz ki ışık ve aydınlanma arasındaki ilişki körlükle bilgi arasındaki ilişkiye atıfta bulunmaktadır, ve kim bilir, belki de televizyon ekranlarının beyazlaşmasıyla hakikatin içeri sızmasının bir ilgisi vardır. Zira artık hepimizin bildiği gibi televizyon hakikatler rejiminden ziyade kanaatler rejimine hizmet eden bir aygıttır. Birer fantezi makinesi olarak televizyon, sinema, beyin ve psişe hakkındaki saptamalarımızı merak eden okuyucularımız için Dr. Lawgiverz’in yazmış olduğu ve Deleuze’ün bir ekran olarak beyin söylemini mercek altına alan o meşhur makaleyi kitabımızın son bölümüne ekledik. Nasıl bir dünyada yaşadığımızı ve durumun vehametini kendi gözleriyle görmek isteyen okuyucularımız Dr. Lawgiverz’den Nihilistik Spekülasyonlar adındaki o bölüme gidip acı gerçeğe tanıklık edebilirler. Bunu yapmayı pek cazip bulmayan tembel okuyucularımız için indirgemeci bir yaklaşımla özetleyecek olursak diyebiliriz ki içinde yaşadığımız dünya Süperpanoptik bir hapishaneden farksızdır. Zira öyle bir sistemin içinde yaşamakta ve ölmekteyiz ki artık gözetlenmeyi ve göztelendiğimizi bilmeyi marifet sayar halde, kendi kafasında yarattığı büyük Öteki tarafından arzulanmak arzusuyla yanıp tutuşan nevrotikler gibi bize yakışmayan kıyafetlerle ve ardında bir hiçlikten başka bir şey olmayan maskelerle, yani karaktersiz özneler ve içi boş nesneler gibi dolanıp durur olmuşuz ortalıkta.  Biçimlerimiz içeriklerimizi yansıtmadığı içinse gittikçe uzaklaşmış, koptukça kopmuşuz kendimizden, ve işte hem çevresine hem de kendisine yabancılaşmış yaşayan birer ölüye dönüşmüş, bu rezil günlere gelmişiz netice itibarı ile. Yani kimilerinin iyimser, kimilerininse kötümser olarak nitelendirdiği ünlü Fransız düşünürü Michel Foucault haklıymış aslında, gerçekten de artık panopticon’un gözetleme kulesinde bir gardiyan tutmaya gerek yokmuş, çünkü özneler zaten kendi kendilerinin gardiyanı olmuş, kendi dünyalarını hapishaneye dönüştürmüş, iktidarın kuklaları olmaya dünden razı bir hale gelmişlerdir. İktidar ölmemiştir belki, ama atomlarına dağılmış ve hükmettiği öznelerin içine sızarak kendini görünmez kılmıştır.

Artık hepimiz içinde yaşadığımız sistem tarafından kendi kafalarımızda yaratmaya programlandığımız bilinmez bir kuvvettin ajanlarıydık. Mahkûmiyetlerimizi kendimizi yargılamaya bile gerek duymadan benimsiyor ve var olmadığını bildiğimiz bir büyük Öteki tarafından arzulanmak arzusunu hayatta kalmak arzusunun kendisi olarak görüyorduk. Hayatta kalmak arzumuzun bizi gün geçtikçe ölüme yaklaştırmakta olmasını bilinçlerimizin dışına ittikçe, ölümsüzlük maskesi takmış bir ölümle sevişiyorduk. Ölümsüzlüğü arzuladıkça ölüyor, öldükçe ölümsüzlüğü arzuluyorduk. Ulaşılmazın peşinde koşmaktı hayat, ölümsüzlük o yüzden bir ideal olarak sunuluyordu bize. Böylece yılmayacak, çalışacak ve ne kadar paramız varsa ölümsüzlüğe o kadar yaklaşacaktık. Oysa ki bize son derece yakın olan, doğamız gereği içimizde olan bir şeydi ölümsüzlük. Zira biz doğadan gelmiştik ve doğaya dönecektik. Aradaki kültürel evre ölüm korkusunun tahakkümü altındaki bir didinip durma sürecinden başka bir şey değildi. Belli ki iktidar gerçekten de her yerdeydi, direnişse hiçbir yerde içinde yaşadığımız mevcut düzende. Zira ölüm iktidardaydı, ölümsüzlükse direnişte… Yaşadığımız sürece iktidar ölümdeydi, muhalefetse ölümsüzlükte bir başka deyişle. Yani kısacası “böyle başa böyle tarak,” böyle kafalara böyle düzen, ey ne istediğini bilmeyen ipe sapa gelmez okur!

Üst Düzey Bir Araştırma Komisyonu’nun ilk icraatı Dr. Lawgiverz’i bulup sistemin temellerini dinamitlemesini engellemek için yargıya havale etmek üzere üç siyasi polis memuru görevlendirmek olur. Üç farklı ülkeden seçilen ve kendi ülkelerinde işlerinin ehli olduklarını ispatlamış bu üç siyasi polisin biri şef, biri müfettiş, diğeri de basit bir çavuştur. Öncelikle üçünün de konuşabildiği ortak bir dil belirleyip, ki bu dil elbette ki İngilizce’dir, işe koyulan bu üçlüye Üç Silahşörler demek ise ilerleyen süreçte açıklığa kavuşacak sebeplerden ötürü sanırız pek yerinde olacaktır. Dolayısıyla da bundan böyle onları üç silahşörler olarak anacağımızı şimdiden belirtelim.

Her neyse, geleneksel romanlarda olduğu gibi durup da bu üçlünün teker teker karakter tahlillerine girişmek yerine, karakterlerini olayların seyrinin açıklığa kavuşturmasını günümüz edebiyatına uyum açısından uygun bulduk. Örneğin göreve getirildikleri o ilk günkü karşılaşma esnasında gerçekleşen şu anekdot bile bize nasıl bir üçlüyle karşı karşıya bulunduğumuzu göstermeye yeter ve hatta artar bile diye düşünüyoruz.

Şef şu sözlerle başlasın mesela konuşmasına: “Arkadaşlar merhaba. Bildiğiniz gibi Dünya Devletleri Ortak Platformu’nun istihbarat şubesi baş sorumlusu kendisine verilen yetkiye dayanarak Üst Düzey Bir Araştırma Komisyonu oluşturdu ve beni de şimdilik üçümüzden ibaret bu komisyona şef olarak atadı. Bundan böyle aramızdaki kültürel farklılıkları geri plana itip ortak bir amaç doğrultusunda, yani Dr. Lawgiverz’i ve Spekülatif Gerçekçiler’i haince planlarını yürürlüğe koymaktan men etmek yolunda birlikte çalışacağız. İstihbarat şubesi baş sorumlusunun bana verdiği dosyaya göre Dr. Lawgiverz şu anda Japonya’da. Sanırım aramızda bir Japon’un bulunması da bu yüzdendir.” Bunları söylerken bakışlarını müfettişe yönelterek başını hafifçe öne eğmesinden anlıyoruz ki müfettiş Japon’dur, ki nitekim öyle olduğu için de sözü devralan o olacaktır. “Teşekkürler şefim. Japonya polis teşkilatı olarak, Dr. Lawgiverz’in iletişim halinde olmanın da ötesinde bir takım bilimsel projeleri hayata geçirmek üzere son derece içli dışlı olduğu bilim adamını tespit etmiş bulunmaktayız. Takamuro Kootaro adındaki bu adam yıllardır zamanda yolculuk, ölümsüzlük ve daha başka doğa üstü hadiselerle ilgili araştırmalar yapıyor. Ne yazık ki arkasındaki güçleri henüz tespit edebilmiş değiliz, ancak Japonya dışından, büyük ihtimalle Kuzey Amerika’dan olduğunu tahmin ettiğimiz bazı şer odaklarından beslendiğini tahmin ediyoruz. Ona maddi kaynak sağlayan birden fazla enstitü olduğu aldığımız duyumlar arasında.” O vakte kadar tüm bunları dikkatle dinlemekte olan çavuş tam da müfettiş sözlerini bitirdiği esnada araya girerek Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı olduğunu ele veren bir cümleyle başlayacaktır konuşmasına. “Chicago Haberalma Örgütü’nde geçirdiğim yıllar boyunca edindiğim tecrübeyle ifade edecek olursam Dr. Lawgiverz’in söz konusu Japon bilim adamına maddi kaynak sağlayan enstitülere göbekten bağlı olduğunu söyleyebilirim. Elimizde henüz kanıt olmasa da Dr. Lawgiverz’in Takamuro Kootaro’yla ülkemizdeki birtakım ne idüğü belirsiz enstitüler arasında bir nevi köprü vazifesi gördüğünden eminiz diyebilirim. Oradaki arkadaşlarım gerekli kanıtları bulmakla, bulamadıklarını ise yaratmakla meşguller şimdi.” 

Dikkatli okuyucularımızın gözünden kaçmayacağı üzere şefin milliyetini belirtmediğimizin ise elbette ki farkındayız. Bunun sebebi kendisinin Atlantik Okyanusu üzerinde uçmakta olan bir uçakta ve/yani hiçbir ülkenin hava sahasına dahil olmayan bir bölgede doğmuş olmasıdır. Annesi İspanyol-İtalyan, babası ise Fransız-İngiliz kırması olan bu adam sizin de gördüğünüz üzere kırmaların kırmasıdır. Avrupalı diyebileceğimiz şef, artık Avrupa Birliği kurulduğu için çoğu anlamsızlaşan toplam altı ülkenin pasaportunu birden taşımakta ve yedi dili anadili gibi konuşabilmektedir. Elbette ki bunun sebebi herhangi bir anadile sahip olmamasıdır, yani mantık kurallarına özen gösteren okuyucularımızın da takdir edeceği üzere az önce yanlış bir benzetme yapmak gafletine düştük. Zira anavatanı olmayan bir insanın anadili de olmaz, olamaz.

Londra’nın her zamanki gibi o son derece soğuk ve yağmurlu gecelerinden birinde, Dünya Devletleri Ortak Platformu tarafından üç silahşörlere merkez ofis niyetine tahsis edilen, Liverpool Street yakınlarındaki o eski evde vuku bulan bu anekdot, üç silahşörlerin, ertesi gün bazı spekülatif gerçekçilerin Londra’da boy göstereceği bir konferansa, esas amaçlarının ne olduğunu kimseye çaktırmadan katılıp olayın felsefi boyutunu mercek altına alma kararıyla son bulacaktır, ki nitekim sanırız bulmuştur da zaten işte.

İdeoloji bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla kurdukları hayalî ilişkinin bir temsilidir.[1]

İdeoloji maddi bir varoluşa sahiptir.[2]

Althusser                                                                                                                                                                              

Beyin bir ekrandır.[3]

 Deleuze

Rüya, Fantezi, ve Film

Eğer film ve gündüz düşü, film ve rüyaya kıyasla, daha doğrudan bir rekabet halindeyseler, ve eğer birbirlerine karışıyorlarsa, bu, ikisinin de gerçekliğe uyum sağlama noktasında -ya da, diğer yönden bakacak olursak, bir regresyon noktasında- yani, aynı anda ortaya çıkmalarından kaynaklanır: rüya çocukluğa ve geceye aittir; film ve gündüz düşü daha yetişkindirler ve güne aittirler, ama gün ortasına değil – daha çok, akşama.[4]

Hayalî Gösteren’de Christian Metz sinema ve bilinçdışı arasındaki ilişkinin oldukça önemli bir yönüne dikkat çeker. Rüya çocukluğa, geceye, bilinçdışına, Gerçeğe dairdir; bunun yanı sıra, film ve fantezi yetişkinliğe, simgesele, ve bilince aittir; yine de, bu bilincin kendisi akşama aittir. Aslında Metz’in söylemek istediği, sinemanın bize birçok şey göstermiş olmasına rağmen bizden aynı zamanda birçok şey saklamış olduğudur; çünkü her film Gerçeğin üzerindeki bir örtüdür, projektörden tek bir ışık demeti çıkar ve sinematik aygıtın loşluğunda kişi adeta hipnotize edilmiş gibidir, gösterilene yarı-bilinçli bir şekilde bakakalır.

Kendinizi bir sinema salonunda oldukça rahat bir koltukta otururken hayal edin. Bu an, öteki insanlardan oluşan bir kalabalığın arasında, karanlıkta, sessizce oturmayı kabul edeceğiniz o oldukça nadir anlardan biridir. Tek ışık kaynağı, imgeleri beyaz perdeye yansıtan projektördür. Beyaz perde yansıtılan ışığı hareketli resimlere dönüştürür ve siz de büyük bir hayretle bu resimleri izlersiniz. Rahat koltuğunuzda, dingin ve edilgensiniz, ve hareket etme kabiliyetiniz bir dış güç tarafından kısıtlanmıştır. Bu haliniz, gerçeklik ve rüyalar âlemi arasındaki yarı-uyanık kişinin haline oldukça benzemektedir. Bir film seyretmek, uyanık olmaktan uyku haline geçmeye benzer. Bir seyirci olarak izlediğinizin gerçek olmadığının farkındasınızdır, ama yine de bunun tamamıyla kurgusal olmadığına kendinizi ikna edersiniz. Bir film izlerken, tıpkı tam da uyanmak yahut tam da uyumak üzere olan birine benzersiniz.

Rüya malzemeleri, tıpkı sinemanın malzemeleri gibi, görsel ve işitsel imgelerdir. Ne var ki, rüyalar ve filmler arasında üç temel ve göstergebilimsel fark vardır. Hayalî Gösteren’de Christian Metz, bu farkları şöyle sıralar:

[…] öncelikle, öznenin yapmakta olduğu şeye dair eşitsiz bilgisi; ikinci olarak, gerçek algısal materyalin mevcudiyeti ya da eksikliği; ve üçüncü olarak, hakkında şimdi konuşacağımız metinsel içeriğin kendine ait (film veya rüya metnine ait) bir nitelik.[5]            

            Bütün bu farklar, öznenin uyanıklık derecesine bağlıdır. Uykuda bütünsel yanılsama söz konusudur; özne rüyanın metninde bir rol üstlenebilir. Fakat sinemada, özne kendini perdede göremez, elbette filmde oynayan aktör veya aktrislerden biri değilse. Sinemada sizinle gördüğünüz arasında bir mesafe koyan bir gerçeklik hissi vardır. Uyanık olduğunuzda, izlediğinizin kurgusal olduğunun bir noktaya kadar farkına varırsınız.

            Metz’in dikkat çektiği ikinci fark, algının maddesinin varoluşuyla ilgilidir. Sinematografik imge, gerçek bir imgedir; görsel ya da işitsel bir maddeden yapılmış bir imgedir. Rüyada, rüyanın maddesi yoktur, rüyanın materyali tamamıyla yanılsamadan ibarettir, dışsal bir nesne olarak varlığı yoktur.

            Üçüncü fark, filmin metinsel içeriğine dairdir. Bir rüyayla karşılaştırıldığında, kurgusal film çok daha mantıklıdır. Eğer David Lynch gibileri bir kenara ayırırsak, filmin planı genellikle seyircinin beklentilerine uyum gösteren bir sırada gelişir. Gelgelelim, rüyada, herhangi bir plan yoktur, çünkü kimse başka bir kimseye herhangi bir şey söylemiyordur. Rüya hiçbir yere ait değildir.

Sinema ve rüya arasındaki bu farkları ortaya koyduktan sonra, Metz bir başka terim ortaya atar. Bu Freud’un ‘Tagtarum’ dediği bir nevi bilinçli fantezi olan gündüz düşüdür.[6] Gündüz düşü filme daha yakındır, çünkü gündüz düşü gören, fantezi kuran öznenin bilinci bir noktaya kadar işlemektedir. Dahası, gündüz düşleri de uyanıkken tecrübe edilmektedir. Filmin mantıklı bir  yapısının olmasının nedeni, aktörlerin, yönetmenlerin, ve seyircilerin tümünün uyanık olmasıdır. Bir filmi yapmak ve izlemek, bilinçli, bilinç-öncesi, bilinç-altı psişik süreçleri içerir. Fantezi kurmak da bu üç psişik süreci içerir, fakat bir film, bilinçli seçimler sonucu üretildiğinden, belli bir amaca sahiptir ve belli bir anlamı iletmek ister; ne olacağı önceden planlanmıştır, ve her bir detayı yazılmıştır. Öte yandan, fantezi kurmak içerisinde boşluklar ve bağlantısızlıklar bulunduran tamamıyla psişik bir süreçtir. Fantezi kurduğumuzda, niyetimiz bir başka kişiye belli bir anlamı iletmek değildir. Her iki süreçte de Metz bir tür iradi simülasyonun işlediğini düşünür. Gündüz düşünü gören de, film izleyicisi de gördüklerinin yahut tahayyül ettiklerinin gerçek olmadığının bilincindedirler; fakat yine de tam tersi bir durumun söz konusu olduğuna kendilerini inandırırlar.

Hem film izleyicisi, hem de gündüz düşçüsü, gerçeklik ilkesinin yerine haz ilkesini koyarlar. Her iki durumda da kişinin görmekte veya hayal etmekte olduğunun gerçekten gerçekleşmekte olduğu yönündeki bir yanılsamaya dair gönüllü bir inanç vardır. Bu inanç olmadan, fantezi kuran ya da film izleyen öznenin herhangi bir haz duyması mümkün değildir. Bu etkinliklerin tek amacı, tatmin edici olmayan gerçekliği telafi etmektir. Fanteziler ve filmler toplumsal gerçekliğin destekleyicileridir; onlar sayesinde Gerçek uzakta tutulur, ve özne ile hiçlik arasındaki boşluk korunur. Hiçlik simgesel düzene içkindir. Rüya gören öznenin bilinçdışınca yönetilmesi gibi, sinema seyircisi ve fantezi kuran özne de Gerçeği bir haz kaynağına dönüştürüp simgesel düzene tercüme ederler. Film yapımcıları doğrudan seyircinin bilinçdışıyla iletişim kurmayı denerler. Hedefleri bilinçdışıdır ve bilinçdışı itkilere denk düşen imgeler bulurlar. Bilinçdışını oluşturan da tam bu denkleştirme sürecidir, çünkü bilinçdışı itkilerin adlandırılmasını önceleyen hiçbir şey yoktur. Sinema itkilerin nesnelerini metafor ve metonomi kullanarak toplumsal olarak kabul edilebilir ve simgesel olarak anlaşılır biçimlere sokar.

Lacan’a göre, metafor yoğunlaşmanın, metonomi ise yer değiştirmenin ürünüdür. Bu iki ifade biçiminin çok etkili olmasının sebebi, bilinçdışının işleyişine literal olandan daha yakın olmalarından kaynaklanır. Dolayısıyla, Lacan, “bilinçdışı dil gibi yapılandırılmıştır,” diyebilmektedir.

Gördüğünüz gibi, hâlâ bu “gibi”yi (like/comme) koruyarak, bilinçdışı dil gibi yapılandırılmıştır derken ortaya koyduğumun sınırları içerisinde yer alırım. Bilinçdışı bir dil tarafından yapılandırılmıştır dememek için, “gibi” derim -ki her zaman bu noktaya dönerim.[7]  

Böylece, metafor kavramı bastırmanın bir ürünü olarak belirir ve bir imgenin daha etkili olacak bir başka imgeyle yer değiştirmesini içerir. Metonomi bir nesnenin bütününü temsil etmesi için o nesnenin bir kısmını kullanmanın ürünüdür. Metafor ve metonomi bilinçdışı ve toplumsal gerçeklik arasındaki boşluğu doldurur. Onlar, bu iki dünya arasındaki aracılardır.

“Bildiğimiz haliyle sıradan gerçeklik, derisi soyulmuş etin ve değiştirilebilir maskenin proto-ontolojik Gerçeğine karışır.”[8] Zizek, John Travolta ve Nicholas Cage’in başrolleri paylaştığı Face/Off filmine gönderme yapar. Bu filmde, Travolta ve Cage kendilerini, ne yaparlarsa yapsınlar kendi kendilerine karşı koydukları bir durum içerisinde bulurlar. Birbirlerinin yüzlerine sahiptirler. Mesaj, yüzlerinin ardında Gerçeğin, derisi soyulmuş etin, bizi kendimizle özdeşleştirecek koca bir hiçin bulunduğudur. Toplumsal gerçeklik ve Gerçek arasındaki boşluk açılmıştır ve her iki adam da kendilerini düşmanlarının rolüne bürünmüş halde bulurlar. Yüzün kendisi Gerçeği saklayan maskeye dönüşür. Burada, maskenin Gerçeği temsil eden bir metafor olması değil, yüzün Gerçeği temsil eden bir metonomi olması söz konusudur.

Bu eksikliğin ortaya çıkışından önce (sinema gösterenine hâlihazırda çok yakınız), çocuk, büyük bir endişeden kaçınabilmek adına, inancını iki kat artırır (bir başka sinematik özellik) ve bu noktadan itibaren sonsuza dek iki çelişik fikre sahiptir (gerçek algının her şeye rağmen etkisiz olmadığının kanıtı).[9]

Bazı filmlerin bu iki çelişik konumu birbirinden ayırmadaki başarısızlığı, bu filmlerin iyi etkilerinin nedeni olur. David Lynch filmlerinde sıradan gerçekliğin Gerçeğe karışması sürecini gözlemleyebiliriz. Mulholland Drive’da, Hollywood kariyerinin başlangıcında genç bir aktrisi görürüz. Film onun dağılma sürecini anlatır. Hayalî, simgesel, ve gerçek kademe kademe birbirine karışır ve aktris de kurgusal olan, zihninde olan, ve toplumsal olan arasında ayrım yapabilme yetisini yitirir. Ancak filmin sonuna geldiğimizde, onun gerçek durumunun farkına varırız. Hayatının planını Hollywood’un kurgusal dünyasında kaybetmiştir. Bu kaybın açtığı alanı doldurmak için, uyuşturucu ve alkol bağımlısı olur, ve daha fazla uyuşturucu kullandıkça, iç alan daha da büyür, ve iç alan daha da büyüdükçe, bilinçli seçimler yapması imkânsızlaşır.

gaps in and out of thought… the void is growing…

Yansıtmalı Özdeşim ve İçe Yansıtma

Klein içe yansıtılmış nesneler ile içsel nesneler arasında bir ayrım yapar. İçsel nesneler, hem içe yansıtılmış nesneleri, hem özdeşim nesnelerini, hem de a priori fantezi imgelerini içerir. Klein’a göre, içe yansıtma, çocuğun korkutucu iç dünyasından kaynaklanan endişe ve korkuya karşı bir savunma mekanizmasıdır. Çocuk kendini kötü, saldırgan, ve eziyet edici nesnelerle doluymuş gibi varsayar ve dışarıdan iyi nesneleri içe yansıtmayı dener. Bir başka deyişle, çocuk içsel kötü nesnenin yerine dışsal iyi nesneyi koymaya çalışır. Dolayısıyla, içe yansıtma yalnızca benliğimi değil, aynı zamanda içsel iyi nesneleri korumaya yarayan bir savunma mekanizmasıdır.[10]

Klein bilinçdışı fantezinin bütün psişik süreçlerin temelini oluşturduğunu iddia eder. Fakat Freud’a göre fantezi kurmak sinir bozucu ve tatmin etmeyen gerçekliği telafi eden bir savunma mekanizmasıdır. Klein bilinçdışı fantazmatik üretimin içgüdüsel süreçlerin tezahürü olduğunu düşünür. Klein’ın perspektifinden, bilinçdışı toplumsal gerçeklikte olup bitenle irtibatı olan daha etkin ve üretken bir dinamizme dönüşür. Klein’ın keşfinin önemi, çocuğun henüz hayatının başlangıcından itibaren toplumsal gerçeklikle nasıl da yakından ilişkili olduğunu göstermesidir. Çocuk annesine döner ve bilinçdışı onu çevreleyen nesnelerle ilişki kurma yoluyla bilince yönelir. Klein’a göre, çocuğun ilişki kurduğu ilk dışsal nesnelerden biri anne memesidir. Çocuk açlıktan ötürü, ve başka bir iletişim aracı olmadığından, ağlamaya başlar. Anne, çocuğun süt istediğini anlar. Annenin göğsünden gelen sütle karşılaşan çocuk, açlık sorununa çözüm teşkil eden dışsal bir iyi nesnenin varlığından haberdar olur. Fakat sütün akışının kesintiye uğramasıyla birlikte, açlığın da etkisiyle, çocuğun aklı karışır. Çocuk memeyi kötü bir nesne olarak görür ve daha saldırganlaşır. Süt geri geldiğinde ise, çocuk hem kötülüğün kaynağına, hem de iyiliğin kaynağına saldırdığını fark eder. Böylece çocuk her nesnenin hem iyi, hem kötü olduğunu kavrar; nesnenin nasıl kullanıldığı onun tikel iyiliğini ya da kötülüğünü belirler. Önemli olan, toplumsal gerçeklikle nasıl bir ilişki içerisinde olunduğudur.

Hayatın ilk yılında, içe yansıtma ve bölünme baskındır; çocuk ölüm itkisince yönetilir; bu itki, rahmin sağladığı ve organizmanın her türlü ihtiyacının organizmanın hiçbir çaba sarf etmesine gerek kalmadan sunulduğu kapalı mekân ve zamana dönüşün imkânsızlığı karşısında yaşanan düş kırıklığına cevaben ortaya çıkar.

Ölüm itkisiyle başa çıkabilmek için, özne saldırganlığının bir kısmını anne tarafından temsil edilen dış dünyaya yansıtır. Sonuç olarak, çocuk dış dünyayı kendi içinde bölünmüş bir dünya; kendi içlerinde iyi veya kötü olmayan, başka nesnelerle ilişkilerinde iyi-leşen veya kötü-leşen iyi ve kötü nesneleriyle dolu bir dünya olarak tanır. Yansıtmalı özdeşim çocuğun hayatın zorluklarıyla başa çıkabilmek için kullandığı bir başka savunma mekanizmasıdır. Yansıtmalı özdeşimle birlikte, benliğimi ve içsel iyi nesneleri dışsal kötü bir nesneden gelebilecek olası bir saldırıya karşı korumak için, çocuk içsel kötü nesnelerini dışsal iyi nesneye yansıtır. Çocuk dışsal iyi nesneleri, dışsal kötü nesneleri, içsel iyi nesneleri, ve içsel kötü nesneleri hep birbirine karıştırır. Her şey iç içe geçtikçe, çocuk kendine ve dış dünyaya karşı saldırganlaşır. Bu zor durumla başa çıkabilmek için, çocuk dış dünyaya bütünlükler yansıtır ve iyi ile kötü arasında bir ayrım yapmaz. Bu da çocuğun ölüm itkisince yönetilen halden, yaşam itkisiyle yönetilen hale geçtiği anlamına gelir.

Gelişimin üçüncü aşamasında, depresif konum vardır. Depresif konumla birlikte, çocuk, içinde bulunduğu içe yansıtma ve yansıtmalı özdeşimin paranoid-şizoid konumda, yalnızca iyi nesneye değil, aynı zamanda kötü nesneye saldırmasından ötürü kendini suçlu hisseder. Çocuk bu süre zarfında sevgi dolu ve şefkatli annenin paranoid saldırılara maruz kaldığının farkına varır. Sebep olduğu zararı telafi etmek için, çocuk toplumsal gerçekliği temsil eden anneyle olan ilişkisini onarmaya çalışır. Klein açısından depresif endişe bir ilerleme göstergesidir.

Bu psişik süreçler hayatın sonuna dek sürer. Çocuk aynadaki imgesini kendisi olarak tanımlar. Lacan, Klein’ın depresif konumuna “ayna aşaması” adını verir.

Hayalînin simgesele karşıt olduğu fakat aynı zamanda onunla üst üste bindiği Lacancı anlamda da, hayalî, benliğin temel cezbedilişini, Oedipus kompleksinden önceki (ve ondan sonra da devam eden) bir aşamanın tanımlayıcı damgasını, insanı kendi yansımasından yabancılaştıran ve onu kendi kopyasının kopyası yapan aynanın kalıcı izini, anneyle olan özel ilişkinin derinden süregidişini, eksikliğin ve sonsuz kovalamacanın saf etkisi olarak arzuyu, bilinçdışının ilksel nüvesini (ilksel bastırma) betimler. Tüm bunlar, şüphesiz, bir bakıma ilksel olarak yerinden olmuş uzuvlarımız için sahici bir fiziksel yedek, bir protez işlevi gören o öteki aynanın, sinema perdesinin, işlemesiyle yeniden etkinlik kazanır.[11]  

Bir hayalî ve narsistik özdeşimler dönemi olan ayna aşamasında, çocuk aynada gördüğü yanılsamaya inanır. Kendini bir bütünlük olarak görür ve hakikaten bir bütünlük olduğuna inanır. Bu, ötekinin arzu nesnesi olan benlik ile öznenin gördüğü haliyle benlik arasında geçen bir çatışma dönemidir. Aynadaki yansıma, ölüme dek sürecek olan içe yansıtma ve yansıtmalı özdeşim sürecini başlatır.

[…] Lacan tarafından tarif edildiği şekliyle ayna deneyimi, özsel olarak hayalî olanın (= bir hayaletle, imgeyle özdeşim yoluyla benliğin oluşumu) tarafında konumlanmıştır. Ayna, buradaki, büyük Öteki olarak işlev gören yansıması ayna alanında zorunlu olarak çocuğunkinin yanında görünen ve çocuğu cama doğru tutan annenin dolayımıyla simgesel olana da bir ilk erişim olanağı sağlar gibi görünse de, bu böyledir.[12]

            Perde, yansıtmalı özdeşimin alanıdır. Kendimi karakterin yerine koyarım ve filmi onun perspektifinden görmeye çalışırım. Bir bakıma, kendimi narsistik bir biçimde bütün bir kişi olarak filmin bağlamında konumlandırmaya çalışırım. Fakat perde, bu ayna benzeri niteliğini, ona eriştiği anda kaybeder. Perdeyle birlikte, daha gelişmiş bir süreç işlemeye başlar ve bu sürece, basitçe özdeşim değil, yansıtmalı-özdeşim adı verilir. Özne filmdeki karakter olmadığının ayırdındadır, fakat buna rağmen, sanki bütün bu maceraları yaşayan oymuş gibi, bu kimliği üstlenir.

            Ben, bir filmi izlediğimde, kameranın gözü olurum. Her şey benim etrafımda olup biter ve ben bütün bu olup bitenin gözlemcisi olurum. Bir film izlerken, bir bakıma, yarı-tanrılaşmış bir yaratığa dönüşürüm; her-şey-olmayanı herkesin-üstünde-olmayan bir konumdan gören, duyan bir yaratık; ve aşkın ile içkin arasındaki ikili ayrımı anlamsız kılan bir konum. Olayların hem içinde, hem dışındayım, ve bedenimle ve geriye kalan her şeyle aynı anda hem buradayım, hem başka bir yerde. Benliğin gözünü mümkün kılan ötekinin gözüdür.          

Sinema ve Fetişizm

Bokun bile bir ticari değeri vardır. Bu, elbette, bokun kimin boku olduğuna bağlıdır. Söz konusu olan insan boku olduğunda, ondan kurtulmak için para ödemeniz gerekir. Fakat hayvan boku, birileri onu yenilemeyeceği için değersiz olarak görmek yerine kullanmayı öğrendiğinde, oldukça verimli ve etkili bir gübre olabilmiştir. “Bilakis, annenin bedeninin temaşasına yansıtılan bu terörün ta kendisidir, ve bu, anatominin farklı bir konformasyon gördüğü yerde bir eksikliğin okumasını yapmaya davet eder.”[13]

İçgüdüler bile öznenin kendini içinde bulduğu süperpanoptik yansıtma-içe yansıtma mekanizması tarafından üretildiğinden, bilinçdışına kendini ifade etmesi için bir serbestlik kazandırmak, içerideki kötünün dışa yansıtılmasını üretir. Freud’a göre, ölüm itkisi sonsuzluk, hiçlik, ve ölüm için verilen bir mücadelenin etkisidir. Ben, sebebi olduğunu da ekleyeceğim.

Meta fetişizmi, hiçliğin, öznenin arzusunun Gerçeğinin inorganik nesnelerce temsil edilmesi arzusu olduğu ölçüde, hiçlik istencine eşittir. Kapitalizm nesnelerin kullanım değerinin yerine iki-boyutlu ticari değeri koyar; böylece, özne arzulanmak için arzular, ve bunu da ancak meta fetişizminin iki boyutlu alanını benimseyerek, kendisi bir fetiş nesnesine dönüşerek yapabilir. Marcuse’nin tek-boyutlunun iki-boyutluyu massettiği yönündeki şikâyetini hatırlar ve aynı zamanda Marcuse’nin iki-boyutlu kültürünün bugünün baskın kültürüne dönüştüğünü hatırda tutarsak, çözümün, büyük Ötekine, hayatlarımızda hangi biçimle karşımıza çıkıyor olursa olsun, “Kendimi senin beni gördüğün gibi görmüyorum,” demek olduğu daha anlaşılır olacaktır.

Bizim fikrimizce, fetişizm yalnızca sadizmde, o da ikincil ve çarpıtılmış bir halde, ortaya çıkar. Fetişizm inkâr ve gerilimle olan özsel ilişkisinden yoksun bırakılmıştır ve, sadistik yoğunlaşma sürecinde bir fail olmak üzere, tamamıyla farklı olan olumsuzluk ve olumsuzlama bağlamına geçer.[14]

Böylece ölüm itkisi hâlihazırda var olan nesneleri bölerek yeni arzu nesneleri üretir. Ölüm itkisi olarak özne, simgesel olanı bölerek, hiçliği ve ölümü temsil etmek üzere yeni arzu nesnelerinin ortaya çıkmasına imkân tanıyan mekânlar açar.

İyi nesne bilginin tarafına geçmiştir ve sinema kötü bir nesneye dönüşür (‘bilim’in geride durmasını kolaylaştıran ikili bir yer değiştirme). Sinema ‘infaz edilir’, fakat bu infaz aynı zamanda bir onarımdır (bilme durumu hem saldırgan, hem de depresiftir), fakat göstergebilimciye özgü, özel bir onarım: Kurumdan, ‘incelenmekte olan’ koddan alınanın kuramsal bedende yeniden kurulması.[15]

Sinema hakkında yazmak, temelde, simgesel düzenin bir eleştirisidir, çünkü hem yazma, hem de sinematik üretim simgesel toplumsal etkinliklerdir. Sinema hiçliği örten bir şeyin arzusunu doyuma ulaştırarak yaşam itkisini sömürdüğünden, sinema hakkında yazmak esas olarak simgesel olanın ardındaki hiçliği ifşa etmeye çabalayan ölüm itkisince yönetilir. Bir filmin örttüğü, hiçlikten başka hiçbir şey olamaz; ve filmin ardındaki bu hiçliği ifşa etmek özne ile gösteren arasında bir bölme koyar. Bu açıdan bakıldığında, psikoterapi var olan toplumsal düzeni eleştirir olur, çünkü eleştirmen filmi eleştirmekle film endüstrisini tedavi eder, ki bunun da seyirci üzerinde tedavi edici bir etkisi olur

Sinemada olduğu kadar başka alanlarda da, fetişizmin iyi nesneyle yakından ilişkili olduğu aşikârdır. Fetişin işlevi, (Melanie Klein’ın söylediği anlamda) kendi ‘iyiliği’ içerisinde, eksikliğin dehşete düşüren keşfi tarafından tehdit edilen iyi nesneyi yeniden kurmaktır. Yarayı kapayan ve kendi erotojenik olan fetiş sayesinde, nesnenin bütünü aşırı bir korku olmaksızın yeniden arzulanabilir olur.[16]

            Metz’e göre, sinema bir fetiş nesnesidir. Filmler eksik olan bir nesneyi temsil ederler. İmgelerin perdedeki yansıması, perdenin ardındaki, imgelerin görünmesini mümkün kılan hiçliği saklar. “Fetiş, fiziksel haliyle sinemadır. Fetiş her zaman maddîdir: bir kimse, yalnızca simgeselin gücüyle onu telafi edebilmeye başlamışsa, artık fetişist değildir, demektir.”[17]

            Sinema, ulaşılmaz arzu nesneleri üretir. Bu nesneler, bir boşluğu doldurarak, hiçliği daha da ulaşılmaz bir hale getirir. Sakladıkları bir şey olduğu hissini uyandırarak, hiçlik arzusunu üretirler. Gelgelelim, sinemanın hiçlik istencini sömürme gücü, bir ideoloji biçimi olarak sinematik aygıtı eleştirebilmemiz için elimizde olan tek araçtır.

            Arzu nesnelerinin yüceleşmesi, sinema ve televizyon aracılığıyla olur. Daha da ulaşılmaz olmalarıyla birlikte, daha da yüceleşirler. Sinemanın yaptığı, bir bulunuş yanılsaması yaratmaktır. Sinema hiçliğin yerine geçen bir nesne sunarak eksik bir nesneyi gösterir. Perdede gördüğümüz de bir eksikliğin bulunuşudur. Sinemanın keyfine varabilmesi için, öznenin yapması gereken şey, izlediği şeyin yalnızca bir eksikliği kapatan bir bulunuş, öznenin arzusunun Gerçeğinin temsil edilişi olduğunu bilmektir. Böylece Metz, “fetişin fiziksel haliyle sinema olduğunu” söyleyebilecektir.[18] Bu haliyle, fetiş, hiçlikten başka bir şey olmayan Gerçek arzu nesnesini temsil etmek üzere üretilendir; bu anlamda, fetiş, hiçlik istencini tatmin etmek için üretilir.

            Sinematik anlatı olayları gerçek sırasıyla göstermez. Kesintiler, boşluklar, sahneler arası alanlar vardır. Bütün bunlar -kesintiler, boşluklar, sahneler arası alanlar- bir dış gerçekliğe doğru açılmalardır; gösterilenin dışında bir şey olduğu hissini uyandırırlar. Seyirci, filmde olup bitene dair bilmediği bir şey olduğuna inandırılır. Her insana içkin olan bu bilinmeyene dair merak, sinema tarafından sömürülür. Seyircinini perdede gördüğüne aynı anda hem inanmasını hem inanmamasını sağlayarak, sinema kendisi ile seyrici arasında müphem bir ilişki yaratır.

            Sinema, anlatıda boşluklar bırakarak, yansıtmalı özdeşime olanak tanır. Seyirci filmin metnindeki eksikliğin üzerine içindekileri yansıtır. Bu boşlukları kendi içsel kısmi nesneleriyle doldurur ve filmin bölünmüş anlatısına bir bütünlük ve süreklilik empoze eder.

            Ölüm itkisi bölünme ve içe yansıtma içerir. Ölüm itkisi olarak özne verili bütünlük ve süreklilikleri böler. Ölüm itkisiyle yönetilen bir seyirci için filmdeki karakterlerle özdeşleşmek imkânsızdır. Bilakis, bu seyirci hiçbir şeyi arzular ve onsuz hiçbir anlam olmayacağını bildiği hiçlikle özdeşleşir. Ölüm itkisi, anlatıdaki boşlukları doldurmak yerine, onlara ışık tutar, bu boşlukların anlatıya içkin olduğunu ifşa eder. Anlatının yarım kalmışlığı, anlamının olanaklılığının koşuludur.

            Bu iki seyirci türünü birbirinden ayırt edebiliriz: yaşam itkisince yönetilen seyirci ile ölüm itkisince yönetilen seyirci; çağrışımcılık ve çözülmecilik.

            Çağrışımcılıkta, özne kendini hayalînin ortamına yerleştirir ve filmdeki karakterlerle özdeşleşir. Çözülmecilikte, özne iç ve dış nesneler arasında yeni bölünmelere yol açar ve özdeşimi kendi için imkânsız kılar.

            Yaşam itkisi dünyayla bir olma istencidir; taklitçilik ve çağrışımcılık ardındaki güçtür. Ölüm itkisini taklitçilik ve çağrışımcılıkla irtibatlandırmak yanlıştır. Ölüm itkisi olarak özne bütünlüklerin ve sürekliliklerin çözülmesine ve bölünmesine yol açar. Korku filmlerinde, seyirci açısından hakikat bilgisinin yokluğu, yani seyirciye her şeyi bilen gözün rolü verilmemesi, seyirciyi meraklı kılar ve böylece filmde ne olup bittiğini anlamak için karakterlerle özdeşim kurmaya zorlar. Filmi seyrederken doldurulacak boşlukların bolluğu karşısında, yaşam itkisi izleme süreci boyunca yaptığı işlerden dolayı gücünü yitirirken, ölüm itkisi bastırıldığı için daha fazla güç kazanır. Nihayetinde, yaşam itkisi çöker ve ölüm itkisi salonu kaplar.

            Korku filmi, ölüm itkisi ürünü olsa da, yaşam itkisini, yani seyircinin bütünlük oluşturma, eyleme istencini, anlatıdaki boşluklardan ve tutarsızlıklardan kurtulma arzusunu sömürür. Ölüm itkisi olumsuzlamayı olumsuzlar ve ulaşılabilecek en üst olumlama düzeyine ulaşır. Thanatos hiçbir şey istemezken, Eros hiçliği ister. Thanatos’un Nietzsche’nin şu sözünü tersine çevirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz: “insan hiçbir şey istememektense, hiçliği ister.” Eros hiçliği istemeyi ister ve her şeyin yerli yerine oturması için bütünlükler oluşturma işine girişir; sistemin hiçbir eksiği, dolayısıyla Eros’un da hiçbir isteği olmayacaktır. Thanatos bölünmelere yol açar, ve simgesel olanın ardındaki hiçliğe ulaşmaya çalışır. Thanatos hiçliği istemez; hiçbir şey istemez. Hiçbir şey istemez ki, her şeyin ortasındaki hiçliği, var olan her şeyin ardında hiçbir şey olmadığını gösterebilsin.

            Eros hiçbir şeyin eksik kalmamasını, eksikliğin eksik kalmasını isterken, Thanatos yaşamı olduğu gibi olumlar ve eksikliği ister, bir şeylerin eksik kalmasını, her şey söylendikten ve yapıldıktan sonra o eksikliğin varlığını sürdürmesini ister, ki böylece o eksikliğin sunduğu hiçliği arzulayabilsin. Thanatos hiçbir şeyin yerine bir şey koymayı istemez; bilakis, o, her şeydeki eksikliği ister. Olumsuzlamayı olumsuzlayarak, ölüm itkisi yaşamı olduğu gibi, yani bitmemişliğiyle, ve tam ortasındaki hiçlik ve ölümle birlikte olumlar.

Sonuç yerine

Bu denemede, sinematik aygıtı psikanalizle olan ilişkisi içerisinde çözümlemeye çalıştım. Adını anmamış olsam da, denemenin bütününde Gilles Deleuze’ün etkisi vardı. Henüz Fark ve Yineleme’de Deleuze beyni bir perde/ekran olarak anlar. Bana kalırsa, Deleuze’un bir perde/ekran olarak beyin anlayışının kökleri, onun Fark ve Yineleme’de yeniden yarattığı ölüm itkisi kavramındadır. Onun temsilî varlık tarzına karşı çıkışı, aslında Freud’un itki kuramındaki aşkınlığa yönelmiş kavramsallaştırmalara karşı bir saldırıdır. Deleuze külliyatı bilinçdışı itkiler ile bilinçli arzular arasındaki ilişki üzerine bir araştırma olarak okunabilir. Bu bağlamda, Deleuze’cü felsefeye sadık kalmak adına, beyni yalnızca bir perde/ekran olarak değil, aynı zamanda bir projektör olarak yeniden kavramsallaştırmak gerekir.

Sinematik aygıtın yalnızca bilinçli anlığı değil, aynı zamanda bilinçdışı itkileri de tetiklediğini, böylece yalnızca bilinç değil, bilinçdışını da ürettiğini düşünüyorum. Bilinçdışının arzuları ürettiği konusunda Deleuze’le hemfikirim, ancak Deleuze’de eksik olduğunu düşündüğüm şey, bilinçdışının da her zaman hâlihazırda sinema, medya, ve televizyon gibi dış güçler tarafından üretildiği fikridir. Dolayısıyla, bilinçdışının ürettiği arzu her zaman hâlihazırda hâkim şeyler düzenine hizmet eden hâkim bir arzulama tarzına uyum sağlamaya meyillidir.                                                                                          

İngilizce’den Çeviren: Mehmet Ratip

 


[1] Louis Althusser, “The Ideological State Apparatuses,” [İdeolojik Devlet Aygıtları] Mapping Ideology [İdeolojiyi Haritalandırmak], der. Slavoj Zizek (Londra: Verso, 1994), 123

[2] Althusser, 125

[3] Gilles Deleuze, “The Brain is the Screen.” The Brain is the Screen: Deleuze and the Philosophy of Cinema. Trans. Marie Therese Guiris. Ed. Gregory Flaxman (Minneapolis and London: University of Minnesota Press, 2000), 367.

[4] Christian Metz, The Imaginary Signifier: Psychoanalysis and Cinema [Hayalî Gösteren: Psikanaliz ve Sinema], çev. Celia Britton, Annwyl Williams, Ben Brewster and Alfred Guzetti (Londra: Macmillan, 1982), 136-7

[5] Christian Metz, The Imaginary Signifier: Psychoanalysis and Cinema [Hayalî Gösteren: Psikanaliz ve Sinema], çev. Celia Britton, Annwyl Williams, Ben Brewster and Alfred Guzetti (Londra: Macmillan, 1982), 120

[6] Metz, 43-9

[7] Jacques Lacan, The Seminar, Book XX: Encore, On Feminine Sexuality, The Limits of Love and Knowledge [Kadın Cinselliği Üzerine, Sevginin ve Bilginin Sınırları] (New York: Norton, 1998), 48

[8] Slavoj Zizek, Did Somebody Say Totalitarianism?[Biri Totalitarizm mi Dedi?] (Londra: Verso, 2001), 183

[9] Metz, The Imaginary Signifier [Hayalî Gösteren], 70

[10] Melanie Klein, The Psychoanalysis of Children [Çocukların Psikanalizi], çev. Alix Strachey (Londra: The Hogarth Press, 1975)

[11] Metz, The Imaginary Signifier [Hayalî Gösteren], 4

[12] Metz, 6

[13] Metz, 69

[14] Gilles Deleuze, Coldness and Cruelty [Soğukluk ve Zalimlik], çev. Jean McNeil (New York: Zone, 1989), 32

[15] Metz, 80

[16] Metz, 75

[17] Metz, 75

[18] Metz, 75

Post-yapısalcılık adlı düşünce akımının son otuz yılda deforme olmakla kalmayıp özündeki ideoloji karşıtı duruşa son derece ters düşen bir şekilde yüceltilerek global kapitalizm dedikleri üretim ilişkileri biçiminin elinde şamar oğlanına döndürüldüğünü artık hepimiz biliyoruz. Ünlü Alman düşünürü Karl Marx’ın tarif ettiği biçimiyle kapitalizm, içinde bulunduğumuz şu günlerde çok daha vahşi bir hal almıştır ve karşıtlarını içinde barındırmakla yetinmez, bunları kendine hizmet edecek şekilde deforme edip anti-kapitalist güçleri etkisiz ötesi kılar. Bu durumu göz önünde bulundurduğumuzda, örneğin Gilles Deleuze ve Felix Guattari gibi aklı ve deliliğin anlamını sorgulamakla işe koyulmuş, akabinde geliştirdikleri bir atakla ise Freud’cu psikanalize ve Marxizm’in ortodoks kanadına Nietzsche vasıtasıyla karşı çıkarak materyalist bir psikiyatri ve ortotoks olmayan bir Marxizm yaratma çabalarının nasıl olup da global kapitalizm dedikleri üretim ilişkileri biçiminin boyunduruğu altına girerek global anormalleşmeye hizmet eder hale geldiğini idrak etmemiz kolaylaşır.

Post-yapısalcılık özünde yapısalcılık, Batımerkezci aklın egemenliği ve Aydınlanma akımına bir tepki olarak Fransa’da doğmuş ve bu akımların kalıpçı ve dogmatik yanlarını budamaya yönelik teorik yazılarla işe başlamıştır. Özellikle Michel Foucault, Gilles Deleuze, ve Jacques Derrida’nın birbiri ardına yayınladıkları kitaplarla Kuzey Amerika üzerinden tüm dünyaya yayılmış bir düşünme biçimidir post-yapısalcılık. Temelde durağanlık karşıtı ve sürekli değişim taraftarı olmasına karşın post-yapısalcılık Kuzey Amerika’lı akademisyenlerin öğrencilereine çarpıtarak aktarmakta tereddüt etmediği ve bunun neticesinde de çarpıtılmış, yani Amerikanlaştırılmış haliyle edebiyat ve sinema başta olmak üzere tüm kültürel üretim alanlarının egemen teroik temelini oluşturmuştur. Hollywood filmlerinin post-yapısalcılığı para getirecek şekilde deforme edip sömürerek kitlelere ulaştırması neticesinde ise bu akım bugün maalesef bir tepki olarak doğduğu kapitalist ve Batımerkezci düşünce kalıplarının oyuncağı olmuştur. Tabii benim bu yazıdaki amacım post-yapısalcılığı global kapitalistlerin elinden kurtarıp hakettiği yere yerleştirmek değil, bunun boş bir çaba olacağı kanaatindeyim. Heidegger’in de dediği gibi “korkunç olan şey çoktan gerçekleşti.” Benim bu yazıdaki amacım post-yapısalcılığın toptan reddedilecek bir düşünce biçimi olmadığını, bilâkis tıpkı Frankfurt Okulu Eleştirel Teori’sinden olduğu gibi ondan da öğrenilecek ve global kapitalizm destekli global anormalleşmeye karşı kullanılacak pek çok şey olduğunu gözler önüne sermektir. Düşünülüp yazılanları arka bahçeye gömüp unutmakla geleceği dünden ve bugünden daha iyi kılmanın mümkün olmadığı kanaatindeyim.

Post-yapısalcılık, yapısalcılık ve Aydınlanma projelerine bir alternatif üretmek maksadıyla ortaya çıkmış ve tek tip aklın egemenliğine karşı alt-kültürleri, delileri, anormalleri, dışlanmışları, sömürülüp bir kenara atılmışları öne çıkarmakla son derece yerinde bir çabanın ürünü olarak özellikle yetmişlerde ve seksenlerde dünyayı sarsmış olsa da, global kapitalizm marjinalliği ve anormalliği moda haline getirerek bu dışlanmış ve öteki diye tabir edilegelmiş grupları marjinalliklerinden ederek günün normu haline getirmiştir. Artık herkes anormaldir ve bununla gurur duyanların sayısı hiç de az değildir. Korku filmlerine baktığımız zaman psikopatların başından geçen ilginç olayları ve doğaüstü hadiseleri çarpıtarak aktarmak suretiyle milyonlarca dolar para kazanan yapımcı ve yönetmenlerin bolluğu göze çarpmakta, hatta gözleri yuvalarından etmektedir.

Post-yapısalcılığın statik ve normalleştirici düşünce kalıplarını yok ederek yerine akışkanlığı ve dinamizmi yerleştirme projesinin pratikte fiyaskoyla sonuçlanmış olduğu doğrudur. Bunun sebebi az önce de sözünü ettiğim gibi kapitalizmin yapısı gereği kendine karşı olan her fikri emip süzgeçtem geçirerek kendi lehine çevirmekte gösterdiği başarıdır.

Marx’ın kapitalizmin kendine karşı olan güçleri bünyesinde barındırdığını ta o zamandan söylemiş olduğunu zaten söylemiştim. Yinelemekte zarar yok, fayda var. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’ndan kaçarak Amerika’ya sığınan Theodor Adorno, Max Horkheimer, ve Herbert Marcuse gibi düşünürler Marx’ın işte bu görüşüne Nietzsche’nin toplumsal, etik ve estetik değerlerin yok edilip yeniden yaratılması gerektiği görüşünü de ekleyerek günün koşullarına uyarlamış ve savaş bittikten sonra neşe içerisinde yenilmiş bir Almanya’ya dönerek Frankfurt Okulu’nu kurup bugün Eleştirel Teori diye bilinen yaklaşımın öncüleri olmuşlardır. Temelde kültür ve siyaseti birbirinden ayırmanın yanlış olduğunu vurgulayan Frankfurt Okulu Eleştirel Teorisine göre kapitalizm hasta bir toplum yaratmakla kalmayıp bu hastalığı sinema, edebiyat ve daha başka kültürel formasyonlar vasıtasıyla popülerleştirerek kitleye pazarlıyordu. Kapitalist üretim-tüketim ilişkilerinin içsel çelişkilerini içselleştiren bireyler kişilik bölünmesi yaşayarak kitlesel bir halüsinasyonun kuklaları ve kurbanları haline geliyordu. Dolayısıyla eleştirmenin görevi kendisini toplumun dışına atarak mutsuz bilincine rağmen, hatta bu mutsuzluktan ve yalnızlıktan güç alarak yeni bir düzenin yaratılması yolunda yazılar yazmaktı.

Benzer bir çizgide Gilles Deleuze ve Felix Guattari iki ciltlik Kapitalizm ve Şizofreni: Anti-Oedipus adlı kitaplarında Marx-Nietzsche-Freud üçgeni içerisinde değerlendirdikleri geç kapitalizmin kendine karşı güçleri hem üretip hem de yok ettiğini yazacaklardır yetmişlerin sonlarına doğru. Her ne kadar şizofreninin sadece kapitalizmin bir ürünü olduğuna katılmasam da Deleuze ve Guattari’nin kapitalizmin kendi ürettiği anormallikleri bastırarak canına can kattığını ve radikal anormalleşmeye götüren bir üretim-tüketim ilişkileri kısrdöngüsüne dayandığını itiraf etmek durumunda hissediyorum kendimi.

Görüldüğü gibi post-yapısalcılık ve Eleştirel Teori birbirinden sanıldığı kadar da uzak değil. Bu iki düşünce akımı yer yer birbirine zıt gibi görünse de aslında aynı hedef doğrultusunda gelişmiş ve birbirine benzer yanları olan, yirminci yüzyılın ikinci yarısına damgasını vurmuş iki ayrı muhalif tavırdır. Her iki düşünce sisteminde de göze çarpan en temel özellik disipilinlerarası bir yaklaşım sergileyerek felsefe, psikanaliz, edebiyat, sinema, siyaset alanları arasında yeni bağlantılar kurmak çabasıdır. Bu çaba yer yer başarısızlıkla sonuçlansa da bu farklı söylem biçimlerinin sentezlenmesi elbette ki takdire şayan bir uğraştır ve kapitalist üretim-tüketim ilişkilerinin eleştirisini ekeonomi-politik gibi dar bir alandan kurtarıp kapitalizmin dış yapısı ve iç dinamikleri gereği kendini sürekli yenileyerek büyüyen bir hal aldığı günümüz dünyasında kültür araştırmalarının hakettiği öneme kavuşmasını sağlamıştır. Her iki grubun da geç kapitalizmin dayattığı normlar karşısında anormalliğin eleştirel bir tavır takınmakta faydalı olabileceğini savunması ise bir tesadüftür. Zira biliyoruz ki post-yapısalcılık ve Eleştirel Teori uzun yıllar birbirlerinden habersiz bir şekilde sürdürdüler çalışmalarını. Nitekim Michel Foucault bir röportajında “Adorno’nun çalışmalarından haberim olsaydı kariyerimin başında yazdığım Deliliğin Tarihi adlı yapıtımda söylediğim pek çok saçma şeyi söylemekten kaçınırdım. Fransa’da Ecole Normale’de okurken  profesörlerimiz bize hiç bahsetmemişti Frankfurt Okulu’nun çalışmalarından. Adorno’yu keşfettiğim zaman benim patikalar açmakla uğraştığım alanlarda Adorno’nun çoktan beridir caddeler inşa ettiğini görünce hem üzüldüm hem de sevindim,” türünde sözler sarfetmiştir. (Bu noktada tarihi okuma biçimi bakımından Foucault’yla pek çok benzerlikler taşıdığını düşündüğüm Arif Hasan Tahsin’in “Aynı yolu yürüyenler farklı yerlere varamazlar,” sözlerini hatırlamamak neredeyse imkansız).

 

Dünyamızda hem doğa hem de kültür birbirine paralel olarak sürekli değişiyor. Bu değişimin devamlı suretle bir gelişim şeklinde gerçekleştiğini söylemekse oldukça zor görünüyor. Ve/fakat akışkanlığın moda haline geldiği, kimliklerin global kapitalizm potası içinde eriyerek yer yer birbirine girdiği şu günlerde düşüncenin olduğu yerde sayması elbette ki beklenemez. Bunu beklemek oldukça saçma bir beklenti olur kanaatindeyim. Nitekim kimse de böyle bir şey beklemiyor zaten ve düşünürler de düşüncelerini değiştirip günün koşullarına uyarlamak suretiyle çığ gibi büyüyen bir global anormalleşme süreci karşısında kendi normlarını ve içinde yaşadıkları toplumarın değerlerini eleştirecek yeni yöntemler ve söylemler yaratmak yolunda didinip duruyorlar. Tüm dünyada olduğu gibi yurdumuzda da geçmişten bağımsız bir gelecek düşleri bir tarafa bırakılıp tarihten kaçmanın imkansızlığı yavaş yavaş idrak ediliyor. Artık anlamayan kalmadı bugünün anlam kazanması için dünün unutulmamakla kalmayıp yeniden yazılmasının şart olduğunu. Farklı ve etkili yorum gelmişi de geçmişi de doğrusunu unutmadan yanlış okumayı becerebilmekten geçer. Bunun içinse eleştirel yorumcunun şimdi ve burada içinde yaşadığı koşullardan hareketle ve/fakat bir başka dünyanın, bir başka düzenin kurallarıyla kendi yaşam biçiminin temellerini sarsacak gücü ve cesareti kendinde bulması gerekir sevgili okur.

Bunu yapmayı başarmış en önemli okur-yazarlardan biri olan Slovenyalı düşünür Slavoj Zizek gerek kitaplarında gerekse röportajlarında ütopyaların ölmediğini veya en azından ölmemesi gerektiğini sık sık vurguluyor. Zizek hem post-yapısalcılığı hem de Eleştirel Teori’yi kullanarak bu ikisinin ötesinde ve ne biri ne de öteki olan yeni bir yaklaşımın temellerini atmış bir kişi. Zizek bunu özellikle iki grubun da dışladığı Lacan’ın öznenin oluşum teorisini Hegel’le beslemek suretiyle siyaset bilimi ve kültür araştırmalarına uygulayarak başarmış.

Zizek’in konumuzla alakasına birkaç cümle sonra döneceğiz, ancak öncelikle Lacan’ın neden önemli olduğunu kavramalıyız. Lacan’da karşılaştığımız en önemli yenilik çocuğun biyolojik varlığının sosyolojik varlığa dönüşme sürecinin açıklığa kavuşmasıdır. Lacan’cı psikanaliz büyük oranda işte bu geçiş sürecini anlatmaya çalışır. Lacan’a göre çocuk dili öğrenmeye başladığı andan itibaren biyolojik varlığından uzaklaşmaya başlar. Yani çocuk “benim adım şudur, budur, ben şuyum, buyum” demeyi öğrenmeye başladığı andan itibaren sosyal kimliğini kazanmaya başlamış, ve saltık kimliğinden, yani biyolojik kimliğinden uzaklaşmaya başlamış demektir. Buraya kadar pek de öyle yeni bir şey yok aslında, zira tüm bunlar Freudcu psikanalizle oldukça yakın bir ilişki içerisinde. Ama unutulmamalı ki Lacan’ın burada altını çizmeye çalıştığı nokta dil dediğimiz şeyin olgunlaşma sürecindeki yeri. Dilin edinilmesiyle birlikte çocuk ben, sen, o, biz, siz, onlar ayrımını yapmayı öğreniyor ve böylelikle de kendisiyle sosyal çevre arasına bir çizgi çekiyor, bir sınır koyuyor.

İşte şimdi Zizek’in konumuzla alâkasına gelebiliriz, ki nitekim işte geldik de zaten. Sanırım geldiğimiz bu noktada öncelikle eğlence endüstrisinin global anormalleşmeye katkılarından söz etmemizde fayda var. Biliyoruz ki ezelden beridir eğlenmek için normdan sapmak gerektiği görüşü son derece yaygın. Ortaçağ’dan beridir bir ülkedeki eğlencenin bolluğu o ülkedeki özgürlük bolluğunun göstergesi olarak kabul ediliyor. Ve/fakat bu görüş global kapitalizmin geldiği ve bizi getirdiği noktada anlamını yitiriyor. Meselâ reklamlara baktığımız zaman görüyoruz ki çoğu ürün insana verdiği zevk ve yaşamın tadının daha çok çıkarılmasına katkıları bağlamında değer atfediliyor. Bir mal ne kadar zevk verirse tüketiciye fiyatı da o kadar artıyor. Zizek’e göre global kapitalist sistem artık eğlenceyi kısıtlamıyor, aksine özendiriyor. Yurdumuzdaki eğlence mekânlarının bolluğu ve eğlence sektöründe bir kaç yıldır yaşanan patlama bunun en önemli göstergelerinden biri. Dolayısıyla yurdumuzdaki eğlence mekânlarının bolluğuna kanıp da yurdumuzun her gün ve her bakımdan özgürleşmekte olduğu sonucuna varmak son derece yanlış. Bilâkis eğlence sektöründeki bu patlamayı global kapitalizmin insanları boyunduruğu altına alıp onları özgürleşmekte oldukları yanılsamasına hapsederek salakça bir sevince mahkûm ediyor oluşu şeklinde yorumlamalıyız. Bu yorumu yapabilmemiz içinse çok eğlenmiş ve eğlenceden bıkıp usanmış olmamız gerekmiyor; her ne kadar eğlenceden bıkıp usanarak eve kapanıp bol bol kitap okumak ve Hollywood filmlerinden daha başka filmler seyretmek bu saptamayı yapmayı kolaylaştırıcı faktörler olsa da…

Ha eğer olayı global bazda düşünmek arzusuyla yanıp tutuşmamıza rağmen odaya kapanıp mevcut düzeni eleştiren kitaplar okumak ve sıradışı filmler seyretmek düşüncesine sıcak bakmıyorsak mahalle bakkalına gidip Coca-Cola tenekelerine bakmamız da işe yarayabilir. Coca-Cola tenekesine baktığımız zaman görürüz ki üzerinde “Enjoy Coke!” yazmaktadır ki bu Türkçe’de aşağı yukarı “Kolanın tadını çıkar!” veya abartacak olursak “Kola iç ve zevk al, hatta zevkten kudur!” anlamına falan gelmektedir. Oysa kola içip de orgazm olanını ben henüz ne gördüm ne de duydum.  Kola içen adamın da kadının da olsa olsa dişleri çürür, asitten midesi delinir, kendisini çarpıntı bulur, şeker hastası olur ve daha da abartacak olursak kudurur ölür; zevkten değil ama, global ve kapitalist gazdan…

Ölümün bu denli yakınlaşmış olması elbette ki o güne dek eşi benzeri görülmemiş bir karmaşa yaratacaktı dünyada. Ne de olsa hepimiz bir gün mutlaka öleceğimizi bilsek de bunun tam olarak ne zaman gerçekleşeceğini asla bilemeyiz, tabii eğer ölümcül bir hastalığa yakalanmışsak ve ölüm tarihimiz işinin ehli bir doktor tarafından matematiksel bir şaşmazlıkla saptanmamışsa. Ayrıca, gerçekleşecek ölümün toplu bir ölüm olacak olması da ölümü tekil bir olay olmaktan çıkarıp, Ölüm diye tabir edebileceğimiz çoğul ve kolektif bir olaya dönüştürüyordu. Büyük harfle yazılmış Ölüm ise küçük harfle yazılan tekil ölümlerden çok farklı bir anlam taşıyordu. “Sanırım Ölüm ve ölüm arasındaki ilişkiyi Heidegger’in Dasein ve dasein, yani Varlık ve varlık kavramları arasındaki ilişkiye benzetebiliriz,” dedi ontolojiden az çok anladığı anlaşılan bir okuyucu; ama tabii onu kimse duymadı, ve biz sözlerini buraya aktarmak ihtiyacı duymasaydık diğer bütün okuyucular bu benzetmeden bihaber olacaktı.

Yaşanan kaosun boyutları o denli kaygı verici seviyelerde seyretmekteydi ki, bir kitap önce bahsettiğimiz ve dünyadaki tüm ekranların neden bir anda hep birden beyazlaştığını açıklığa kavuşturmak üzere oluşturulan Dünya Devletleri Ortak Platformu (DDOP) acilen toplanıp güneşin 4.5 yıl içerisinde söneceği yönündeki spekülasyonların kaynağını ve söz konusu spekülasyonların bilimsel dayanağı olup olmadığını araştırmak üzere Üst Düzey Bir Araştırma Komisyonu kurulmasına karar verecekti. Bu toplantı o kadar ateşli tartışmalara sahne olmuştu ki olup bitenleri tüm detaylarıyla olmasa bile en azından mümkün mertebe detaylı bir şekilde anlatmazsak kurguda devasa bir boşluk oluşacağından ve söz konusu boşluğu doldurmak için hayâl güçlerini ve projeksiyon mekanizmalarını kullanmak yerine her şeyi anlatıcıdan bekleyen bazı talepkar okuyucuların isyanlarını daha başlamadan bastırmak gayesiyle, olası boşluğu önemsemeyen, hatta farkında bile olmayan, olsalar da onu kendi uyduracakları diyaloglar ve fantezilerle doldurmaktan gocunmayan, bilakis zevk duyan güzide okuyucularımızn affına sığınarak, az önce sözünü ettiğimiz toplantının teferruatlarına geçiyoruz şimdi.

Öncelikle belirtmek isteriz ki toplantı ta en başından gereksiz bir gerginlikle başladı. Çünkü Dünya Devletleri Ortak Platformu’nun başkanı o sabah evden çıkmadan önce evde tost yapacak ekmek ve kahveye koyacak süt olmadığı için karısıyla münakaşa etmişti. Sorun, kadının bir gece önceden kalmış iki dilim pizzayı ve iki ay önceden kalmış süt tozunu adamın önüne koymasıyla çözülmüş gibi gözükse de, monotonluğa varan bir düzene olan düşkünlüğü ve rutinden sapmamaya meyilli kişiliği sebebiyle, başkanın güne sinirli başlamasına, bunun neticesinde ise toplantıyı açarken söylediği o talihsiz ve bir o kadar da düşündürücü sözlerin ağzından çıkmasına yetmişti. O sözler şunlardı sevgili okur: “İçimden bir ses birbirimize artık günaydın diyemeyeceğimiz günlerin yakın olduğunu söylüyor. O sese inanıp inanmamak konusunda ise henüz net bir karara varmış değilim. Yaşamakta olduğum ve ruhumda derin yaralar açmakta olan bu çelişki yüzünden her zamanki kadar içten bir günaydınla açamayacağım ne yazık ki oturumu. Umarım bu tavrımı anlayışla karşılarsınız.” Ekranların beyazlaşmasının ardından yaşanan süreçte sergilediği soğuk kanlılıkla öne çıkan, olaylara nesnel yaklaşımıyla tanınan, hiç gereği yokken karamsar olmayı ve hiç gereği yokken iyimser olmayı dışlamak suretiyle “kötümser akıl – iyimser irade” şiarını yaşam biçiminin temel ilkesi edinmiş ve işte zaten tam da bu yüzden başkanlık koltuğunda oturan başkanın hiç gereği yokken sergilediği bu olumsuz tavır delegeler arasında mırıldanmalarla başlayıp gittikçe artan bir ses dalgasının yayılmasına sebebiyet vermiş ve Dünya Devletleri Ortak Platformu genel sekreterinin “sizi aklı başında bir insan bilir, öyle sayardık sayın başkan, fakat görünen o ki soğuk kanlılığınızı muhafaza etmekte güçlük çekiyorsunuz, yüksek müsaadenizle sorabilir miyim, nedir acaba sizi ortada fol yok yumurta yokken bu denli endişe verici ve karamsar söylemleri dillendirmeye iten?” Başkan elbette ki kendisini günaydın kelimesine elveda diyecekleri günlerin yakın olduğunu dillendirmeye iten etkenin sabahleyin karısıyla arasında geçen ve fol ile yumurtadan ziyade, tost ekmeği ile süt eksikliğinin kaynaklık ettiği münakaşanın sinir sisteminde yarattığı geçici bir zayıflık şeklinde zuhur etmesi olduğunu söyleyemezdi, ki sanırız düzeninin bozulmasına paralel olarak alt-üst olan hormonal dengesiyle, yani bilinçdışıyla ilgili olan bu durumun kendisi de farkında değildi zaten. Lâfı fazla uzattığımızın farkındayız, ama bunlar önemli konular. İnsan doğasına ve ağır yük altındaki insanların ruhsal yaşamına ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulunmak herkesin eline, her zaman geçen bir fırsat değil ne yazık ki; biz de işte bu gerçekten hareketle elimize geçen bu fırsatı değerlendirip, insan doğasına ve ruhsal yaşama, ahkâm düzeyinde de olsa katkı koyalım dedik. Her neyse, genel sekreterin sözlerini yürütme kurulu sorumlusunun “bizden bir şey mi gizliyorsunuz sayın başkan, bizim bilmediğimiz bir şeyler mi biliyorsunuz, istihbaratın yürütmekte olduğu gizli bir operasyonun meyveleri mi bunlar? Sanırım bu soruların yanıtlarını bilmek sadece yürütme kurulu sorumlusu olan benim değil, tüm delegelerin hakkı.” Yürütme kurulu sorumlusunun bu kuşkucu ve pireyi deve yapan soruları karşısında afallayan başkan ancak o zaman uyanıp sabah miskinliğini üzerinden atabildi. Ev ve iş yaşamını karıştırmamalıydı, bir boşanmanın arifesinde olmalarının kuvvetle muhtemel olduğunu ima eden o talisiz sözleri Dünya Devletleri Ortak Platformu delegelerine değil, karısına söylemiş olmalıydı. İnsan belirli bir rutine alışmışsa düzeni bozulunca böyle yersiz sözler sarf edip saçmalayabiliyor işte. Ama diğer yandan bakarsak aslında başkan saçmalamıyor, bilakis son derece yerinde sözler sarf ediyor da olabilirdi. Zira kim bilebilirdi ki güneşin gerçekten de 4.5 yıl içerisinde sönüp sönmeyeceğini? Nitekim bir yıl önce televizyon ekranlarıyla başlayıp, bir-iki hafta gibi kısa bir zaman zarfında dünyadaki tüm ekranları kaplayan o kaynağı meçhul, esrarengiz beyazlık da kimsenin aklına gelmezdi. Hatta kimilerinin günümüzde bile bu beyazlığın gerçek olduğuna inanmakta güçlük çekmekte ve bizzat kendilerinin kafayı yemiş olabileceğinden endişe etmekte ısrarlı olduğu söylenir, ki bunda haksız da sayılmazlar aslında, zira gerçek olan bir şeyin, yani ekranların beyazlaşmasının gerçek olmadığını sanıyorlar; bu sanrının ise deliliğin yarısından çok daha fazlasını teşkil ediyor olduğunun kuşkuya yer bırakmayacak denli kesin, son derece bilimsel bir veri olarak kabul edilebileceğini ise bilmiyoruz söylemeye gerek var mı, ama her zaman olduğu gibi yine de söylüyoruz işte, belki vardır diye. Akıl ihsan olunmuş her fani, dünyadaki tüm ekranların bembeyaz olduğunu teslim etmek durumundadır çünkü bizce; hatta daha da ileri gidecek olursak, ekranların beyazlaşmasının kabulü aklın göstergesi, reddi ise akıl hastalığının belirtisidir bile diyebiliriz, ki nitekim işte dedik de zaten galiba. 

“Elimizde henüz kesin bir bilgi yok, ama Dr. Lawgiverz diye bir adamın adı dolanıyor ortalıkta,” diye sürdürdü başkan konuşmasını ve detayları delegelere nakletmek üzere sözü istihbarat teşkilatı baş sorumlusuna bıraktı. “Aslında nakil aşamasına gelmiş pek bir şey yok, ama şimdilik şunu söyleyebiliriz ki ajanlarımız fellik fellik Dr. Lawgiverz’i arıyor. Elde ettiğimiz son bulgulara göre en son Uzak Doğu’da görülmüş. Orada ne halt ettiğini biz de bilmiyoruz, ama sanırız Japon bir bilim adamıyla uzun süredir zamanda yolculuk, ölümden sonra yaşam ve uzaylılarla irtibatla ilgili bir iş çeviriyorlar. Tüm bunların güneşin 4.5 yıl içerisinde sönecek olmasının yanı sıra ekranların beyazlaşmasıyla da bir ilgisi olabileceğini düşünüyoruz. Ayrıca Dr. Lawgiverz’in Spekülatif Gerçekçilik adlı bir felsefi akımın öncüleri olan ve kendilerine Spekülatif Gerçekçiler diyen bazı kişilerle de örgütsel faaliyetler yürütmekte olduğu da aldığımız duyumlar arasında. Tüm bunlar arasında ne gibi bağlantılar olduğunu tabii ki her zaman olduğu gibi gene zaman gösterecek. Hummalı çalışmalarımız en fenni şekilde sürüyor, ajanlarımız dünyanın dört bir yanına dağılmış, Dr. Lawgiverz’i ve ilişki içerisinde olduğu kişileri arıyor. Internet üzerinden, birer hücre niteliğini taşıyan bloglar vasıtasıyla dünyaya bir virüs gibi yayılan bu felsefi-örgütsel hareketin son derece kompleks bir haberleşme ağıyla vücut bulmakta olduğunu, hatta söz konusu ağla özdeş olduğunu söyleyebiliriz. Örümcek Avı diye adlandırmayı uygun bulduğumuz operasyonlarımız Spekülatif Gerçekçiliğin köküne kezzap suyu dökünceye kadar sürecektir; bundan kimsenin kuşkusu olmasın!”

Konuşmasının sonlarına doğru kendinden geçtiği ve soğuk savaş günlerine geri döndüğü söylemeye bile gerek olmayacak derecede bariz olan istihbarat teşkilatı baş sorumlusunun Dracula’yı aratmayacak derecede kan içmeye meyilli olduğu her halinden belli. Sözlerini bitirdikten sonra önündeki bardaktan üç-dört yudum su almakla yetindi ama şimdilik. O suyunu içerken delegeler de gayet yoğun bir biçimde aldıkları notları birbirleriyle karşılaştırıyor ve heyecanlı heyecanlı mırıldanıyorlardı. Derken, artık tamamen uyandığı anlaşılan ve sabahleyin karısıyla arasında geçen münakaşayı unutmuş gözüken başkan, ellerini birbirine vurmak suretiyle insanlar arasında alkış tabir edilen ve genellikle beğeni göstergesi, nadirense protesto belirtisi kabul edilen etkinliği hayata geçirmeye başladı. Onu, çok geçmeden diğer delegeler de izleyecek ve bu büyük buluşma, duygu yoğunluğundan ötürü kalbi hızla çarpmakta olan, hatta coşku ve sevinçten gözleri yaşla dolma noktasına gelen istihbarat teşkilatı baş sorumlusunun hanesine yazılan artı iki puanla doruk noktasına ulaşan daramtik sahneyle sona erecekti. Belli ki başkanın ve onu takiben delegelerin alkışı bu bağlamda protestodan ziyade beğeni niteliği taşıyordu. Üst Düzey Bir Araştırma Komisyonu kurulmasına işte o gün, oylamaya bile gerek kalmadan karar verildi. Komisyonun başına Dracula’yı aratmayacak derecede kan içmeye hevesli ve hayata bakışı Rambo’nun bıçağını aratmayacak kadar keskin bir insan olduğu her halinden anlaşılan istihbarat teşkilatı baş sorumlusu getirildi. Komisyonun temel ilkesi ise “hedef göster, ceset iste!” olarak belirlendi.  

Felsefedeki iki önemli dönüm noktası Descartes ve Spinoza’nın eserlerinde çıkıyor karşımıza. Birbirlerinin tersi yönlerde ilerleyen bu dönümler şöyle: Descartes ruhun bedenden bağımsız, kendine yeterli ve bedenin ölümü halinde bile varlığını sürdürebilecek bir şey olduğunu söylüyordu. Oysa Spinoza buna şiddetle karşı çıkmış ve ruhun varlığını bedenden bağımsız olarak sürdüremeyeceğini, bedenin ölümünün ruhun da ölümü anlamına geleceğini son derece kesin ve net bir dille ifade etmişti. Hatırlatmalıyız ki Descartes ve Spinoza aşağı yukarı aynı dönemde yaşamış ve ikisi de bilimin önlenemez yükselişine tanıklık etmişti. Hatta bu yükselişte ikisinin de önemli birer rol oynadığını söyleyenler bile vardır günümüzde. Lakin elbette ki bu tür yorumların tamamen yersiz olduğunu söylemek doğru değildir, zira bildiğimiz bir başka şey de Descartes’ın filozofluğa ilaveten üstün bir matematikçi ve Spinoza’nın da becerikli bir lens yapımcısı olduğudur. Hemen belirtelim, Spinoza yaşamının büyük bir kısmını odadan odaya taşınarak ve kiraladığı bu odalarda geceleri felsefe kitapları yazıp gündüzleri de lens yapım ve satımıyla uğraşarak son derece cüzi miktarlarla sağlıyordu geçimini. O kadar ki, abartacak olursak aldığı para barınma ve beslenme dışında ancak mürekkep, kalem ve kâğıt almaya yetiyordu diyebiliriz. Hiçbir zaman malı mülkü olmamış, ailesinin ona bıraktığı mirası bile istemeyip her ne hikmetse sadece anne ve babasının yatağını almış ve söz konusu yatağa yaşamının sonuna kadar sahip çıkmıştı. Anne ve babasının Spinoza’nın doğumuna yönelik olarak bulundukları cinsi münasebet işte bu yatakta gerçekleşmişti. Bilmiyoruz Spinoza’nın tüm mirası reddedip sadece söz konusu yatağı sahiplenmek istemesinin ne derece düşündürücü olduğunu söylemeye gerek var mı. İnsan ruhunun karanlık yönünü merak eden okuyucularımız isterlerse bu ilginç arzunun kökenine inip psikanalitik boyutlarını incelemek üzere araştırmaya koyulabilirler. Bizim için önemli olansa, Spinoza’nın, “beden ruhun hapishanesidir,” sözünü tersine çevirip, “ruh bedenin hapishanesidir,” şeklinde yeniden yazan Foucault’yu, “beden bilinçle kısıtlanmamalıdır” diyerek öncelemiş olmasıdır.

#fmhs > INVISIBLE SPHERE Untitled Document

#fmhs > Invisible Sphere

Hatırlanacağı üzere Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu: Gözetim ve Ceza adlı başyapıtında mimar ve düşünür Jeremy Bentham’ın yeni bir hapishane modeli olarak tasarladığı ve Panopticon adını verdiği, zamanına göre (on dokuzuncu yüzyıl) devrimci sayılabilecek gözetim ve denetim mekanizmasını modern zamanlardaki iktidarın işleyiş biçimini gözler önüne seren bir metafor olarak lanse eder. Foucault’ya göre Panopticon mahkûmların hareketlerini, davranış biçimlerini ve hatta düşüncelerini kontrol altında tutan bir aygıt, bir makinedir adeta. Panopticon iç içe geçmiş halkalardan oluşan bir binadır ve tam ortasında bir gözetleme kulesi bulunur. Mahkûmların hücreleri bu gözetleme kulesinden rahatlıkla görülebilecek şekilde dizilmiştir. O kadar ki mahkûmun kendisi ne kadar saklanmaya çalışırsa çalışsın hapishanenin mimari yapısı vasıtasıyla oluşturulmuş ışıklandırma düzeneği öyle bir tasarlanmıştır ki mahkûmun gölgesi rahatlıkla görülebilir kuleden. Sürekli gözetim ve denetim altında tutulmakta olduğunu bilen mahkûm şahsiyet zaman içerisinde kendisini kuledeki gardiyanın gözüyle görmeye ve o gözün beklentileri doğrultusunda hareket etmeye başlar. O kadar ki artık kulede bir gardiyan olup olmadığı bile önemsizleşir, zira zaten artık mahkûm hapishanenin gözünü, otoritenin bakış açısını içselleştirmiş ve otomatikman mahkûmluk rolünü benimsemiştir. Dolayısıyla çoğu zaman kulede bir gardiyan tutmaya bile gerek yoktur artık, ne de olsa zaten mahkûmlar sürekli kulede bir gardiyan varmış gibi hareket etmeyi alışkanlık haline getirmişlerdir.

Çevrede halka halinde bir bina, merkezde bir kule; bu kulenin halkanın iç cephesine bakan geniş pencereleri vardır; çevre bina hücrelerle bölünmüştür, bunlardan her biri binanın tüm kalınlığını kat etmektedir; bunların, biri içeri bakan ve kuleninkilere karşı gelen, diğeri de dışarı bakan ve ışığın hücreye girmesine olanak veren ikişer pencereleri vardır. Bu durumda merkezi kuleye tek bir gözetmen ve her bir hücreye tek bir deli, bir hasta, bir mahkûm, bir işçi veya bir okul çocuğu kapatmak yeterlidir. Geriden gelen ışık sayesinde, çevre binadaki hücrelerin içine kapatılmış küçük siluetleri olduğu gibi kavramak mümkündür. Ne kadar kafes varsa, o kadar küçük tiyatro vardır, bu tiyatrolarda her oyuncu tek başınadır, tamamen bireyselleşmiştir ve sürekli olarak görülebilir durumdadır. Görülmeden gözetim altında tutmaya olanak veren düzenleme, sürekli görmeye ve hemen tanımaya olanak veren mekânsal birimler oluşturmaktadır. Sonuç olarak, hücre ilkesi tersine döndürülmekte veya daha doğrusu onun üç işlevi –kapatmak, ışıktan yoksun bırakmak ve saklamak tersyüz edilmektedir; bunlardan yalnızca birincisi korunmakta, diğer ikisi kaldırılmaktadır. Tam ışık altında olma ve bir gözetmenin bakışı, aslında koruyucu olan karanlıktan daha fazla yakalayıcıdır. Görünürlük bir tuzaktır.[1]

Panopticon denilen bu hapishane modelinin önemi, modern toplumlardaki iktidarın işleyiş biçimini temsil eden bir yapıya sahip olmasıdır. Biliyoruz ki modern toplumla birlikte merkezi iktidar çözülerek bireylerin içine işlemiştir. Ölüm ilanı vermeye hevesli pek çok kişi merkezi otoritenin bu çözülüşünü iktidarın ölümü olarak telakki etmiştir, ama bu son derece yanlış bir yorumdur, zira iktidar ölmemiş, sadece şekil değiştirmek ve kendisini görünmez kılmak suretiyle gücüne güç katmıştır sevgili okur. Artık iktidar, toplumu oluşturan bireylerin dışında değil, içindedir. Yani toplumu oluşturan bireyler kendilerini içinde buldukları sistem tarafından öyle bir kurulmuştur ki artık onlara ne yapmaları, nasıl davranmaları gerektiğini söylemek bile gereksizleşmiştir, zira onlar zaten sistemin aksamadan çalışması için oynamaları gereken rolü oynamaya dünden razı bir hale getirilmişlerdir.

banksystreetart:  New Banksy: Boxhead İçinde yaşadığımız sosyal-siyasi-ekonomik-kültürel çevre dış dünyada gördüklerimizi nasıl göreceğimizi önceden şekillendirmekte ve bizi yazılı olmayan kurallara tabi birer özne haline getirmektedir, ki ünlü Fransız psikanalist Jacques Lacan bu bilinmez kuvvete Büyük Öteki adını vermeyi uygun bulmuştur. Dünyanın, insanların televizyonda gördüklerinden farklı olduğunu, onların dünyayı gördükleri biçimin kendilerinin görülmek istediği biçim olduğunu açık ve net bir dille kaleme almalı, edebiyat ve felsefe gibi alanlarda bu tür öngörülere sıklıkla rastlandığının, George Orwell’in 1984 ve Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya adlı romanlarının bu duruma harika birer emsal teşkil ettiğinin altını çizmeliyiz. Ölüm mevzusuna bu bağlamda temas edecek olursak diyebiliriz ki bizim esas maksadımız teknolojinin ölümü algılama biçimimizle ne denli derin ve karmaşık bir ilişki içerisinde olduğunu göstermektir. Belli ki biz aslında insan doğasının görsel imge sağlayıcılarının icadından sonra muazzam bir değişime uğradığını, teknolojinin insan için neredeyse bir protez halini aldığını ve teknolojiye eklenti biçiminde sürdürülen yaşamların insanı hareket etmekten men etmek suretiyle bir sonraki aşamada eylem kabiliyetinden tamamıyla mahrum bırakarak bir ölüden farksız kıldığını, kılmakta olduğunu ve kuvvetle muhtemel gelecekte de kılmaya devam edeceğini anlatmaktı, anlatmaktır. Yani kısacası ruh ve beden arasındaki ilişkiyi yeni bir bağlamda ve yeni bir teknikle ele ve alaya alan bir düşüncenin biçimi ile içeriği arasındaki ilişkinin ironik bir şekilde mercek altına alınmasıdır burada söz konusu olan.        

#fmhs ratak-monodosico:  Blade Runner -Ridley Scott

#fmhs

İnsanlığın ezelden beri olmasa da uzun bir süreden beridir göze ve görme duyusuna, işitme, dokunma, koku alma, tat alma adlarıyla anılan diğer dört duyusundan daha çok önem atfettiği yadsınamaz bir gerçektir elbette ki. Zaten biz de bu gerçekten hareketle kurgulamaya ve kaleme almaya başladık bu yazıyı. Gelmek istediğimiz noktanın belki de aslında çoktan geride bırakılmış bir nokta olduğunu idrak etmekte ise gecikmeyecektik bu kaleme alış sürecinde. Maksadımızın görme duyusunun ve gözün düşünce üzerindeki hâkimiyetini mercek altına almak suretiyle bu hâkimiyetin aslında teknolojik gelişmelere paralel olarak gittikçe artan bir seyir izlemekte olduğunu gözler önüne sermek ve bu vesileyle de görsel imge yokluğunun insan doğası üzerinde yaratması kuvvetle muhtemel tahribata ışık tutmak olduğunu ise bilmiyoruz sözlerimize eklemeye gerek var mı. Bu arada yeri gelmişken hemen belirtelim, az önce zikrettiğimiz cümledeki mercek altına almak, gözler önüne sermek ve ışık tutmak deyimleri, göz merkezli dünyamızın ne denli içimize işleyip dilimize sızmak suretiyle gücüne güç katmayı nasıl başardığını âlemin nezdinde aleni kılmak için kasıtlı olarak kullanılmıştır cümle içerisinde.

Her neyse, hatırlanacağı üzere Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı adlı kitabımızda dünyadaki tüm televizyon ekranlarının ve daha başka ekran mekanizmalarının bir gece durup dururken hep birlikte sonsuz bir beyazlık göstermeye başladığı garip bir dünya kurgulamıştık. Yeri gelmişken belirtelim, bunu yaparkenki amacımız televizyon, video, DVD gibi, ekran mekanizmasına muhtaç görsel imge sağlayıcılarının bir anda ortadan kalkmasının yaratacağı yeni dünyanın nasıl bir yer olabileceğini hayal etmekti. Yani göstermek istiyorduk ki halihazırda var olan bir şeyin ani ve seri bir biçimde var olmayan bir şey haline getirilmesi dünyada bir boşluk yaratacak ve bu boşluk tıpkı bir beyaz-delik misali bilinmezliğe açılan bir kapı haline gelecekti. Zaman içerisinde o kara-delikten içeriye gözle görülemeyen fakat düşünülüp hissedilebilen yeni algılama biçimleri girecek, bu arada eski algılama biçimleri de gene aynı beyaz-delikten dışarıya çıkacaktı. Lakin tüm olanları bütün detaylarıyla nakletmek altından kalkılması neredeyse imkânsız ve üstelik de son derece gereksiz olacağından, bizler insanlığın algılama biçimindeki değişimi mercek altına almak yolunda, ekran mekanizmasının muhtemel yok oluşunun sadece süpermarkete giden insanların hayatında ve algılama biçiminde yarattığı değişime yönelteceğiz dikkatimizi.

#fmhs 2headedsnake:  florizel.canalblog.com.webloc

Pek çok insan bir süpermarkete gittiğinde ne alacağını bilemiyor olsun mesela. Hatta bazıları hangi süpermarkete gitmesi gerektiğini bile bilmiyor, bilemiyor olabilir. Diğer yandan ne hangi süpermarkete gideceği konusunda zorluk yaşayan, ne de gittiği süpermarketten ne alacağı konusunda en ufak bir kuşku duyan okuyucularımız da olabilir. İşte ne istediğini gayet iyi bilen bu tür okuyucularımız insanların kendisine gitmesini gerektirecek niteliklere sahip bir süpermarketin var olup olmadığını sorguluyor olabilir. Söz konusu okuyucularımıza gidilmeyi gerektiren o tür süpermarketlerin var olup olmadığının bir muamma olduğunu söylemek boynumuzun borcudur. Fakat bu sözlere hemen ilave edilmelidir ki çok geçmeden kimin nereden ne alması ve kimin kime ne satması gerektiğinin belirlenmesindeki rolü ekran mekanizmasının yokluğuyla bir kez daha tescil edilen televizyon, aslında sanıldığından da belirleyicidir kapitali Tanrı’nın yokluğuyla oluşan boşluğa yerleştiren kapitalist sistemin operasyonlarında. Çünkü televizyon, olmayanı varmış gibi göstermenin de ötesinde, olmayanın yerine kendini koyan ve olanın kendi gösterdiklerinden ibaret olduğunu, bundan başka hiçbir gerçekliğin var olmadığını gösteren bir aygıttır. Tabii televizyonun bu iddiaları gerçeğin gerçekten de televizyonun gösterdiklerinden ibaret olduğu anlamına gelmemeli, ki gelmiyor da zaten. Gösteren ve gösterilen arasındaki boşluğu kendisiyle doldurmaktan ve gösterenin de gösterilenin de kendisi olduğunu göstermekten başka bir şey yapmayan bir göstergedir televizyon. Gösterdiği şeyi yaratan kendisi olduğu içinse bilinmez bir kuvvettin müdahalesi sonucu işlevini yitiren televizyonun yokluğu az önce bahsi geçen ve Tanrı’nın ölümüyle oluştuğunu iddia ettiğimiz boşluğun tekrar zuhur etmesine sebep olmuştur. Tüm bunların kapitalizm üzerindeki korkunç etkilerini tahmin edebilirsiniz herhalde. Bu arada bir cümle önce sözünü ettiğimiz, tekrar ortaya çıkan bu boşluğun aynı zamanda insanın ruhu ve bedeni arasındaki o meşhur boşluk olduğunu söylemeye gerek olup olmadığını bilmediğimizi ise unutmadan hemen belirtmek istiyor ve bu isteğimizi hayata geçirmiş buluyoruz kendimizi, kendimiz tarafından isteğimizi hayata geçirmiş bulunuyoruz,  veya isteğimizin kendimiz tarafından halihazırda hayata geçirilmiş olduğunu buluyoruz da diyebilirdik, ki nitekim sanırız demiş kadar da olduk zaten işte…

panopticomania tinycinema:  2001: A Space Odyssey

panopticomania

Anlatılanlara baktığımız zaman göremeyeceğimiz, lakin düşüncenin kudretini beynin karşı karşıya kaldığı kaotik bilinmezliğin kuvvetinden güç alan bir etken haline dönüştürdüğümüz takdirde tüm çıplaklığıyla bilincimizde boy göstermesi kaçınılmaz hakikat üzere, beyin aslında bilinçdışını bilincin algılayabileceği sembollere dönüştüren bir organdır, ki ünlü Fransız düşünür Gilles Deleuze bu hadiseyi hem Fark ve Tekrar (Difference and Repetition) adlı yapıtında, hem de sinema üzerine yazdığı iki kitapta “bir ekran olarak beyin” şeklinde özetlemiştir. Beynin bir ekrana dönüşme sürecinin iç dinamiklerini aydınlatmak üzere –sanki ortada somut, maddi, gözle görülür, elle tutulur ve üzerlerine ışık tutulduğu takdirde aydınlanacak iç dinamikler varmış gibi– beyaz perde devrinden ekran devrine geçiş sürecinin felsefi ve psikanalitik etkilerine bakıyoruz şimdi. Sinemanın çıkış noktasına geri dönüp orada projektör vasıtasıyla beyaz bir yüzeye görsel imgeler yansıtılınca zuhur eden hadisenin, görsel imge aktarıcıları alanındaki bir devrim niteliğindeki bu teknolojik gelişmenin yaratmış olduğu sanatsal açılım artık hepimizin bildiği gibi fotoğrafın rahimlik ettiği sinema adındaki yeni bir sanatın doğuşuna sebep olmuştur. Teknolojik gelişmelerle sanatsal gelişmelerin ne derece iç içe olduğunu bir kez daha yinelemek ve ayrıca bazı teknolojik gelişmelerin de sanatsal gerilemelere sebep olabileceğinin altını çizmek maksadıyla kaleme alındığı aşikâr bu bilgiyi de bilgiye aç okuyucularımızla paylaştığımıza göre, herhalde artık yazımızın varmak istediği noktanın da zaten önceden gelinmiş bir nokta olduğunu, bu yüzden de bahse konu noktanın ivedilikle geçilmesi gerektiğini dile getirebiliriz, ki nitekim galiba getirdik de zaten işte…

dilations


[1] Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, çev. Mehmet Ali Kılıçbay  (İstanbul: İmge, 2006), 295-96.

 Artık hepimizin bildiği gibi anlam kavramının anlamı üzerine İsa ve Sokrat gibi tanınmış şahsiyetlerden önce de düşünülmekte ve hatta bununla da kalınmayıp bu düşünülenler kaleme alınmaktaydı. Lakin henüz anlamın ne anlama geldiğine dair kesin bir bilgiye ulaşılamamıştır ne yazık ki. Zaten kesin bir bilgiye ulaşılsa anlam kavramı anlamını yitirecektir, o derece paradoksal bir kavramdır bu anlam kavramı, diye düşünmesi kuvvetle muhtemel bilinçlerin var olabilme ihtimalini de göz önünde bulundurarak anlam konusunda şunları söylemeyi uygun bulduk: Anlam ve hakikat birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Şöyle: Her bilgi doğası gereği anlamlıdır, daha doğrusu bir şeyin bilgi olarak nitelendirilebilmesi için o şeyin anlamlı olması gerekir. Diğer yandan her bilgi kesinlikle hakikat değildir, zira hakikate sadece yaklaşabilen bir şey olarak bilgi anlamın varlığına dayanır. Oysa hakikatler bilginin anlamlandırmakta yetersiz kaldığı noktada zuhur edebilir ancak. Yani hakikat dediğimiz şey bilgilerdeki anlam boşluklarından sızan ve/fakat asla tam olarak anlamlandırılamayan düşünce ve hislere verilen addır. Anlamın anlamı ve hakikatle ilişkisi üzerinde daha fazla durmanın sakıncalarını da göz önünde bulundurarak görsel imgeler ve anlam arasındaki ilişkiyle sürdürüyoruz yazımızı.

Bilindiği gibi görsel imgeler, özellikle de bunların hareket halinde olanları, insanın algılama mekanizmasının nasıl çalışacağını belirlemede büyük rol oynar. Filmlerin gerçek hayatta yaşadığımız olayları anlamlandırmakta ve bu olaylar arasında bağlantılar kurmakta bizlere ne kadar yardımcı olduğunu hatırlayacak olursak, bu söylediklerimizin ne denli manidar olduğunu daha iyi kavrayabileceğimizi düşünüyoruz. Zira biliyoruz ki işte yazımız da tıpkı bilgi gibi anlam boşlukları, yani hakikatler barındırmaktadır bünyesinde. Lakin yazımız bilginin kendisini devasa bir anlam boşluğuna dönüştürüp bu boşluk çevresinde spiraller çize çize dönmektedir. Belli ki geometrik şekillerin tahakkümünden kurtulamamış bir yazıdır bu yazı. Söz konusu yazının yazarı veya yazarları kendilerine karşı ironik bir anlatı yazmak suretiyle kendi yaşam biçimlerinin temellerine birer dinamite dönüşen düşlerini döşemektedirler. Düşler egemen düşüncelerin temellerine dizilmektedir hatta belki de aslında. Hatta denebilir ki bu yazının yazarlarının yaptığı şey düşleri ve düşünceleri birbirlerinin içine yerleştirerek egemen bilgiden bağımsız bir hakikate, yani bilinmeze kapılar aralamaya kalkışmak, buna cüret ve teşebbüs etmektir. Bilinen şeylerin zuhur edişinin ancak birer sorun formunda gerçekleşebileceğini, hatta abartacak olursak korkunç birer canavar şeklinde ortaya çıktığını hatırlamak sanırız bu yazının yazarlarının neden bu yola başvurduğunu anlamamıza yardımcı olacaktır.

loveyourchaos:  (by nemo et nihil)

Olacaktır olmasına ama isterseniz biz şimdi hayatın, ölümün ve anlamın anlamlarına dair bu ağır konuları bir tarafa bırakıp biraz da havadan sudan ve bunların hayaletlerle ilişkisinden bahsedelim. Mesela şöyle diyelim: Amsterdam’da hava çok rüzgârlı olduğu için bulutlar çok hızlı hareket ederdi. Ama bulutların çok hızlı hareket etmesi hayaletlerin de çok hızlı hareket etmesini gerektirmeyeceği de su götürmez bir gerçekti. Çünkü hayaletlerin hareketleriyle havanın hareketlerinin en ufak bir ilgisi bile yoktu. Diğer yandan Amsterdam’ın dereleri ise hiç hızlı hareket etmez, öyle son derece ölgün birer akıntı şeklinde sürdürürdü varlığını. İnsanın ne kadar saçmalayabileceğini test etmek için okuyucularımızla paylaşmakta en ufak bir sakınca görmediğimiz bu bilgileri de verdiğimize göre herhalde yazımızı bitirebiliriz artık, ki nitekim bitirdik de zaten işte…

%d bloggers like this: